korku edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
korku edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Aralık 2013 Cumartesi

Vampirler Qalası-Qırımtatarca Qısqa Qorqu İkayesi




(Bu ikaye evvelden İngilizce yazıldı, son Türkiye Türkçesi’ne tercime etildi. Endi Emre Dizer ve Hale Kalkay'ın yardımlarınan Qırımtatarca’ga tercime etilip Radio Azaq sahifesinde yayınlangan son mınav blogda yayınlana. M.B.Y)


(1539-Valakya-Karpat Tavları’nda bir yer)

Bir taqım Osmanlı süvarisi dörtnalğa tavlar ve tüzlükler üstünde keteler. Belgrad’dan Varna’ga kete ediler; çünkü Varna valisi Ali Paşa olarnı qatına çağırğan edi. Karpat tavlarının üst betinden Tuna özeni yaqınlarınğaçe keldiler. Süvarilernin yolbaşçısı Balaban Osman, Osmanlı Devleti’nde nam salğan pek quvvetli ve yigit bir batır edi. Kün batğan vaqıtta süvariler bir çingene köyünin yaqınlarında toqtadılar. Yorulğan ve aç ediler.



Süvariler köynin hanına endiler, keçi peyniri aşap ayran içtiler. Batırlar könin yaqınlarındaki sırlı körünüşli qaleni seyir ete ediler. Balaban qale qorqunçlı körüne edi. Batırlar bu sırlı ve qaranğı qalenin ikayesini merak ete ediler. Süvarilernin yolbaşçısı Balaban Osman, çingenelerge bu qale aqqında pek çok sual soray edi. Qorqğan çingenelernin iç birevsi qale aqqında bir şey aytmadı. Balaban Osman açuvından kıçırıp qalenin ikayesini çingenelerden bir sefer daa soradı.



Şu anda qart çingene apayı hanga kirdi. Kart çingene apayı qorqunçlı körüne edi ve iç bir Osmanlı batırı onın balaban qorqulı közlerine baqalmadılar. Qart çingene apayı, Balaban Osman’nın qatına kelip ayttı: “İç bir çingene, qara qale aqqında laf etmez. Ne içün şunı meraq etesin? O yeri perilidir ve telikeli mahluklar qalede kezeler!”

Balaban Osman onen alay etip külgen son ayttı: “Mana baq qart apay! Adımnı eşittinmi? Men Balaban Osman! Batırlarımnen Osmanlı’da bizdi yahşı tanırlar. Biz huduttan hudutğa, Almanlarnen ve Acemlernen bile savaştıq! Atlarımıznın üstünde doğdıq ve qılıçlarımıznen çoq şovalyeni yendik! İç bir mahluktan qorqmaymız!”
Qart çingene apayı Balaban Oman’ğa baqıp küldi: “Bundan çoq vaqıt ögüne, Osmanlı atlılarının kelişinden evvel, Vladic adında bir Valaqya Beyi bu qaleni yaptıra. O bey menim qart anamnı iftira etip öldürte. Amma atalarım ep falcı edi ve qart anam qara büyü bile edi! Vladic Bey’ge lanet oquğanından, ölgen son mezarından çıqtı! Yani vampir oldı! Vladic bey’nin bir qızı bar eken. Vampir qıznı tişleğende qızçıq qansızlıqtan ölgen. Lakin şu qız ölgen son vampir olıp mezarından kelgen ve qale vampirlernen cinlernin lanetine oğrağan! O yerğe vampirler qalesi dep aytğan ekenmiz! O qadar cesür olsanız, qalege ketiniz! Ketiniz ve çıqıp bizge işaret beriniz!”



Balaban Osman ve batırları qart apaynın aytğanlarına köre atlarına minip cesürliklerini qanıtlamaq içün qalenin yoluna tüşeler. Osmanlı süvarileri qayalarnın üst betinden keçip qale yolına çıqalar. Vakit gece ola. Qalenin töbesinde ışıklar yaltıray, kök gürültüleri eşitile. Ortalıqta kezingen qaranğı qorqunçlı gölgeler süvarilernin közlerine körüne, atlarını qorqıza edi. Birkaç batır atlarnın töbesinden cıgılıp uçurumnın tübüne keteler. Balaban Osman ve diger batırlar atlarından cıgılıp yolga devam eteler, çünki atları aqılını coyğan dayın kaça ediler. Bir grup batır dua oqup qale yolına çıqalar. Şu anda batırlarnın üstüne yıldırım tüşe ve birkaç batır daa uçurumğa tomalay.



Balaban Osman ve sav qalğan beş batır qalenin qapısına keleler. Balaban qapığa ücum etip tahta yerlerni sındırıp qalege kireler. Batırlar duvarlardaki mesalelerni alıp yaqalar, son bir ölü çuquruna oşağan qale yollarından cüreler, merdivenlerni çıqıp qalenin merkezine baralar, qalenin içinde qorunç kıçırma seslerni eşitgen son yüksek qulege çıqqan yolğa baqalar.



Batırlar qulenin qapısını tabıp, qulege tırmanıp merdivenlernin töbesinde gizemli bir tabut tabalar. Balaban Osman tabutunı açğanda pek şaşıra. Çünkü qart çingene apaynı tabutnın içinde yuqlay ekende köreler. Apaynın it tişleri pek uzun, beti canavarga oşay. Batırlar öz aralarında ayttılar: “Bu hortlaqtır! Vampir! Çingene qadın vampir ekeen!”



Şu anda vampirlernin közlerini açıp tabutlarından turğanlarını kördüler. Balaban Osman’nı qapıp boğazına yapıştılar. Batırlar quleden aşağı cuvurıp, qaleden qaçalar. Qaça ekende son eşitkenleri, Balaban Osman’nın qorqunç kıçırıvu ola…

Yazgan: M.B.Y

Türkiye Türkçesi hali: http://songulyabanininyeri.blogspot.com/2012/11/upirler-kalesi.html

28 Ağustos 2013 Çarşamba

İlk Gayri Resmi Korku Romanımız: Gulyabani (İnceleme)

(Bu inceleme daha önce Gölge e-Dergi'nin 37. sayısında, Ekim-2010'da yayınlanmıştır. http://golgedergi.blogspot.com/2010/09/golge-e-dergi-37-say.html)



“Gulyabani” kelimesi sanırım hiç birinize yabancı gelmeyecektir. Kemal Sunal’ın tanınmış filmlerinden olan bir karakter olarak, çocukluk kabuslarımıza giren ve arada sırada “Gulyabani’den bende korkardım” sözüyle hatırladığımız bir hayaldir. Acaba kaç kişi bu karakterin ünlü yazarlarımızdan Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Gulyabani” isimli romanından uyarlama olduğunu bilmektedir?
            Belki fantastik kurgunun ağırlıklı  olduğu  bu dergide tanıyanlar için bir Hüseyin Rahmi Gürpınar eserinin incelemesi ilk başta garip gelebilir. Çünkü bilindiği üzere Gürpınar natüralist olduğu kadar realist romanlar yazmış, eserlerinde pozitivist düşüncelerini savunmuş bir yazardır. Ne enteresandır ki Gulyabani gibi gayri resmi olarak ilk korku romanlarımızdan birisi sayılabilecek olan bir eserin yazarıdır. Üstelik eserin önsözündeki bir okur mektubu o dönemde halk arasında sözlü bir korku ve fantastik edebiyatı geleneğinin izlerini göstermesi açısından ve yazarında bu geleneği reddederek belki ilk Türk fantastik korku romanının yazarı olabilecekken bundan vazgeçmesiyle ilgili olarak barındırdığı ilginç bir anekdotu barındırması açısından  önemlidir.
                                                                                            

            “Gulyabani” ve Hüseyin Rahmi Gürpınar
            1912 yılında yazılmış Gulyabani, tipik bir Hüseyin Rahmi Gürpınar romanıdır. Onun pozitivizmi savunan, halkın boş inançlarını, cinlere, perilere ve tuhaf olaylara inanmasını eleştiren romanlarından biridir. Zaten Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın eserlerinin bir çoğunda bu önemli bir husustur. Onun eserlerinde doğal ve gerçekçi bir üslupla o dönemin İstanbul’undaki insanların hayatlarından, konuşmalarından kesitler sunarken aynı zamanda onların değer yargılarını, boş inançlarını ve katı gelenekçiliklerini eleştirmektedir. Okuyucuyu bilinçlendirmeye, boş inançlardan ve çağdışılıktan uzaklaştırırken bunu bu inanışların gülünç yönlerini önplana çıkartarak yapmaktadır. Bu nedenle bazı eserlerinde bu öğreticiliğin dozu kaçtığı için romanın estetiğini bozsa bile yazarın en belirgin özelliği olagelmiştir.
Halkın değer yargılarını ve yaşayışını değiştirmek için sanatı bir araç olarak gördüğünden, eserlerinde bu yaşayışın her yönünü eleştirmekten çekinmemiştir. Ama buna karşın halkı dışlamaz, bilakis sanatın seçkinler arasından çıkartılıp halkın arasına karışmasını, halkın bu şekilde değer yargılarını değiştirebileceğini savunur.
Ayrıca mükemmel bir gözlemcidir. Devrin İstanbul tiplerini, vapurlardan şenliklere, ev hanımlarının oturmalarından kır gezilerine oldukça geniş bir mekan ve şahıs onun eserlerinde adeta zaman makinesine binmiş gibi okuyucuya o dönemi birebir yaşatmaktadır. Romanlarında da bu tipleri iki grupta toplar. Eleştirdiği gelenekleri ve görenekleri tutucu bir şekilde muhafaza edenler ile Batı’nın akla, bilime dayanan pozitivist zihniyetini savunanlar arasındaki çatışma söz konusudur. Bu özellik Gulyabani’de de kendini göstermektedir.
Okumak isteyenlere sonunu söylemek gibi olmasında zaten yazarın duruşu aşağı yukarı belli olduğu için romanın sonunun tıpkı filmdekine benzer bir sonla biteceği malumunuzdur. Ama sonunu bilseniz bile okunması gereken bir eserdir çünkü yazar öyle bir tasvir etmiştir ki romandaki korkuyu, gündüz vakti bile etkisinde kalmanız olasıdır. Yukarıda da söylediğim gibi bu eser gayri resmi ilk korku romanımız benzetmesini boş yere hak etmemektedir. Roman bir korku hikayesi gibi başlar, daha ilk sayfalarda Üsküdar yakınlarındaki Yediçobanlar Çiftliği’ne çalışmaya giden hizmetkar Muhsine’nin yaşadıkları romanın içindeki korkunun habercisidir. Sadece gulyabani yoktur, periler, kıllı tüylü ordan oraya gezen cinler ve bir nica tuhaflıklar vardır.Ama korku dolu olaylara rağmen oradaki çalışanlardan biri olan Hasan ile Muhsine sağduyu ve zekanın yardımıyla, oyunu ortaya çıkartırlar. Evin hanımını gulyabani kılığına girerek korkutanların ondan para sızdırmaya çalışan yeğenleri olduğu anlaşılır. Romanı yahut yeni çıkan çizgi romanını özellikle geceleri okursanız alacağınız zevki garanti edebilirim. Yazar için “Keşke korku yazarı olsaymış” dedirteceğinden kuşkunuz olmasın. (Detaylı bilgiler için bkz. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Gulyabani, Özgür Yayınları, İstanbul-2005, s.7-19.)

Sözlü Korku Geleneği ve İlk Gayri Resmi Korku Romanı

            Gulyabani romanı tipik bir Hüseyin Rahmi Gürpınar hikayesi olsa da yukarıda da değindiğim gibi içerisinde gayri resmi olarak bizim o zamana değin sözlü gelenekte yaşatılan ve yazılı geleneğe aktarılması gayri resmi olarak bu romanda yapılmıştır. Kaldı ki Gürpınar’ın bu tür tasvirleriyle dolu hemen hemen benzer içerikli romanlarında da sonucu belli olsa bile korku unsurları sözlü geleneğin ürpertici hikayelerini aratmamaktadır. Mesela Cadı’yı, Dirilen İskelet’i, Mezarından Kalkan Şehit’i bu eserler arasında gösterebiliriz. Doğrudan bir kabulleniş yoktur ama sanki yazar fantastik edebiyata göz kırpmıştır.
Bunu ülkemizde korku edebiyatı adına yazılmış ilk eser olan, Bram Stoker’in başarılı bir adaptasyonu sayabileceğimiz, tarihçi Ali Rıza Seyfi’nin yazmış olduğu “Kazıklı Voyvoda” (1997’de Drakula İstanbul’da adıyla basıldı) romanında de görebiliriz. Fantastik olayları içerse de roman asıl olarak bir tarihçinin elinden çıkmadır ve içerdiği milliyetçi unsurlar dönemin kültürel havasından ziyade yazarın kendi tarih görüşünün yansımasından etkilenmiştir. Nitekim Ali Rıza Seyfi’nin eserlerine baktığımız zaman Drakula romanı fantastik yönüyle sırıtır çünkü diğer eserleri Barbaros Hayrettin Paşa ve Deli Arslan gibi tarihsel kahramanlık öyküleridir. Reşad Ekrem Koçu’nun, Feridun Fazıl Tülbentçi’nin ve Şevket Rado’nun kahramanlık dolu akıncı maceralarının anlatıldığı geleneğin bir temsilcisidir. Bu bilgiler çerçevesinde Drakula İstanbul’da romanının da aslında eski bir Türk düşmanı olan Kazıklı Voyvoda’ya karşı mücadele eden kişiler vardır. Romandan cümle cümle alıntı yapmaya gerek yok, karakterlerden Van Helsing yerine geçen Resuhi bey’in Sultan Abdülhamid zamanında siyasi nedenlerle Trablusgarp’a sürülen tıbbiyeli bir genç olduğu, diğer karakterlerden ikisinin Kurtuluş Savaşı’nda savaşmış bir subay ve Kuvayi Milliye gönüllüsü olduğu satır aralarında hatırlatılmaktadır. Bu minvalde tarihsel bir roman olmasına rağmen adaptasyon nedeniyle de olsa fantastik edebiyata göz kırpmaktadır. Ama bu romanda ayrı bir incelemenin konusudur.
Aynı göz kırpmayı Gulyabani’de de görmekteyiz. Yazar gerçekçide olsa natüralistte olsa yazdığı eser ister istemez fantastik korku edebiyatına meyillenmektedir ve yazar bunu yazabileceği halde görüşleri nedeniyle bunu reddetmektedir. Pozitivist olmayıp Ali Rıza Seyfi gibi bir şekilde geleneğe bağlı kalsa bile yine Seyfi gibi fantastik yazsa bile tarihsel içerikli, fantastik korku’ya göz kırpan bir başka eser yazmış olurdu.
Gulyabani’nin önsözü yerine yazılan bir okur mektubunda ki benim elimdeki basımda böyle yapılmıştır diğerlerinde bu var mıdır bilemem, Hüseyin Rahmi Gürpınar’a eski İstanbul’da ihtiyar bir hanım ve yazarın cevabı Türkiye’de korku edebiyatına neden ilk etapta soğuk bakıldığının bir göstergesidir.
Yazara mektup gönderen hanım yazara, kendisi gibi yaşlı İstanbul hanımlarıyla birlikte oturup yaptığı sohbetlerden bahseder. Romanlarını onlara sesli bir şekilde okumaktan hoşlandığını kendisi ve yaşıtları gibi İstanbul hanımlarının konuşmalarını birebir yansıttığı için bundan büyük keyif aldıklarını belirtir daha sonra bu hanımların anlayabileceği, sevebileceği türden “romanla masal arasında” şeyler yazmasını istemektedir. (Alıntıdır) “Bilgiden, teknikten ve sosyal problemlerden kaçacaksınız. Konunuz esrarlı cin, peri gariplikleri, yahut bir çarşambakarısı, bir dev, bir gulyabani olacak. Olay o kadar meraklandırıcı bir ustalıkla düzenlenecek ki biz hep buna susamış kocakarılar hikayenin alt tarafı acaba ne çıkacak diye bekleye bekleye tandır başında titreşeceğiz. Zaten sarsılmış sinirlerimizi bu merakla büsbütün sarsacaksınız.”(Hüseyin Rahmi Gürpınar, Gulyabani, Özgür Yayınları, İstanbul-2005, s.24.)
İhtiyar hanımın bu mektubunda görüldüğü gibi bizdeki sözlü geleneğin, kış geceleri çocuklar ve büyükler arasında anlatılan korku hikayelerinin günümüzdeki öğrenci yurtlarında konuşulan “üç harfli muhabbetlerinden”de eskiye dayandığı zaten bilinmektedir. Hüseyin Rahmi’de bu geleneğe göz kırpış vardır, Ali Rıza Seyfi’de ise birebir bu sözlü geleneğe, kış gecesi anlatılan çocukların korktuğu hikayelere değinir. Hüseyin Rahmi Gürpınar’da zaten Gulyabani’de anlattıklarıyla, fantastik olanı yerden yere vurduğu halde ilk etapta korku unsurunu öyle bir kullanır ve anlatır ki bu sözlü korku geleneğinden farkı yoktur.
Ayrıca bu mektubun bir özelliği de, bizlere o dönemde sözlü korku geleneğinin yazıya geçirilmesini ve korku edebiyatının başlamasına dair bir arzunun görülmesidir. Demek ki o dönemde de şimdi olduğu gibi edebiyatımızda korku edebiyatından da eserler görmek isteyen bir taban vardı. Bu taban genelde azınlıkta kalıp yazmaya çalışan kesimi de alayla karşılaşılmışsa da bu tür bir isteğin izleri ve ürünleri çeşitli dönemde yazılmış korku eserlerinde görülmektedir. (Kerime Nadir’in Dehşet Gecesi ve Hamdi Varoğlu’nun Ölmez Adamların Evi v.b) Hatta sözlü korku geleneğinin başlatıcılarından sayabileceğimiz meddah öykülerinin ve masallarının yazıya döküldüğü ve çok sattığı 1970’lerde (Seyfizülyezen Hikayesi, Seyfülmülk, Şahmeran v.b) bu çizgi biraz aşılmaya çalışılmış ama başarılı olamamıştır.
Peki korku edebiyatına nende soğuk bakıldı ya da en azından Hüseyin Rahmi Gürpınar neden bu türde yazmayı reddetti? Bunun cevabı da Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın mektubundadır. Bizde o dönemde Yahya Kemal Beyatlı’nın eleştirilerinde de görüldüğü üzere korku edebiyatı, çoğu yazar ve edebiyatçı tarafından dışlanmıştır. Bunun nedenlerinden Giovanni Scognamillo’nun yazdığı “Dehşetin Kapıları” adlı incelemede Güven Turan’ın yazdığı önsözde bahsedilmiştir. Modern Türk edebiyatı ilk etapta halkı aydınlatma amacını güttüğünden ve bu alanda eserler verdiğinden dolayı, o dönemde ki ilk öykü denemeleri ağır bir şekilde tenkit edilmiştir. Bu anlayış günümüze kadar etkisini korumuştur halende vardır, bazı edebiyatçılar tarafından fantastik korku eleştirilir, çocukça gelir, gerçekleri yazmak varken hayalleri yazmanın saçmalık olduğu savunulur. Eğer okul yıllarınızda korku kitabı okumanızı eleştiren ve hatta iğneleyen hocalarla karşılaştıysanız belki bu satırları okurken onları da hatırlayacaksınız.
            Peki Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın bu okuyucuya verdiği cevap ne olmuştur?
Hüseyin Rahmi Gürpınar okuyucusuna bu söylediğini yapmanın zor olduğunu zira bugüne kadar hiçbir şekilde doğaüstü bir yaratıkla karışlaşmadığını, görmediğini, görenlerinde yeminler etmesine rağmen onların sözlerine inanmadığını söylemektedir. Ama sonrasında yazdıkları çok şaşırtıcıdır! Yazar yazdıklarının etkisinde kaldığını, kendisinin de korktuğunu itiraf eder ama bunları neden yazmadığına dairde kendi görüşüne göre bir nedeni vardır. Hüseyin Rahmi Gürpınar bir gözlemcidir, natüralisttir. O gördüğü şeyleri kendi üslubuyla birleştirerek yazmaktadır. Belki korku ve heyecan unsuru kendisini bile etkileyecek denli gerçekçidir, ama bir gulyabani ya da cini görmeden, gözlemleyemeden yazamayacağını belirtir. Bu yorumunda pozitivist biri olarak boş inançlara bakış açısına dair kendi görüşünü bize de üstü kapalı bir şekilde anlatmaktadır hatta romanlarında sıkça görülen, kişilerin psikolojik olarak gördükleri ve duydukları şeyleri tuhaf varlıklar zannettiğini, korku gücününü bu psikolojik etkiden geldiğini de söylemektedir ama müstehzi bir şekilde. (Alıntıdır) “Tavsiyenize uyarak masalı şimdi ki romanlar derecesinde sadeleştirmeye uğraştım. Meydana şu eser (Gulyabani romanı) geldi. Bu hikayede gariplikler yahut tabiatüstündeki olaylara susamış zihinleri memnun edecek boyda ve görünüşte bir gulyabani, bir alay da cin ve peri var. Eserin yazıldığı tarihte bu acayip ve korkunç yaratıklarla öylesine uğraştım ki bazı akşamlar ev halkı uykudayken gecenin sessizliği içinde bana yazı odamda gürültüler, patırtılar oluyor gibi gelirdi….Hikayeme bilimle, teknikle, sosyal problemlerle ilgili teoriler karıştırmamamı tavsiye ediyorsunuz…Ah Hanımnineciğim… Dürbünlerden, Kodak makinelerinden, her türlü teknik kovalamalardan kaçan gulyabaniyi bu aciz romancı nerede yakalayıp da gerçek tasvirleriyle hayrete düşürecek, gözünüzün önüne koyabileceğim?...Yazış sırasında iyi saatte olsunlar rüyama girdiler. Bakalım okuduktan sonra size neler olacak?” (Hüseyin Rahmi Gürpınar, Gulyabani, Özgür Yayınları, İstanbul-2005, s.25-26.)

Sahnede, Beyaz Perdede, Müzikte “Gulyabani”den Esintiler
“Gulyabani” romanının dışına çıkarak başka alanlarda ve bilhassa korku özelliğiyle günümüze kadar kendisini taşıyabilen bir kült olmuştur. Sinemadan tiyatroya, müzik kliplerine kadar pek çok yerde kendisini gösterebilmiş bir eserdir.
            Gulyabani ilk olarak 1965 yılında oyunlaştırılarak Lale Oraloğlu Tiyatrosu’nda sahnelenmiştir. Radyo oyunu ise yine Lale Oraloğlu’nun arasında bulunduğu sanatçılar tarafından 2004 yılında Trt Radyosu’nda yayınlanmıştır. Sinema versiyonu ise Ertem Eğilmez’in yönetmenliğinde 1976’da yapılmıştır ve çoğumuzun Gulyabani’yi tanıması bu film sayesinde olmuştur. Senaryoyu Sadık Şendil yapmıştır ve hikaye doğrudan Gulyabani romanını değil, Kemal Sunal, Şener Şen ve Halit Akçatepe gibi oyuncuların karşılıklı güldürüsüne dayanan başka bir senaryo olan “Süt Kardeşler” adını taşımaktadır. Konuyu ve filmi hepiniz bildiğiniz için burada bahsetmeyeceğim ama romanla aralarındaki yaşlı hanımı korkutup mirasına çöreklenmek için delirtmeye çalışılması teması söz konusudur.
Ama tema aynı olsa, esinlenme aynı olsa bile bambaşka bir hikaye ve film çıkar ortaya. Gulyabani tipinin popülerleşmesi ve hepimizce tanınır hale gelmesi bundan sonra başlar. Hatta Gulyabani tipi o kadar baskındır ki filmin korsan cd satıcılarında ve internetteki film izleme sitelerinde aratılan adı “Gulyabani”dir, Süt Kardeşler’e oranla daha çok önplandadır.

            Zaten yukarıda da bahsettim, yazarın kendisi bile eserle ilgili yaşadığı tuhaf korku hisleri esere de yansıyor ama başka bir senaryoda olsa gulyabani tiplemesi yine ve bu sefer daha popüler bir şekilde kitleleri korkutuyor. Günümüzde bizim kuşak arasında ki sayısız geyik konularından biri olan “Gulyabani’den ben de korkardım” lafı Umut Sarıkaya’nın iki karikatürüne dahi yansımıştır. Bir karikatüründe bildiğimiz Alien, Gulyabani’ye bakarak küçükken kendisinin de korktuğunu söylemektedir, yine başka bir Umut Sarıkaya karikatüründe bu sefer ünlü gerilim yönetmeni Alfred Hitchcock’un ağzından gulyabaniye bakarak korku sinemasının bu kadar basit olmadığını, şeklin karton olduğunu söyler, karedeki bir adamda Hitchcock’a bu ülkede gulyabani karakterinin herkesi ünlü yönetmenden daha çok korkuttuğunu söylemekte bu iki karikatürde popüler kültüre yansımaları rahatlıkla görülmektedir.
            Gulyabani karakterini müzik dünyasında da görmekteyiz. Replikas grubunun Aralık 2000’de piyasaya sürülen “Köledoyuran” isimli albümünün 7.şarkısı “Gulyabani müzik”tir. Aylin Aslım ve Tayfası grubunun 30 Nisan 2005’te piyasaya sürdüğü “Gülyabani” isimli albümün şarkılarından olan “Gülyabani”nin klibinde Süt Kardeşler filmine ve meşhur gulyabani karakterine yapılan göndermeler söz konusudur.


Mehmet Berk Yaltırık

9 Eylül 2010 – Edirne 


27 Ağustos 2012 Pazartesi

Korkuya, Fantastiğe Meylim (İtirafname)



Bu yazı bir itirafnamedir. Amatör bir yazarın, daha yolun epey başlarında kaleme alması gerektiğini düşündüğü için yazdığı bir itirafname. Yarın bir gün olur da "Ben niye bunları yapıyorum" dersem eğer, okuyup yine özüme dönmemi sağlayacak olan hatırlatma notu. Biraz da kalemdaşlarımla sır paylaşma... Olur ya bir gün haritasız, pusulasız kalırım ya da kendimden utanırım: "Sen işte busun, ister kabullen ister kabullenme" kabilinden bir uyarı da olabilir.

Normal şartlarda "bakın ben şuyum, buyum" türünden söylemler insanlara itici gelir. Ama ben anormal şartların mahlukatı olduğumdan beni mazur göreceğinizi düşünüyorum. Bana birisi kalkıp "Bilader sen ne ayaksın?" dese "Korku, fantastik yazarım abi" derim. Eskiden de derdim, internete bulaşmadan önce. Kendimi bunlarla tanımlayabiliyorum çünkü. Çevremdeki her kişi de böyle kabullenmiştir. 

Kimi güldürmeyi sever, kimi yazdıklarıyla duyguları okşamayı, kimi sesiyle büyüler, kimi herhangi bir vesile ile ilgi odağı olmayı... Ben korkutmayı sevdim kendimi bildim bileli. Sokaklarda anlatırdım hikayelerimi, çimenlerin üzerinde park köşelerinde, izbe taş köprülerin ve balkon altlarının kuytusunda. Tanıdık tanımadık yüzler olurdu. Tanımadığım yüzler bile sırf korku muhabbetlerinden ötürü tanış çıkardı benimle. 

Niye peki?

Daha çocukluğumda başladı bu tutku. İlkokul arkadaşlarım halen beni garip muhabbetlerle hatırlar. Bir dolu mevzuya bulaştım gerçi ama hala hatırlatan bir şeyler varsa buydu. İnsanların gece yatarken akıllarına getirip battaniyeye sarılabilecekleri bir anlatının suretimden daha korkutucu olabileceğini kavrayınca işe daha ciddi bulaşmalı diyerek yazma işi başladı, internetti, blogdu, Gölge'ydi derken habre debre yol aldım...

Kökeni filmlere kitaplara dek iner. Eğer sizden halk anlatılarını ve efsaneleri esirgemeyen bir dede ve nineyle daha çok zaman geçirmişseniz, televizyonda çıkacak korku filmini bekleyip ertesi gün bir heyecanla bunu ilk bulduğunuz kişiye anlatmak gibi bir dürtü geliştirdiyseniz bu sizde tutku olur. Ezkaza alışveriş merkezlerinde denk geldiğiniz Stephen King ve R.L. Stine'ın Goosepumps kitaplarıyla kıtkanaat bir ortamda korku edebiyatına heves etmişseniz her korku, fantastik anlatısı sizin gözünüzde önemli bir yer tutar. 

Peki niye tutkuya dönüşür? Çünkü sizin için özel bir yeri vardır. Çoğunluğa hitap etmezdi önceleri yani okur kitlesi, izleyici kitlesi belliydi. O yüzden şimdi "biz marjinaldik edebiyatı" algılanmasın ama o dönem hakikaten ben internete bulaşana kadar kendi yakın çevremde bu konulara meyilli insana pek rastlamamıştım. Talihim öyleymiş. Gerçi şimdi de çok farklı değil hala bu türleri, bilimkurguyu, korkuyu, fantastiği alt tür olarak görenler, "uydur uydur yaz saçmalığı" olarak nitelendirenler yok mu? Maalesef var ve eskiden emin olun daha saldırganlardı.

Meşhur Barbara Cartland vardır 80'ler öncesinin Twilight etkisi yaratan aşk romanlarının yazarı. Bunun bir kitabı geçmişti elime, mevzu Romanya'da geçiyordu, çingeneler vardı ve İgor isminde bir prens. Sırf mevzu vampirlere, büyülere kayar diye okumaya devam ettim ve ilerleyen sayfalarda mevzunun Yalan Rüzgarı'ndan hallice olduğunu görünce daha fazla okumadım. Okul zamanlarımda fantastik yerden yere vurulur, hocalarla tartışılır tavsiye ettikleri dönem yazarları okunur. O dönemin pembe serileri, gençliğe hitap ettiği düşünülen anlatılar bunlar ismini, zikretmeyeyim hani vardı ya "bu büyükler beni anlamıyor", "onunla nasıl çıkarım" türevinden anlatılar? Onları okumam söylendi okudum. Okuduğum ve saçma olduğu nitelenen fantastik kitaplardan daha fantastik bir dünya tasavvuru vardı o kitaplarda. Yine de aşağılayamam onların da bir okuyucu kitlesi var ve elbette yazılması lazım ama ben neden normal olarak nitelendirilmek için onları okumak zorundaydım? Niye başka bir alternatif mümkün değildi? Sonra tarihi romanlara yönlendirdiler "artık ciddi şeyler oku" diye. Bana önerdikleri haremli, sevişmeli, burnuna kadar oryantalist anlayışa batmış, hayal kere hayal anlatılardı. Elbette herkes belgesel misali gerçek şeyler yazmak zorunda değil kurgu yazabilir ama onların kurgusu normalize ederken farklı bir kurguyu yeğledim diye ben neden anormalize ediliyordum? Gece film izleyip ertesi gün bunu birisine anlattığımda neden o kişi başka popüler bir diziden ya da maçtan bahsediyordu? Ha izlenmez mi, elbette izlenir onun da zevk alanı kitlesi farklı iyi de niye tek seçenek olarak o sunuluyor? 

İşte daha o dönemlerden kenara itilme vardı, bu da ben de bir tutku, bir iptila başlattı haliyle.

Yazma olayı? O benim her yazar gibi elbette kendimi ifade etme yolum ama bu çok sonraları öncelik kazanacaktı. Çocukluk dönemi diyelim, 18 yaş öncesi dönemde filmleri kitapları okurduk, anlatıları dinlerdik bunlar bir süre sonra taşma yapıyor. Ne yapacaksın? Korku hikayesi her zaman anlatılmaz ya ki onda da ne film ne kitap heyecanla anlattırmazlar, korkulu üç harfli menkıbeleri isterlerdi. E ne yapacaksın? Oyuna vururduk. Oyun canlandırması ki genelde elde tahta kılıç kapışma. Bu da 13-14 yaşlarına dek sürer, o yaşlardan sonra  "kızlara rezil oluruz" korkusuyla o tahta kılıçlar geldiği yer olan fırıncının bahçesine geri döner. Sokaklar dardır, sizden beklenen kafelerde caddelerde fink atmak ya da başarılı bir insan olmaktır. İkisinde de başarılı olamayan ben ne yaptım peki? Yazıya vurdum kendimi, oyunla hikayeyle yaptığımı yazıyla yapmaya başladım. Önceleri gizli kaldı, sözlü anlatım geleneğinin gölgesinde. Sonradan arkadaş tavsiyesi üzerine blog ve şans eseri bana başka başka kapılar açan editör, yazar, çizer, şair abilerim, ablalarım, arkadaşlarım... 

Peki niye sevdin korkuyu fantastiği derseniz onun cevabı yoktur. En azından ben bilmiyorum. Bu pek karşılık beklenen bir tutku değil. 

Hani para kazanma deseniz, para için girişilecek bir iş değil. Ha para kazanılır elbette ama hikaye anlatma tutkusu, şarkı söyleme gibi sahneye çıkma dürtüsü gibi bir şey, bir kere bulaştıysanız tarifi mümkün olmayan bir meyillenme başlar. 

Kişisel ün, kariyer deseniz, korku-fantastik-bilimkurgu yazarları elbette medyada bahsedilir ancak belli bir alan ihtiva ettiğinden okur ile yazar arasında pek fark yoktur. Ben kitaplarını ayıla bayıla okuduğum yazarlarla görüşmeye gittiğimde onlarla yaptığım sohbetleri kırk yıllık tanıdığımla zor yapmışımdır. Yani bizim camiada okur ile yazar arasında bir ayrım yoktur, hattı zatında herkes kendini en başta okur olarak görür. Okunmaya değer bir kitap, bizim için bir rakipten çok yeni bir hayal dünyasının kapılarını aralayacak olan anahtardır. O yüzden bizde çoğu yazarın roman taslaklarını öykü projelerini öteki çok önceden beri bilir, desteğini esirgemez. Yani kör ego mevzuları pek olmaz o yüzden pek ün, şan, şöhret için yapılacak bir şey değildir bu korku, fantastik mevzular yazma. Ha tanımadığım insanlar gelip "baba ne korkuttun" dese elbette belli bir havaya girme olur illa ki ama hiç bir zaman da korku yazıp meşhur olayım beklentisine girmedim. Hayal kurmayı seviyorsanız bunun hayali tatlı gelir ancak, gerçeğinden bile caziptir.

Erkek iseniz otomatikman "Kızlara hava atma amacı" olarak görebilir dışarıdan bakan birisi. Ne günümüz koşullarında ne önceki zamanlarda korku anlatılarının kız tavlama amacı olarak kullanıldığını zannetmiyorum. Korku filmi izlerken sarılmasını umabilirsiniz, cin-peri muhabbetleri açıp korkutarak o gece yanınızda kalmasını sağlamayı umabilirsiniz ama korkulu, fantastik anlatılarla yanınızda tutabileceğinizi pek sanmıyorum. Elbette istisnaları vardır ama korku yazdınız diye kimse boynunuza atlamaz. Hele ki benim gibi aşk meşk mevzularından uzak, sıfır aforizma içeren, farazi fantastik macera içeren metinler yazıyorsanız hiç şansınız yoktur. Orta Çağ Anadolu'sunun düşünsel yapısını etkilemiş mutasavvuf bir şairin "aşk" anlayışını, normal sıradan aşk anlayışımızla aynı zannetme eğilimi günümüzde ağır bastığından, Temel'in kontes fıkrası'ndaki unsurlar pek yoksa "ay ne güzel yazmışsın" demezler.

Sözün özü bu tutku başka bir tutku başka bir merak. Her şeyden önce kişinin kendini yegane ifade etme yolu. Cem Yılmaz'ın Bir Tat Bir Doku isimli gösterisinde nasıl güldürdüğünü soranlara kabaca "insanları güldürme gibi bir dürtü, ilgi" olarak nitelendirmişti. O kendisini mizah ile ifade ediyor. Sezen Aksu müzik yapıyor, bu onun tutkusu çünkü kendini bu şekilde ifade ediyor. Benim gibi sıradan bir insan da hikaye yazıyor, kendini tuttuğu takımla özdeşleştiriyor, tavla oyunununda rakiplerini yenmeyi seviyor kendini bunlarla ifade ediyor. Sevdiği işi yapan bir insanın başarılı olması gibi bir şey bu. Adam başarılı olduğu için başarılı değildir, sevdiği işi yapıyordur çünkü o şekilde ifade edebiliyor hayatta kendini. Aferin alsa da almasa da o işi yapar, o öyle anlatıyor derdini gizliden. Doğu Yücel, kendisine gelen "daha gerçekçi şeyler yaz" eleştirisine kulak asmadı, Yiğit Değer Bengi bilgisayar mühendisliğinden mezun olduğu halde Eski Çağ tarihine yöneldi, Galip Dursun kod yazdığı kadar hikaye alanında kalem oynatıyor. İhsan Oktay Anar sadece sınav kağıdı okuyup, fotokopilerden soru sorarak geçiremez miydi ömrünü? Bram Stoker niye uykudan uyanır uyanmaz bir vampir öyküsü kaleme aldı? Aklınıza gelebilecek sürüsüyle yazar, çizer, bir alay insan neden bunları yaptı ve yapıyor? Çünkü bizim kendimizi ifade etme şeklimiz bu. Hayatı yorumlaması, insanı, olayları, duyguları hatta siyasi gelişmeleri bile eleştirmesi, anlatması, hatta ve hatta kendi hayatını sorgulamasının bir yolu bu. Garip gelecek belki ama bu insanların tutkusu hikaye anlatabilmek. Biz de kendimizi bunlarla ifade ediyoruz. 

Dolayısıyla benim korkuya bulaşmamın nedeni, amatör bir kalemin karanlık anlatılara bulaşmasının nedeni bu. Tarih okurken o çoktan ölmüş şahsiyetleri ve olayları fantastik bir gözle anlatmak, farklı kurgular yazmak. Çağan Dikenelli gibi tarihi sokaklarda eciş bücüş mahlukatları koşturmak, Göktuğ Canbaba gibi hem yerel mitosu hem dünya mitosunu kurcalamak.   

Peki başka türlerde yazamaz mıydım? Daha göze hitap eden şeyler yazamaz mıydım? Geniş kitlelere hitap edebilecek daha sade şeyler yahut belli bir kitlenin gereğinden fazla önem atfedip putlaştırdığı, kendisiyle özdeşleştirdiği karamsarlı, aşklı metinler?  

Yazamazdım. Belki ileride ego olur başka şey olur kalkıp "İşte herkes anlayamaz benim yazdıklarımı" türevinden bir söyleme kalkışırsam istesem benim bile bunları yazabileceğimi söylerim ama bu uyarı notu, hatırlatma vursun kafama kafama: Yazamam. 100 roman da yazsam ben yine de kalkıp iş olsun bir tane bile kalkıp bu türde bir şey yazamam. 

Niye? Çünkü kendimi bunlarla ifade edemem de ondan. Çünkü ben hiç bir zaman aforizma yazamam, duygularımı tam yansıtamam, çekingenliğimi metine dökerek okuyandan aferin kazanamam. Bu ayrı bir meziyet, yazan gayet güzel yazar ama ben yazamam. Twitter'da bile hiç bir zaman insanların yüzlerce kere paylaştığı bir söz, tespit bulamam. Yazdığı romanın karakterlerini herkesin facebook'ta twitter'da paylaştığı, kendisiyle özdeşleştirdiği birisi olamam. Çünkü hiç bir zaman meziyetim bu olmadı, kendimi bunlarla ifade edemedim.

Korku hikayelerinde paylaştım esprilerimi, tutkularımı, itiraflarımı. Yaşadığım acı tatlı olayları yaratıkların, canavarların, peri kızlarının, eli kılıçlı delilerin kompozisyonunda itiraf edebildim. Benim karakterlerim aforizma olacak sözler, facebook'un hakkımda kısmında yazılacak kelimeler sarf edemezler zira ben sarf edemem. Fantastik edebiyatın, bilimkurgunun, korkunun öteki sayıldığı bir toplumda yazdıklarımla aferin bekleyemem.

Ama benim meziyetim başka türlü. Ben insanların sıkıldığı tarihi bir olayı fantastik bir mevzuymuş gibi anlatabiliyorum. Aşk acısı çeken bunu romanlarında ölümsüzleştirir, ben onları bilinen manada "ölümsüze" çevirip daha farklı korkuları dillendiriyorum. 

Belki yarın bir gün pişman olurum, "niye böyle şeyler yazmadım" diye kendi kendime abuk bir mecraya saparım. Bir tür hikaye bu. Hep gelecekten gelen adam mı uyarır geçmiştekileri, deli bir tarihçinin hikayesinde de geçmişten gelen adam gelecekteki adamı uyarır böyle işte. 

Geleceğe not; Pişmanlık duymamalıyım. Ben kendimi bunlarla ifade ediyorum. İnsan kendinden ne kadar kaçabilirse ben de o kadar kaçabilirim. O yüzden hemen bilgisayarda yeni bir dosya aç ve korkularını deşelemeye devam et... 


27 Ağustos 2012 - İstanbul

Ek: Korku öykülerine nasıl bulaştım?