yazarlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazarlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Şubat 2015 Cuma

Nasıl Yazıyorum? 2-Hikaye Kurgusu Üzerine

"Horror Writer" Shane Tyree'ın illüstrasyonu


Bu yazı serisinin ilkinde açıklamıştım. Sağdan soldan gelen "yazarken neler yapıyorsun" soruları üzerine kaleme aldığım bir yazı, sonradan gelen başka sorular üzerine yeni yazılar kaleme almamı gerektirdi. Mesela bir arkadaşla yaptığım bir yazışma üzerine "hikaye kurgularken neler yaptığımı" not almıştım, onu şimdi düzenleyip yayınlamaktayım. Bu amatör bir yazarın, "nasıl yazdığına" ilişkin aldığı notlardır, sakın ha bir kural, gereklilik vs. gibi görmeyin. Sadece kendi yazı şeklim üzerine aldığım notlardır. Bir çeşit günlük yani...

Ben yazarken nasıl kurgulamaktayım hikayeyi?

Genelde kurgu ve akışı belirlerken iki ayrı metot uygulamaktayım. Bu iki metodu öğrenmemem üniversite yıllarımda dahil olduğum tiyatro çalışmaları sırasında olmuştur. Senaryoyu o an belirleyip sahnede canlandırdığımız "doğaçlama skeçler" yaza yaza, hikaye kurgularını daha eli düzgün yazabilmeye ve başı-sonu belli öyküler çıkarabilmeye başladım. En azından kendi öykülerimi buna göre yazdım.

Bu iki metot aslında çok bilindik ve basit metotlar ama benim de işime yaradılar. Biri klasik "hikayeyi köpürtme" diğeri ise yine bilindik "beyin fırtınası" dedikleri yöntem. Bu iki yöntem klişe olsa da işime bir hayli yaramıştır. 

Hikaye köpürtme, elimde belli bir öykü konusu varsa uyguladığım metottur. Anlatılmış bir şehir efsanesi, birinden duyduğum bir söylenti, tarihi bir kaynakta aktarılan herhangi bir anekdot vb... Bu hikayenin akışını ve karakterleri belirledikten sonra hikayeyi yazarım. Beyin fırtınası ise sıfırdan yazacağım öykülerde kullandığım, yazmadan önce adını ve türünü belirlediğim, ardından temasını belirlediğim metottur. Böylece hikayenin unsurları ve genel akışı ortaya çıkınca karakterleri de ona göre belirler, mekanı vs. seçtikten sonra kaleme alırım. Hikaye bu tabloya göre şekillenir.

Genelde çeşitli sitelerde vs. birlikte yazdığım arkadaşlarım korku öyküsü yazmak istediklerini ama hiç yazmadıklarını söyleyince onlara genelde alıştırma açısından şunu tavsiye ediyorum: "Bilinen bir söylenceyi veya şehir efsanesini öyküleştirmeyi" dene... Yani onu "şu şöyle demiş" kalıbından çıkar ve karakterleriyle, akışıyla, bizi bir sonraki adım için meraka düşürüp germesiyle, başlangıcı ve bitişiyle bir öykü çıksın ortaya.

Diyelim ki elimizde bir paragraflık bir şehir efsanesi var ve bunu bir korku hikayesine dönüştüreceğiz. Bunu köpürtmeden önce hikayeyi kimin gözünden anlatacağımızı belirlemek hikayeyi köpürtmede, yazmada oldukça yardımcı olacaktır. Hikayenin belli olan akışını farklı unsurlarla detaylı hale getirdikten sonra karakterleri de buna göre belirleyebiliriz ki bunlara belli özellikler de ekleriz. 

Yazma ve hikaye oluşturma aşamasında önemli olan husus şudur: "Bir sonraki paragrafı okuyucu nasıl merak eder hale gelir?" ya da "Bir paragraf sonrası için okuyucuyu nasıl heyecanlandırabilir?". Bu noktada bir hususa daha dikkat edilmeli, cümleleri seçerken ve haliyle anlatırken akla ilk gelen cümle yerine düşünülmüş cümleler yazmak, kontrollü bir şekilde hikayeyi köpürtmemize ve başı sonu belli bir öykü haline getirmemize yardımcı olur. Bunda temel düsturum genelde okuyucuyu bir sonraki cümleyi meraklandıracak cümleler kurmaktadır.


Serinin üçüncü yazısı ilham arayışı üzerine olacak.

Haydi kolay gelsin kalemdaşlar...

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Korkuya, Fantastiğe Meylim (İtirafname)



Bu yazı bir itirafnamedir. Amatör bir yazarın, daha yolun epey başlarında kaleme alması gerektiğini düşündüğü için yazdığı bir itirafname. Yarın bir gün olur da "Ben niye bunları yapıyorum" dersem eğer, okuyup yine özüme dönmemi sağlayacak olan hatırlatma notu. Biraz da kalemdaşlarımla sır paylaşma... Olur ya bir gün haritasız, pusulasız kalırım ya da kendimden utanırım: "Sen işte busun, ister kabullen ister kabullenme" kabilinden bir uyarı da olabilir.

Normal şartlarda "bakın ben şuyum, buyum" türünden söylemler insanlara itici gelir. Ama ben anormal şartların mahlukatı olduğumdan beni mazur göreceğinizi düşünüyorum. Bana birisi kalkıp "Bilader sen ne ayaksın?" dese "Korku, fantastik yazarım abi" derim. Eskiden de derdim, internete bulaşmadan önce. Kendimi bunlarla tanımlayabiliyorum çünkü. Çevremdeki her kişi de böyle kabullenmiştir. 

Kimi güldürmeyi sever, kimi yazdıklarıyla duyguları okşamayı, kimi sesiyle büyüler, kimi herhangi bir vesile ile ilgi odağı olmayı... Ben korkutmayı sevdim kendimi bildim bileli. Sokaklarda anlatırdım hikayelerimi, çimenlerin üzerinde park köşelerinde, izbe taş köprülerin ve balkon altlarının kuytusunda. Tanıdık tanımadık yüzler olurdu. Tanımadığım yüzler bile sırf korku muhabbetlerinden ötürü tanış çıkardı benimle. 

Niye peki?

Daha çocukluğumda başladı bu tutku. İlkokul arkadaşlarım halen beni garip muhabbetlerle hatırlar. Bir dolu mevzuya bulaştım gerçi ama hala hatırlatan bir şeyler varsa buydu. İnsanların gece yatarken akıllarına getirip battaniyeye sarılabilecekleri bir anlatının suretimden daha korkutucu olabileceğini kavrayınca işe daha ciddi bulaşmalı diyerek yazma işi başladı, internetti, blogdu, Gölge'ydi derken habre debre yol aldım...

Kökeni filmlere kitaplara dek iner. Eğer sizden halk anlatılarını ve efsaneleri esirgemeyen bir dede ve nineyle daha çok zaman geçirmişseniz, televizyonda çıkacak korku filmini bekleyip ertesi gün bir heyecanla bunu ilk bulduğunuz kişiye anlatmak gibi bir dürtü geliştirdiyseniz bu sizde tutku olur. Ezkaza alışveriş merkezlerinde denk geldiğiniz Stephen King ve R.L. Stine'ın Goosepumps kitaplarıyla kıtkanaat bir ortamda korku edebiyatına heves etmişseniz her korku, fantastik anlatısı sizin gözünüzde önemli bir yer tutar. 

Peki niye tutkuya dönüşür? Çünkü sizin için özel bir yeri vardır. Çoğunluğa hitap etmezdi önceleri yani okur kitlesi, izleyici kitlesi belliydi. O yüzden şimdi "biz marjinaldik edebiyatı" algılanmasın ama o dönem hakikaten ben internete bulaşana kadar kendi yakın çevremde bu konulara meyilli insana pek rastlamamıştım. Talihim öyleymiş. Gerçi şimdi de çok farklı değil hala bu türleri, bilimkurguyu, korkuyu, fantastiği alt tür olarak görenler, "uydur uydur yaz saçmalığı" olarak nitelendirenler yok mu? Maalesef var ve eskiden emin olun daha saldırganlardı.

Meşhur Barbara Cartland vardır 80'ler öncesinin Twilight etkisi yaratan aşk romanlarının yazarı. Bunun bir kitabı geçmişti elime, mevzu Romanya'da geçiyordu, çingeneler vardı ve İgor isminde bir prens. Sırf mevzu vampirlere, büyülere kayar diye okumaya devam ettim ve ilerleyen sayfalarda mevzunun Yalan Rüzgarı'ndan hallice olduğunu görünce daha fazla okumadım. Okul zamanlarımda fantastik yerden yere vurulur, hocalarla tartışılır tavsiye ettikleri dönem yazarları okunur. O dönemin pembe serileri, gençliğe hitap ettiği düşünülen anlatılar bunlar ismini, zikretmeyeyim hani vardı ya "bu büyükler beni anlamıyor", "onunla nasıl çıkarım" türevinden anlatılar? Onları okumam söylendi okudum. Okuduğum ve saçma olduğu nitelenen fantastik kitaplardan daha fantastik bir dünya tasavvuru vardı o kitaplarda. Yine de aşağılayamam onların da bir okuyucu kitlesi var ve elbette yazılması lazım ama ben neden normal olarak nitelendirilmek için onları okumak zorundaydım? Niye başka bir alternatif mümkün değildi? Sonra tarihi romanlara yönlendirdiler "artık ciddi şeyler oku" diye. Bana önerdikleri haremli, sevişmeli, burnuna kadar oryantalist anlayışa batmış, hayal kere hayal anlatılardı. Elbette herkes belgesel misali gerçek şeyler yazmak zorunda değil kurgu yazabilir ama onların kurgusu normalize ederken farklı bir kurguyu yeğledim diye ben neden anormalize ediliyordum? Gece film izleyip ertesi gün bunu birisine anlattığımda neden o kişi başka popüler bir diziden ya da maçtan bahsediyordu? Ha izlenmez mi, elbette izlenir onun da zevk alanı kitlesi farklı iyi de niye tek seçenek olarak o sunuluyor? 

İşte daha o dönemlerden kenara itilme vardı, bu da ben de bir tutku, bir iptila başlattı haliyle.

Yazma olayı? O benim her yazar gibi elbette kendimi ifade etme yolum ama bu çok sonraları öncelik kazanacaktı. Çocukluk dönemi diyelim, 18 yaş öncesi dönemde filmleri kitapları okurduk, anlatıları dinlerdik bunlar bir süre sonra taşma yapıyor. Ne yapacaksın? Korku hikayesi her zaman anlatılmaz ya ki onda da ne film ne kitap heyecanla anlattırmazlar, korkulu üç harfli menkıbeleri isterlerdi. E ne yapacaksın? Oyuna vururduk. Oyun canlandırması ki genelde elde tahta kılıç kapışma. Bu da 13-14 yaşlarına dek sürer, o yaşlardan sonra  "kızlara rezil oluruz" korkusuyla o tahta kılıçlar geldiği yer olan fırıncının bahçesine geri döner. Sokaklar dardır, sizden beklenen kafelerde caddelerde fink atmak ya da başarılı bir insan olmaktır. İkisinde de başarılı olamayan ben ne yaptım peki? Yazıya vurdum kendimi, oyunla hikayeyle yaptığımı yazıyla yapmaya başladım. Önceleri gizli kaldı, sözlü anlatım geleneğinin gölgesinde. Sonradan arkadaş tavsiyesi üzerine blog ve şans eseri bana başka başka kapılar açan editör, yazar, çizer, şair abilerim, ablalarım, arkadaşlarım... 

Peki niye sevdin korkuyu fantastiği derseniz onun cevabı yoktur. En azından ben bilmiyorum. Bu pek karşılık beklenen bir tutku değil. 

Hani para kazanma deseniz, para için girişilecek bir iş değil. Ha para kazanılır elbette ama hikaye anlatma tutkusu, şarkı söyleme gibi sahneye çıkma dürtüsü gibi bir şey, bir kere bulaştıysanız tarifi mümkün olmayan bir meyillenme başlar. 

Kişisel ün, kariyer deseniz, korku-fantastik-bilimkurgu yazarları elbette medyada bahsedilir ancak belli bir alan ihtiva ettiğinden okur ile yazar arasında pek fark yoktur. Ben kitaplarını ayıla bayıla okuduğum yazarlarla görüşmeye gittiğimde onlarla yaptığım sohbetleri kırk yıllık tanıdığımla zor yapmışımdır. Yani bizim camiada okur ile yazar arasında bir ayrım yoktur, hattı zatında herkes kendini en başta okur olarak görür. Okunmaya değer bir kitap, bizim için bir rakipten çok yeni bir hayal dünyasının kapılarını aralayacak olan anahtardır. O yüzden bizde çoğu yazarın roman taslaklarını öykü projelerini öteki çok önceden beri bilir, desteğini esirgemez. Yani kör ego mevzuları pek olmaz o yüzden pek ün, şan, şöhret için yapılacak bir şey değildir bu korku, fantastik mevzular yazma. Ha tanımadığım insanlar gelip "baba ne korkuttun" dese elbette belli bir havaya girme olur illa ki ama hiç bir zaman da korku yazıp meşhur olayım beklentisine girmedim. Hayal kurmayı seviyorsanız bunun hayali tatlı gelir ancak, gerçeğinden bile caziptir.

Erkek iseniz otomatikman "Kızlara hava atma amacı" olarak görebilir dışarıdan bakan birisi. Ne günümüz koşullarında ne önceki zamanlarda korku anlatılarının kız tavlama amacı olarak kullanıldığını zannetmiyorum. Korku filmi izlerken sarılmasını umabilirsiniz, cin-peri muhabbetleri açıp korkutarak o gece yanınızda kalmasını sağlamayı umabilirsiniz ama korkulu, fantastik anlatılarla yanınızda tutabileceğinizi pek sanmıyorum. Elbette istisnaları vardır ama korku yazdınız diye kimse boynunuza atlamaz. Hele ki benim gibi aşk meşk mevzularından uzak, sıfır aforizma içeren, farazi fantastik macera içeren metinler yazıyorsanız hiç şansınız yoktur. Orta Çağ Anadolu'sunun düşünsel yapısını etkilemiş mutasavvuf bir şairin "aşk" anlayışını, normal sıradan aşk anlayışımızla aynı zannetme eğilimi günümüzde ağır bastığından, Temel'in kontes fıkrası'ndaki unsurlar pek yoksa "ay ne güzel yazmışsın" demezler.

Sözün özü bu tutku başka bir tutku başka bir merak. Her şeyden önce kişinin kendini yegane ifade etme yolu. Cem Yılmaz'ın Bir Tat Bir Doku isimli gösterisinde nasıl güldürdüğünü soranlara kabaca "insanları güldürme gibi bir dürtü, ilgi" olarak nitelendirmişti. O kendisini mizah ile ifade ediyor. Sezen Aksu müzik yapıyor, bu onun tutkusu çünkü kendini bu şekilde ifade ediyor. Benim gibi sıradan bir insan da hikaye yazıyor, kendini tuttuğu takımla özdeşleştiriyor, tavla oyunununda rakiplerini yenmeyi seviyor kendini bunlarla ifade ediyor. Sevdiği işi yapan bir insanın başarılı olması gibi bir şey bu. Adam başarılı olduğu için başarılı değildir, sevdiği işi yapıyordur çünkü o şekilde ifade edebiliyor hayatta kendini. Aferin alsa da almasa da o işi yapar, o öyle anlatıyor derdini gizliden. Doğu Yücel, kendisine gelen "daha gerçekçi şeyler yaz" eleştirisine kulak asmadı, Yiğit Değer Bengi bilgisayar mühendisliğinden mezun olduğu halde Eski Çağ tarihine yöneldi, Galip Dursun kod yazdığı kadar hikaye alanında kalem oynatıyor. İhsan Oktay Anar sadece sınav kağıdı okuyup, fotokopilerden soru sorarak geçiremez miydi ömrünü? Bram Stoker niye uykudan uyanır uyanmaz bir vampir öyküsü kaleme aldı? Aklınıza gelebilecek sürüsüyle yazar, çizer, bir alay insan neden bunları yaptı ve yapıyor? Çünkü bizim kendimizi ifade etme şeklimiz bu. Hayatı yorumlaması, insanı, olayları, duyguları hatta siyasi gelişmeleri bile eleştirmesi, anlatması, hatta ve hatta kendi hayatını sorgulamasının bir yolu bu. Garip gelecek belki ama bu insanların tutkusu hikaye anlatabilmek. Biz de kendimizi bunlarla ifade ediyoruz. 

Dolayısıyla benim korkuya bulaşmamın nedeni, amatör bir kalemin karanlık anlatılara bulaşmasının nedeni bu. Tarih okurken o çoktan ölmüş şahsiyetleri ve olayları fantastik bir gözle anlatmak, farklı kurgular yazmak. Çağan Dikenelli gibi tarihi sokaklarda eciş bücüş mahlukatları koşturmak, Göktuğ Canbaba gibi hem yerel mitosu hem dünya mitosunu kurcalamak.   

Peki başka türlerde yazamaz mıydım? Daha göze hitap eden şeyler yazamaz mıydım? Geniş kitlelere hitap edebilecek daha sade şeyler yahut belli bir kitlenin gereğinden fazla önem atfedip putlaştırdığı, kendisiyle özdeşleştirdiği karamsarlı, aşklı metinler?  

Yazamazdım. Belki ileride ego olur başka şey olur kalkıp "İşte herkes anlayamaz benim yazdıklarımı" türevinden bir söyleme kalkışırsam istesem benim bile bunları yazabileceğimi söylerim ama bu uyarı notu, hatırlatma vursun kafama kafama: Yazamam. 100 roman da yazsam ben yine de kalkıp iş olsun bir tane bile kalkıp bu türde bir şey yazamam. 

Niye? Çünkü kendimi bunlarla ifade edemem de ondan. Çünkü ben hiç bir zaman aforizma yazamam, duygularımı tam yansıtamam, çekingenliğimi metine dökerek okuyandan aferin kazanamam. Bu ayrı bir meziyet, yazan gayet güzel yazar ama ben yazamam. Twitter'da bile hiç bir zaman insanların yüzlerce kere paylaştığı bir söz, tespit bulamam. Yazdığı romanın karakterlerini herkesin facebook'ta twitter'da paylaştığı, kendisiyle özdeşleştirdiği birisi olamam. Çünkü hiç bir zaman meziyetim bu olmadı, kendimi bunlarla ifade edemedim.

Korku hikayelerinde paylaştım esprilerimi, tutkularımı, itiraflarımı. Yaşadığım acı tatlı olayları yaratıkların, canavarların, peri kızlarının, eli kılıçlı delilerin kompozisyonunda itiraf edebildim. Benim karakterlerim aforizma olacak sözler, facebook'un hakkımda kısmında yazılacak kelimeler sarf edemezler zira ben sarf edemem. Fantastik edebiyatın, bilimkurgunun, korkunun öteki sayıldığı bir toplumda yazdıklarımla aferin bekleyemem.

Ama benim meziyetim başka türlü. Ben insanların sıkıldığı tarihi bir olayı fantastik bir mevzuymuş gibi anlatabiliyorum. Aşk acısı çeken bunu romanlarında ölümsüzleştirir, ben onları bilinen manada "ölümsüze" çevirip daha farklı korkuları dillendiriyorum. 

Belki yarın bir gün pişman olurum, "niye böyle şeyler yazmadım" diye kendi kendime abuk bir mecraya saparım. Bir tür hikaye bu. Hep gelecekten gelen adam mı uyarır geçmiştekileri, deli bir tarihçinin hikayesinde de geçmişten gelen adam gelecekteki adamı uyarır böyle işte. 

Geleceğe not; Pişmanlık duymamalıyım. Ben kendimi bunlarla ifade ediyorum. İnsan kendinden ne kadar kaçabilirse ben de o kadar kaçabilirim. O yüzden hemen bilgisayarda yeni bir dosya aç ve korkularını deşelemeye devam et... 


27 Ağustos 2012 - İstanbul

Ek: Korku öykülerine nasıl bulaştım?



12 Ağustos 2012 Pazar

Nasıl Yazıyorum? 1-Nasıl Hikaye Yazarım?


(Not: Bu yazı dizisi altında yazılanlar tavsiye ve dersten çok "mutfaktan notlar" mahiyetinde yazılardır. Yazma konusunda kitap tavsiyeleri, alıştırmalar ve ciddi dersler için Atölye Kalemkahveklavye.com'a bakabilirsiniz. MBY)

Şimdi diyeceksiniz "Ulan ne ara yazar oldun da tavsiye veriyorsun bide!!!" Mevzu öyle değil, amatör yazarım zaten ama işte yine de belli bir yazma sistemi oturtunca sizlerle de paylaşayım dedim. Benim gibi bir çok yeni yazan, yazmaya uğraşan ya da yazmak isteyen arkadaşımdan bu yönde tavsiye istekleri, yönlendirmeler gelince ben de kalkıp burada kaleme alıp acizane yardımcı olayım dedim. Yoksa ne çok satanlığımız var daha basılı eser bile yok kuru amatör yazarım, ama işte uzun amatörlük senelerinde bunları deşeledim, bir hayli faydasını gördüm.

Bu dediklerim ağırlıklı olarak fantastik hikayeler, yazılar içindir ama içinden kafanıza uyanları uygulayabilirsiniz sakıncası yoktur. Skeç yazmalarım, hikaye yazmalarım sırasında kurcaladığım yöntemler... Skeç yaza yaza hikaye yazmayı öğrendiğimde, skeçlerin temeline hikaye yerleştirmeyi, hikayeleri skeç-sahne mantığına göre yazmayı öğrendim. Umarım sizin de işinize yarar...

Mevzuya gelirsek...


Yazmak İçin Ne Gerek?

Üç şey gerekli. İlki sakin kafa. Yani ses anlamında değil kafanın arınması. Arınmış kafa nedir? Yani yazarken uğraşman gereken başka işin, görüşmen gereken birisi, mesaj atan sevgili faktörü, yetiştirmen gereken proje v.s hiç bir pürüz olmayacak kafada. Yazıya kolayca odaklanacaksın, olaydan kopmaman gerekir. Yazacağın gün başka bir mesele kafanı kurcalarsa, aklın başka yerde olursa o kafa durulmaz. Kafa durulmadı mı yazma işinden bir hayrı bekleme...

İkincisi konsantrasyon. Nasıl sağlarsın? Yazmak için değil hoşuna gittiği için yaz, geçiştirme üstünde dur, kurcala ve beyni zorla. Hoşa giden ve anlatmaktan zevk almaya başladığın andan itibaren konsantrasyon başlar. Hiç kesmeden yazmaya devam edesin, bu bir süre sonra alışkanlık haline gelir. Hani bir şeyi yazarken o yeri ya da olayı tarif ederken hoşuna gider ve yazı akıp giderken tuhaf bir his duyarsın ya onu sürekli hale getirmek bu isteiği hiç kesmeden yazıya konsantre olmaktır.

Üçüncü adım ise ilham. Bu üçüncü olmadan diğer ikisi bir halta yaramaz. İlhamdan kasıt hikaye konusundan ziyade yazma gücüdür. Kendini eskiden yazdğın hikayelerle veya taslakları okuyarak motive ederek ilhamı sürekli hale getirebilirsin. Motivasyon asıl ilhamdır. Yeni hikayeler için gördüğün bir olay, bir skeç için birisinin esprisi senin çıkış noktanı oluşturabilir. İlham budur, yoksa elin perisi cini sen hikaye yazasın diye yanında yörende fink atmaz pek.

Peki bu üçün artı biri var mı? 

Var tabi sayın kalemdaş. Her yazarın bir "çalışma gusto"su vardır. Nedir? Kimi müzik dinler kimi aynı daktiloyla aynı kalemle yazar. Kimi eski bir osmanlı konağına yerleşir, kimi otele yerleşir şehir dışında, kimi yazlığa gider. Kimi kahve içmeden yazamaz bir diğeri yemek sırasında yazar. Ben yazarken tarihten balkanlardan osmanlıdan ve bir nice değişik acayip müziği dinleyerek yazmaktan zevk alırım misal.

Şu nokta unutulmasın bunlar şart değildir. Klavye yahut kağıt, yazmaya oturduktan sonra neresi olursa olsun ve hangi koşullar altında olursa olsun insan yazıyor. Sadece bazı şartlar (şahsına göre değişir) yazmayı daha bir körüklüyor o kadar.

Şimdi gelelim diğer noktalara...


Nasıl Hikaye Yazarım?

Nasıl hikaye yazılır konusunda bir sürü yazı ve tavsiye var. Bunların çok faydasını gördüm, siz de bunları kurcalayın bir çok şey görüp öğrenirsiniz. Ama bir zaman sonra kendi formülünüzü bu şekilde oluşturmanız da olası tabi.

Öncelikle olayı kurgulayacağız. Yani temel hikayeyi, asıl mevzuyu kısaca bir paragraf ya da bir kaç cümle ile belirleyeceğiz. "İki savaşçı bir duvar yıkıntısının ardında bir hazine buluyorlar sonra bunu satmak üzere şehre indiklerinde dolandırılıyorlar. Dolandırıcıya sonradan tesadüf edip hazineyi yeniden ele geçiriyorlar." gibisinden bir plan hikayemizin temelini, iskeletini oluşturacaktır.

Daha sonra kişileri kurgulayacağız. Ana karakterleri kurgulayacağız öncelikle. Bunları hikayede belirtmemize gerek yok ama bizim bilmememiz için, bir cümlede veya hareketinde o özelliğini görebileceğimiz, ya da tek cümlede değinilebilecek bir geçmiş. İki savaşçı ve dolandırıcı ana karakter olduğuna göre önce bunları kurgulayacağız yukarıdaki şekilde. Ardından yan karakterler, sahne sahne her bir figüre dek kısaca belirlenecek ve bu belirleme kesişim noktasında birleşecek şekilde yazdığımız ana hikayede birleşecek. Böylece bunların da özelliklerine göre hikayenin içeriği şekillenmeye başlayacak hatta ara olaylar, kısa hikayeler-anekdotlar belirecek elimizde.

Bunun ardından durum kurgulaması yapacağız. İki kısımdan oluşur bu. İlk kısım, genel durum yani karakterler hangi dönemde ve coğrafyada ya da hangi gerçeklikte bulunuyorlar. Gerçek veya hayali bulundukları dönem ve coğrafyanın o anki siyasi-kültürel-tarihsel durumunu göz önünde bulundurmalıyız. İkinci kısım ise özel durum yani karakterlerin içinde bulunduğu durum. Bir savaştan mı kaçıyorlar ya da bir şey mi arıyorlar, bir yolculuk mu yapıyorlar bu gibi özel durumlar sahne sahne kurgulanmalı. Olaylar, konuşmalar, cümleler, espriler ve tespitler, karakterlerin hareketleri, ruh halleri, ideolojik ve psikolojik halleri buna göre şekillenecektir çünkü.

Fikir ve tema kurgulaması ise son adımdır ve hepsini kapsayacaktır. Ya bir ders, ya bir fikir, ya bir tespit ya da basit bir espri olabilir bu. Bu ya hikayeye göre ortaya çıkmıştır ya da o ana kadar bir şey ifade etmeyen hikaye son anda belli bir tespit-espri-fikir ile birlikte bir mana kazanır, ruh sahibi olur. Hani illa ki aforizma, tespit kasın demiyorum ama ya yazmadan önce ya yazdıktan sonra muhakkak bir anahtar cümle çıkar. Bunu bize bir tiyatro seminerinde Aliye Uzunatağan hocamız öğretmişti. Yönetmenin eserin içinden bir anahtar cümleyi, oyunun tamamını anlatan o cümleyi seçerek oyunculara söylediğini bu anahatar cümleyen göre oyuncuların role hazırlandığını söylemişti.

Peki bunları da yaptık hikayeyi nasıl kurgulayacağız, bunlar nasıl gelişecek? Kurgular ve noktalar arasında bağlantı kurmak için basit bir yol var. İstihbarat analizcilerinin, analiz metotlarından biri olan ama çok uç noktalarda komplo teorilerine ve olasılıklarına yol açtığı için pek tercih edilmeyen bir yol vardır. Bu yol geniş olaylarda ne denli başarısız ise dar manada, bireysel yaşamda, bir hikayede oldukça faydalıdır. Aşina olduğumuz bir metot bu. Bilinen adı ise "Kişiler ve Olaylar Arası Bağlantı Matrisi"dir. Hani bizim facebook'ta ve bazı sosyal platformlarda takip ettiğimizi kişinin bağlantılarını, paylaştığı şeyleri hatta iki ayrı bağımsız kişinin benzer hareketlerini gözlemleyip: "Acaba sevgililer mi?", "Yakınlıkları ne" türevinden sorularımıza cevap aradığımız vakit yaptığımız şeydir. İki kişi arasında yorumlardan paylaşımlara belli ortaklıklar, vurgular ararız. Bunu hikayeye nasıl uyarlarız peki? Planı yaptıktan sonra bu temaları, kurguları birbirleriyle ilgi ve yakınlarına göre yan yana getirmek ve asıl hikaye örüntüsünü bu şekilde oluşturmak.  Bu zaten metnin gelişimine göre az biraz ortaya çıkar ve bunu çok zorlanmadan yapabiliriz.

Nasıl Konu Bulabilirim? Nelerden Beslenebilirim?

Benim abilerimden, ablalarımdan, ustalarımdan ve kalemdaşlarımdan bu işe dair öğrendiğim bir şey var ise yazarlık mevzularında, bir yazar bulabileceği her kaynağı her olanağı deşelemeli, merak etmeli, ilham'ı her yerde aramalıdır. İnternet, videolar, film ve diziler, kitaplar, tür ayırmadan, zamanımız yok ise izleyen veya ilgilenen kişilerden aldığımız bilgilere dek ufkumuzu geniş tutacağız. Haberler, yorumlar, sözlükler bunlar hayatımızın ayrılmaz bir parçası olacak. 

Ama özellikle dört tavsiyem daha var.

1-) Facebook'ta edebiyat ve kütüphane profillerini eklemeniz. Böylece kültür-sanat ve düşün-yazın ortamıyla daha içli dışlı olacaksınız. Skeç yazıyor olsanız bile bunu tavsiye ederim, okuyamadığınız kitaplar ve duymadığını fikirler için bu elzemdir. Dahası elinizden geldiğince farklı farklı insanların paylaşımlarını görebileceğiniz bir hesap oluşturun. (Alternatif hesap da açabilirsiniz) Eğer yarım saat içerisinde facebook'a baktığınızda Azer Bülbül dinleyeni de Klasik Müzik dinleyeni de, nihilistini de, dindarını da tek bir duvarda farklı fikir ve dünyaları, bakış açılarını değerlendirerke görmeye başladığınızda ufkunuzda belli bir genişleme olacaktır, tavsiyemdir.Amatör  ya da profesyonel tiyatro oyuncuları, sanatçılar, şairler, fikir yazısı yazanlar, gazeteciler v.s bu kategoriye dahil edilebilir. İnsanların deneyimleri size yaşayamadığını şeyler konusunda muazzam bir kapı açacaktır.

2-) Twitter hesabınız illa ki vardır. Takipçi sayınızın takip ettiklerinizden fazla olmasına titizleniyorsunuz ya da takip edeni takip ederim mantalitesinden gidiyorsunuz. İkisi de sakat. Ya hesabınızdan ya da alternatif hesabınızdan öyle bir hesap oluşturun ki takip ettiğiniz kişi sayısı, takipçilerinizden kat kat fazla olsun. Evet bir dakika içinde yüzlerce tweet duvarınızıa dolacak ve kafanız karışacaktır ama onları tek tek dolaştığınız, fikirden fikire aktığınız zaman oldukça faydalı olduğunu göreceksiniz. Birden fazla görüş ve farklı bakış açıları tek duvar altında adeta bir beyin fırtınası oluşturacaktır.

3-) Kütüphanelere gidiyor musunuz? Ödev ve araştırma haricinde de gitmeye çalışın. Kütüphane çalışanlarıyla belli bir yakınlık okuyamadığınız kitaplar ve fikirler hakkında yine önemli bir bilgi kaynağıyken, sürekli kütüphaneye gelen müdavimlerle tanışıklık ve ayaküstü sohbet yine belli bir bilgi kaynağıdır. Ayağınızı alışıtırın.

4-) Okul kantini olur, belli bir kafe olur hatta internet ortamı olur, yazma işini birlikte yürüttüğünüz yazar arkadaşlarınızla sık sık bir araya gelerek çalışmalarınız üzerinde beyin fırtınası yapmanız, sohbet etmeniz belli bir bilgi akışının sağlanmasına, edinemediğini ulaşamadığını yöntemlere ve deneyimlere ulaşmanıza aracı olacaktır. Hele ki skeç yazıyorsanız, belli bir konuşma sonrasında bilgiler karılır, fikirler saçılır yeni yeni şeyler çıkar. Bunu hikaye yazarı ve çizgi romanla uğraşan çizer arkadaşlarımla internet üzerinden sık sık yaparım. Çeşitli elden raporlar ve bilgiler toplayan istihbaratçıların, toplanıp raporlarını tek elden değerlendirmeleri gibidir çok faydasınız görürsünüz.

 
Hadi kolay gelsin kalemdaşlar...