kara mizah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kara mizah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ağustos 2013 Perşembe

Doğaüstü Olaylarla Mücadele Derneği (Öykü)

(Bu hikaye daha önceden 16 Şubat 2013'te Baykuş Yuvası'nda yayınlanmıştır.)

(Herkes okusun diye “ağır sansürden” geçirilmiştir… Sonra “Ay çok kaba…”yı bahane edip okumuyorsunuz. Neyse… İmla hataları, hikâye “sokak ağzı” ile yazıldığı için kasten yapılmıştır.)




            Cümleten selamlar. Bu satırları şu an az alkolün eşliğinde, bizim kale harabesinin izbesinde yazıyorum. Tamamen kendi kafama estiğimden yazıyorum. Olur ya bir gün bu deliler ne yapıyorlar, ne bok yiyorlar derlerse insanlar baksınlar örnek alsınlar. Ben yani bu satırları yazan Sami Şengezer, kardeşim Deniz Şengezer, mahalleden Maybaş Kadir, Taramalı Cengiz, Amigo İsmet ile birlikte, “Doğaüstü Olaylarla Mücadele Derneği” adı altında, bir sürü garip yaratıklarla felan savaştık, bir nice olaya girdik. Sonra bizim Maybaş’ın aklına bir fikir geldi nasıl geldiyse “Aga bunları yapıyoruz ama yazmak lazım, yazmadan kimse inanmaz” dedi, ben de sızmayı bırakıp kalkıp yazdım.
            Biz bu boka niye bulaştık peki?
            Bir gün canımız çekti eriğe dadandık. Bahçe, Deli Zehra’nın bahçesi… Uğursuz, musibet bir kadın… İşte ses etmeden bahçeye daldık ama acayip tırsıyoruz. Deli Zehra bir beddua etti mi birimize illa bir şeyler oluyor, acayip bir kadın. Çıktı işte bu bir beddua salladı yine, bahçeden kaçarken bizim mahalleden Sado’nun kafası yarıldı. Kadına acayip kinliyiz. Ama nasıl karşılık verebileceğimizi bilmiyoruz. Sonuçta kadın senelerdir bizim mahallede ve senelerdir milleti bedduasıyla, küfürüyle yıldırmış, delinin teki. Ama işte o son vukuatı acayip tersimize gelmiş, defterini dürücez.
            Çeteyi topladım kale harabesinin oraya dedim böyle böyle, ne yapalım da bu Deli Zehra’dan intikam alalım. Deli İsmet, kendisinden beklenmedik bir şekilde gerçekçi yaklaşarak: “Lan oğlum ne intikamı, Kara Murat mısın Battal Gazi misin? İş almayalım başımıza a… k…!” dedi. Amigo damarına denk getirsek duvara bile kafa atardı ya neyse.
            Maybaş Kadir, her zamanki gibi mevzuya vakıf değildi: “İntikam ne lan?” diye sordu. Taramalı Cengiz, sümüğünü salyasını silerek: “Aykut ağbime sölüm mü? Sölüm mü? Bi sölesem varya yakar mahalleyi yakar!” önerisinden başka bir şey söylemedi. Aykut abi (biz onu Tribün Aykut diye tanırız) gerçekten var olan, tribünlerden mribünlerden gelme cabbar, cevval bir abimizdi ama Cengiz’le gerçekten tanıştıklarını sanmıyordum. Cengiz bir taramalı tüfekten daha hızlı yalan sıkabilme özelliğine sahipti zaten.
            Ben bunlara anında afilli bir konuşma çektim işte, intikam mintikam yani bu Deli Zehra’nın halledilmesi işi felan bi gaza geldiler önce. Tek sorun aklımızda ne bir plan vardı ne bir dümen. Tabi bizim profesyonel bir yardıma ihtiyacımız vardı. Son kalemize, sığınağımıza, hepimizin abisine başvuracaktık. “Chılgın Chafe” isimli internet cafenin güzide çalışanlarından biri olan, apaçi model saçlarının altında muazzam bir bilgelik taşıdığına inandığımız Vedat abiye gittik, mevzuyu açtık. Vedat abi klasik: “S… et oğlum bunları manita yok mu?” yollu muhabbetlere sapınca biz intikamı felan bırakıp bir bildiği vardır diye aldık biraları kale harabesine çöktük. Adam 6 sene açıköğretim kamu okumuş bir bildiği vardır dedik.
            Kafamız güzel oldu felan inceden bu intikam mevzusunu yine açtık. Alkolün de etkisiyle İsmet’in amigo damarı tuttu: “Ben gidip o karının evini basıcam” diye bağırmaya başladı. Vedat abi artık nasıl bir kafadaysa önceleri “Yakışmıyor genç! Yakışmıyor!” diyerek bunu teskin ederken bir anda bu sakinleştirme çalışmasının seyri Vedat abinin ağzından: “Kardeşim basmak mesele değil. Gerekirse ben gidip basayım evi ama değmez şerefsize ciğersize!” cümlesi çıkın değişmişti tabi. Biz abi yapar mısın eder misin diye bilip bilmeden gazlayınca bunu kalktık oradan, Deli Zehra’nın evi basmaya gidiyoruz. Tam o sırada Deniz durdurdu bizi. Kardeşim diye demiyorum kafası böyle hukuklu kitaplı işlere basıyor hani Arka Sokaklar’ın hiçbir bölümünü kaçırmamış, ne ne suçtur kaç senesi vardır biliyor, dedi bu evi basarsak şu kadar cezası var. O sırada Maybaş Kadir: “Biz de kapıyı kırmayız aga camdan gireriz, yapacağımızı yapar sonra çıkarız. Kadın zaten deli, kapı kırılmadıktan sonra kim inanacak evi bastığımıza!” dedi. Maybaş ama işte kafası bazen böyle zehire bağlıyor. Biz dedik o zaman madem öyle merdivenle camına çıkalım öyle halledelim.
            Ev zaten ahşap mahşap iki katlı. Kahvenin arka bahçesinden yürüttüğümüz paslı merdiveni dayadık, Vedat abi önde, ben arkada bizim elemanlar merdiveni tutuyor, cama tırmandık. Ulan kafa alkollü ya camı dışarıdan nasıl açıcaz onu düşünmedik? Vedat abi manyağa bağlamış camı yumrukluyor. Işıklar yandı, Deli Zehra’nın perdeleri açmasıyla Vedat abiyi görmesi bir oldu. Gecenin köründe uykulu kafayla Vedat abiden önce Vedat abinin apaçi saçlarını görünce korkudan çığlık çığlığa tam aksi yöndeki arka camdan atlıyor bu, süresiz hastane.
            İşte o olaydan sonra biz kendi çevremizde bir isim yapıyoruz ama hani böyle daha dernek felan yok ortada. Hani böyle elimizden geliyor bu işler, böyle bedduası beter deliyi haklamışız felan. Bir gün arsanın orada bütün gün Şahin’le duran abiler çağırdılar bizi yanlarına. Bir tane lavuk varmış, mahallenin az aşağısında bir kafede kahve falı bakıyormuş bu. Arada işte ruh çağırcam muh çağırcam amacıyla karı kız kafalıyormuş, işte kızlara yavşayıp milleti sevgilisinden ilişkisinden ayrıyormuş, manitalarına bunları kötülüyormuş felan. Dediler biz şimdi bunları döveriz ama bu cin min çağırır siz Deli Zehra’yı halletmişsiniz duyduk gidin bu elemanı da halledin size beddua büyü müyü işleme. Dedik abi karşılığında ne olacak? “Siz halledin bi... Sonra bakarız.”
            Hemen akıl hocamız Vedat abiye gittik, bu ilk kovaladı bizi “Sizin yüzünüzden adım sapığa çıktı, Zehra’ya hallendi diyorlar arkamdan a… k....larım!” diye ama tabi onu bizden başka dinleyen, saygı gösteren kim vardı ki sonra vazgeçti “Gelin lan gelin hadi.” dedi gittik yanına. Açtık mevzuyu. Bu falcıyı halletme planımızı duyunca ilkin: “Dün bir bugün iki eşkıya mıyız çete miyiz oğlum biz, tetikçi mi olduk ne bok yedik benim haberim olmadan beni mi kullanıyorsunuz a… k…?” dediyse de sonra: “Gidin elemanın gözünü korkutun, Zehra beddua edemediyse bu haybeci üfürükçü lavuk bir şey yapamaz herhalde…” diye de gazladı bizi.
            Karşımızda daha metafizik bir şey var tabi. Fal bakan, ruh çağıran medyum gibi büyücü gibi bir şey… Beddua eden delinin bir level üstü tırsıyoruz a… k… . Hemen kafenin önünde pustuk, akşama doğru bu çıktı önünü kestik. İlkin insanca uyardık, dedik mahalleden git insanların huzurunu bozma felan. Bu diklendi hatta tehdit etti yok muska yazarım yok cin çağırırım. Biz artık nasıl bir metafizik avcı moduna bağlamışsak iş kavgaya döküldü. Ben böyle Şeytan filmindeki rahip dayı gibi bağırıyorum: “Çık mahalleden! Terk et! Huzurumuzu geri ver iblis!” Biz bunu artık nasıl dövdüysek bu kaçtı. Çok bağırdı onu çağırıcam bunu çağırıcam diye ama gelen giden olmadı. Mahallede namımız artmıştı. Muhitimizde adeta canavar avcısı Sadettin Teksoy gibi olmuştuk. Ses gördüm, ışık duydum, karabasan bastı diyen soluğu bizde alıyordu.
            Vedat abi çağırdı bir gün bizi, gittik internet cafeye, kantır oynayan liseliler dolmuş o sıra icabında sis atan sis yiyen cefakar gençlik, bize böyle baktılar garip garip sonra geri sis yemeye devam ettiler. Vedat abi: “Gençler bu iş böyle olmaz. Daha örgütlü mücadele şart!” dedi. O sırada youtube videolarına yorum yazmakta olan bir liseli p.ç kafasını ekrandan kaldırıp boru gibi sesiyle: “Örgüt mörgüt ne diyorsunuz lan siz?” diye diklendi. Ben sinirle üstüne yürüdüm ama Vedat abi engelledi, youtube’da Kurtlar Vadisi fon müziklerini kendi silahlı resimlerinin altına döşeyip paylaşan meczubun tekiymiş. Silah milah diyince ilk tırstık sonra namımıza halel gelmesin diye dikildik başına. Boncukluyla poz veriyormuş beynini s…timinin angutu iki tokat attık ağlayarak kaçtı. Vedat abi bizi sakinleştirdikten sonra hemen dedi: “Oğlum bu iş böyle serseri gibi yapılmaz. Bunu paraya dökün. Millet zaten huylu, duvarda gölge görse, ses duysa size gelir, size para verir, cin kovalayacaz peri yakalıyacaz diye köşe oluruz lan! Akarı yok kokarı yok temiz iş!”
            Tamam, ama nasıl toplanıcaz ne yapıcaz? Çıkardı bu bize birkaç dividi verdi. “Supernatural, bunu izleyin anlarsınız.” deyince aldık dividileri eve yollandık. Diziye göre iki tane kardeş var bunlar hep böyle yaratıkları maratıkları avlıyorlar, işte vampir dövüyorlar, iblis kovalıyorlar falan. İşte ondan sonra karar verdik, böyle teşkilatlı meşkilatlı bir şey olucaz, silahlanıcaz bilfiil garip yaratıklarla savaşıcaz…
Vedat abilerin cafeye gittik tekrar izledik abi dedik bu hemen dükkanın bir köşeye masa koydu sağolsun. Üstünü örttük, kalemlik, kolonya, ajanda falan koyduk işte konuyla alakalı diye astrolojiyle cinlerle ilgili üç kitap koyduk süs olsun diye kahve içinde açılmış emlakçı ofisi gibi oldu. Kapısına da afilli, tahtadan levhayı çaktık, eşek kadar harflerle yazacaktık müessesemizin ismini ancak isim bulamamıştık. “Bizim Avcılar”, “Şen Savaşçılar” olmazdı. Bize hem amacımızı anlatan hem de reklamımızı yapacak bir isim lazımdı. Onu da sağolsun Vedat abi buldu. “Doğaüstü Olaylarla Mücadele Derneği” diye. Sorduk hemen: “Abi neden dernek?” diye. “Oğlum şimdi müessese açtınız vergi levhası felan gerekir. Dernek adı taşıdınız mı kimse sizden kıllanmaz dışarıdan bakan hayır hasenat işleriyle uğraştığınızı zanneder…” dedi.
            İşte böyle teşkilatı kurmuştuk. İlk zamanlarda haybeden işler gelmişti. Aşağı mahalleden bir teyzenin geceleri altına işeyen torunu için büyü yaptığını söylediği komşusunu korkuttuk, sonra çocuğa muska yazdık. Muhtar “Üzerimde nazar var beni çekemiyorlar muhtarlığımı kaybedebilirim” dedi diye tütsü mütsü yaktık, okuyup üfledik. Ancak asıl mevzu kendini sona saklamıştı ve zaten teşkilatımızı teşkilat yapan da bu mevzu olacaktı. Gerçek doğaüstü varlıklarla karşılaşacaktık…
            Peki, bu nasıl oldu?
            Her şey mahalleden Fahrettin abinin mekânımıza gelmesiyle başlamıştı. Anlattığına göre mahalleye tekinsiz Gaylıs isimli bir eleman (Giles yazılıyor), Bafi, Encıl, Sıpike, Vilov, Ali İskender diye yanında birkaç kişiyle gelip lisenin kütüphanesine yerleşmişler. “Bunlar ne biçim isimler aga, kod adı mod adı olmasın anarşist mi bunlar?” diye sorduk. Kendilerine “Bafi Dı Vampir Salayır” diyorlarmış.
Büyük kızı Ayşe’yi de aralarına katmışlar geceleri mezarlıklarda fink atıyorlarmış. Kızını defalarca uyarmasına rağmen başa çıkamamış. Fahrettin abi asabi adamdır sorduk tabi niye başa çıkamadığını, elemanların cinli perili olduğunu söyledi. Bunların mekâna girip çıkan ters ayaklının, çarpığın haddi hesabı yokmuş. Televizyona çıkmadan evvel bize başvurmuştu.
Fahrettin abinin söylediklerine göre mahalleye harbici tekinsiz lavuklar takılmıştı. Bunlara mani olmak için kızı Ayşe’yi eve kapatmasını söyledik, biz de ekipçe evine gittik. Elemanlar eve Ayşe’yi almaya geldiklerinde meseleyi anlayacaktık. Biz ne bilelim fuhuş çetesi midir organ mafyası mıdır? Evde otururken biz, bu kız arka camdan kaçmış tabi, bir de mektup bırakmış “Sıpike ile birlikte kaçıyorum beni unutun” diye yazmış. Maybaş sordu: “Sıpike kim aga?” diye. Fahrettin abi kızla takılan sünnetsizin teki olduğunu söyledi. Ne olaylar dönüyordu anlayamamıştık. Fahrettin abi delirdi tabi. O sırada kütüphaneden aradılar bunun evi, biz de belki mafya işidir, karanlık adamlardır diye diyafonu açtırıp görüşmeyi kayıt altına aldık. Aynen yazıyorum:
Giles: Alo?
Fahrettin: Ne var kardeşim?
Giles: Ben Ayşe'yi sormuştum ama...
Fahrettin: Sen kimsin kardeşim? Niye arıyon Ayşe’yi?
Giles: B-b-ben kütüphaneci Giles?
Fahrettin: Gızın aklını garıştıran sensin deelmi? Adresini ver geliyom lan? Hanım! Tinerle çakmağımı getir! A… g…caam!
Giles: Tiner mi?
Fahrettin: Evet tiner yakacam seni! Bir genç kızın gece gece mezarlıklarda ne işi var lan a… k…..munun sapığı?
Giles: Ama o dünyayı koruyo...
Fahrettin: Dünyanı s…tirtme lan! Bi benim kızmı kaldı lan? Ha? Cevap ver lan p….k! Tuttun genç namuslu bi kızın afedersin ormanlarda barlarda yok mezarlıklarda it kopukla ne işi var lan a…. g…duğum! Bizim bir aile şerefimiz, namusumuz yok mu lan? Konuşsana p.şt!
Giles: Fahrettin Bey lütfen sakin olun...
Fahrettin: Neyine sakin olcam lan gözlüğü s…tiğiminin? Neyine sakin olcam? Kız gaçmış... Mektup bırakmış bak mektup bırakmış dinliyon nu lan kütüphanesini s…..tiğim g…atı?
Giles: Evet Fahrettin bey...
Fahrettin: Bah nediyo bah.. .Kaçmış bu..
Giles: Kaçmış mı?
Fahrettin: Kaçmış tabi g.t! Kaçmış... O bi tane Sipak mı sapık mı ne sarı kafalı sünnetsiz gavur satanizt bi herif varya... Onla gaçmış işte...
Giles: İyide benimle ne alakası var...
Fahrettin: Ne demek lan benle ne alakası var? Sen bu kızı barlara mezarlara çıkarırsan gecenin bi vakti... Kız onada kaçar davulcuya da kaçar s….k! Ver açık adresini lan! Ver!
Giles: Ama...
Fahrettin: Ver ulan adresini... Amanı s….rim senin! Geçen kız dediydi cehennemin ağzımı yüzü mü ne? Ver lan adresini? Seni o kitaplarınla yakacam kızın aklına girdin o….. ç…u!
Giles: Bakın Fahrettin bey sakin olun...
Fahrettin: Senin sakin ol diyen dilini s…m ben! Senin kızın var mı? Yoh! Ne gonuşuyon sen? Senin yüzünden kahveye gidemiyorum! Gittimi diyorlar “Ooo Fahrettin abi senin kızı mezarlıkta gördük geçen”diye… Benim piskolojim bozuldu evde çozukları kadını dövüyom onların da pisikolojisi bozuldu reva mı lan bu? Reva mı lan susma gözlüğünü s……minin!
Giles: Şiddet hiç bir şeyi halletmez beyefendi?
Fahrettin: Sen mi diyon bunu? Lan d…bük geçen kızın odasına girdim afedersin tahta kazıklar kılıçlar zincirler buldum... Bunlar fantezi aletleri deel mi? Sapık herif… Allah belanı verecek senin… Ver adresini geliyom oraya!
Giles: Bakın ama o seçilmiş... Vampirlerle ve iblislerle savaşıyor, bizim savaşçılarımızdan birisi.
Fahrettin: Ne seçilmişi lan y…m ne seçilmesi? Ben seçecem seni sen ver adresini? Ver ulan! Konuşsana sapık herif...
Konuşmadan anladığımız kadarıyla bizim ekmeğimize ortak çıkanlar vardı. Biz tezgahımızın önüne taş koydurmazdık. Mahalledeki ihtiyacı görüp canavar avlıyoruz diye dükkan açmışlardı demek ki! Evden çıktık, yerden aldığımız taşlarla sopalarla mezarlığın oraya gidip pusu kurduk. Bunlar geldiler işte iki kız, üç erkek biri gözlüklüydü. Mezarlıktan tam geçeceklerden yollarını kesip ağızlarını yüzlerini yamulttuk. Gözlüklü bize burasının tehlike altında olduğunu, cehenneme açılan bir kapının olduğunu falan söyledi. “Cehennem Ağzı” buradaymış güya. Amigo İsmet buna kafa atıp: “Senin ağzını yüzünü s…m! Terk edin lan maalleyi! Bize ortakçı mı çıkacaksınız?” diye bağırdı. Bunlar nasıl korkmuşlarsa artık aynen topuk. Fahrettin abiyi gördük yolda elde tiner gidiyordu. Mahalleden kovduğumuzu söyledim lavukları. “Benim kız nerede peki?” dedi. Uzmanlık alanımıza girmediğinden yardımcı olamayacağımı söyledim. Maybaş: “Aga sen Müge Anlı’ya felan git, biz nereden kayıp bulalım…” diyince Fahrettin abi tinerle bizi yakmaya kalktı, kaçtık tabi.
Mahallenin beti bereketi açılmıştı bu canavarlar, ecinniler konusunda. İpini koparan yaratık, manyak, psikopat mahalleye geliyor biz de onları “kendimize özgü” yöntemlerle kovalıyorduk. İşte bir gün Zabıta Muammer abi var bizim o geldi, ancak bizim çözebileceğimiz bir mevzu olduğunu söyledi. Aşağı mahallede kaçak elektrik ihbarı gelmiş bir tane bir gidiyorlar lavuğun biri bir tane villa yaptırmış, içinde bir sürü elektrikli eşya. Deli gibi bakıyormuş, bir tane iri yarı elemanın tekiyle gezinip duruyormuş, adamın ölü dirilttiği falan söyleniyormuş. Gittik baktık, adamı takibe aldık. Bu harıl harıl mezarlardan ceset çalıp, iğne iplikle dikip elektrik veriyor bunlara, manyak mıdır nedir anlayamadık. Gittik kapısını çaldık lavuğun, mahalleyi terk etmesini söyledik insanca. Arkasındaki yaratık bize diklendi, iki metre bir şey. Bu da ondan yüz buldu dedi: “Ben Frankenştayn’ım! Ölümü yeneceğim!” Maybaş delirdi: “Tövbe de lan! Ölüm var ölüm! Tövbe de!” Aramızda arbede çıktı, mahalleli camda, balkonda bizi seyrediyor. Bizim Amigo kafayı çekip gelmiş: “Barındırmaycam sizi burada! Barındırmaycam!” diye bağırmaya başladı, polis geldi. Hep birlikte karakola gittik. Kaçak elektrikten ve ölü soyuculuktan verdiler bunlara cezayı bizi saldılar, komiser çıkmadan: “Ona buna dayılık yapıyormuşunuz bi’ daha sizin adınızı duyarsam kırarım kafanızı, it kopuk musunuz lan!” diye azarladı bizi.
Yine bir gün evlere dağılacağız, akşam vakti mezarlığın tepesinden bir uluma sesi duyduk. Gittik baktık sesin sahibine bu sefer mahalleye kurtadam dadanmış. Hemen bilgisayardan baktık bu kurtadam nasıl temizlenir, işte gümüşle ölüyorlarmış. Kafedeki Kurtlar Vadisi özentisi liselilerden birinin nal kadar bir gümüş yüzüğü vardı, zorla aldık bunu elinden gittik sonra kasaptan birkaç et parçalı kemik memik aldık birkaç tane yüzüğü koca bir kemiğe takıp mezarlığa gittik. Lavuk dolunaya karşı uluyordu, bizi görünce kırmızı gözlerini dikti üzerimize. Attık üzerine kemikleri bunun, bu hepsini yalayıp yuttu gümüş olanı da yutunca dellendi biraz sağa sola savurdu kendini geberdi gitti sonra.
Mahallenin yaratıktan yana beti bereketi açılmış bir kere. Bu olaydan bir iki gün sonra bize yine ihbar geldi. Mezarlıkta satanizler ayin yapıyorlarmış. Bu sefer normal insan olduklarını düşünüp sadece kelebeklerle sopalarla gittik mezarlığa. İsmet bir ara yine dellendi: “Ömrümüz mezarlıklarda geçiyor a… k…! Parasında değilim gücüme gidiyor, Mezarcı Süleyman abi bizim kadar girmiyordur!” Maybaş bunu sakinleştirmek için: “Ekmeğimizi çıkarıyoruz! Günah mı lan! Ekmek bu! Adam mı kesiyoz! Haraç mı alıyoz! Namusumuzla ekmeğimizi kovalıyoz!” diye nutuk çekince sakinleşti biraz. Neyse gittik mezarlığa baktık sırtında cüppeler, ellerinde bıçaklar. Çatal matal bir şeyler diyorlar biz de tam anlayamadık. Yarı çıplak olduklarını fark edince iyice anladık bunlar kesin satanizdi, ayin bahanesine milletin karısına kızına askıntı olmuşlardı. Tam o sıralarda aşağıda, camiiden çıkan birkaç kişi: “Burası Müslüman mahallesi löaayn! Fuhuş mu yapıyonuz löaaayn!” diye bağırınca bunlar kaçtı tabi, biz de peşinden gittik. Bu sefer ta öbür mahalleye, umuhanelerin uygunsuz evlerin sokağına daldı bunlar. Ne kadar mama, çaça, hacı ana varsa “Bize ortak mı çıkacaksınız? Ta Moskova’dan Rusyalardan gelip buralara mı dadandınız?” diyerek sopalarla, fedaileriyle bunlara girişi meçhule doğru kovaladılar. Bu sefer bizim bir etkimiz olmamıştı. Mahalle baskısı ile fuhuş sektörü el ele vererek mahallemizdeki sataniz yuvalanmasını engellemişlerdi.
Ancak sonradan mahalleye daha büyük bir bela gelmişti. Hayatımızın işini o zaman halledecektik işte. “Doğaüstü Olaylarla Mücadele Derneği” kendini bu şekilde kanıtlayacaktı.
Mahallede bazı esrarengiz kayıp vakaları göstermişti. Mahallemizden genç kızlar ortadan kayboluyordu. Mafya işi falan sanmıştı millet mevzuyu. Biz de öyle sanıyorduk, hatta birkaç müşteri gelip kızlarını bulmamızı istediklerinde Vedat abi geri gönderiyordu hepsini: “Mafya çıkarsa sakat… Bi dakka barındırmazlar burada, mafya sakat…” diyordu. İşte bir gün işe gittik yine, liselilerin bağrışmalarını dinleyerek ömür çürütüyoruz. Bizim Maybaş gelmedi! Sabahtan yok, akşam oldu yok, nerede bu Maybaş! En son bu gün battıktan sonra tam çıkacağımıza yakın geldi: “Aga mahallede vampir var, kitap çarpsın ki vampir var!” diye bağırmaya başladı. İlk dedik kesin içti miçti, kafası güzel, adamın lakabı zaten maybaş niye inanalım? Bu bizi çekiştire çekiştire bir yere götürdü. Mahallenin yukarısında inşaatlar vardı, arazi konusunda mafyayla sıkıntı çıkmış, sahibi kurşunlanmış, yarım kalmış siteler işte. Gittik oraya bir bodrum katına indirdi bizi. Baktık dört tane tabut var. Amigo buna terslendi: “A…. k….n maybaşı! Ne vampiri lan! Belki mal kaçırıyor adamlar, zaten mafyayla muhabbeti var buranın ne tuttun getirdin bizi!” diye.
Bir baktık tabutların kapağı açıldı. Bizim mahalleden üç kız çıktı üçünden ama eskisi gibi değillerdi böyle solgun yüzlü, ölü renkli falan. Dördüncü tabuttan sarı kafalı, beyaz beyaz parlayan, sivri dişli züppe kılıklı bir şey… İsmet sordu: “Aga bu Zeki Müren’in sahne kostümleri gibi niye parlıyor?”  diye ama biz de bir mana veremedik tabi. Mahalleye dadana dadana vampir de mi dadanmıştı? Peki vampir olduğundan nasıl emin olacaktık? Adam kızlarla “Öyle değil mi Olric-evet efendimiz” gibisinden kendi kendine konuşuyordu kızlar da bunu hayran hayran dinliyordu. Şiir miir okuyan entel dantel tayfadan biri de olabilirdi. Aradık Vedat abiyi emin olmak için, sorduk: “Abi bu Olric kim?” diye. Facebook’ta falan hep yazıyormuş kızlar Olric molric diye ama kendi de bilmiyormuş. “Şarkıcı falan herhalde ne yapacaksınız oğlum Olric’i?” diye fırça attı. Eleman kızlardan birine baktığı sıra kızın bileklerinden birini dişleyince biz duruma aydık ama ilk başta ne yapacağımızı bilemedik tabi. Vampir olup olmadığını öğrenmemiz lazımdı.
            Sonra aklımıza bir plan geldi. Gittik bizim Şahinci abilere durumu anlattık. Mahallenin namusu falan diye anlattık. Olric’i duyunca içlerinden biri dellendi: “Ben biliyom beni eski manitada sürekli Olric yazıyordu. Kim bu lavuk diye sordum, “Üff sana ne be salak” dedi ayrıldık. Kesin bu o lavuk gidip ağzını burnunu kıralım!” deyince bunlar harala gürele inşaatın oraya doğru yürüdüler. Tam da o sırada bu lavuk yanında kızlarla dışarı çıkıyordu. Şahinciler dikildi bunun karşısına. Bizim sokaklarda bu tayfanın saldırmadan önce mani okuyup, şiir okuyup hasmına meydan okuması durumu vardı bu sevgilisinden ayrıldığını düşündüğü eleman gitti bu vampirin önüne başladı okumaya: “Tarz giyinip tiki olmasak da, pantolonu düşürüp küpe takmasak da, saçlarımızı şekil şukul yapmasak da bizler de delikanlıyız. Kızlar bizi sevmeniz için illa Olric mi diyelim?” diye. Vampir bunlara tıslayınca bıçak çekip saldırdılar. Ama vampire bir halt etki etmedi tabi vampir bunları kovaladı. Amigo İsmet haliyle söylendi: “A…. k…! Bıçaklamayla olsa biz takarız emaneti nedir ki? İş mi bunların yaptığı şimdi?”
            Bizim tez elden silahlanmamız gerekiyordu. Vampirleri avlamak için kazık, çekiş, çivi falan toplayacaktık dağıttık bizimkileri, Vedat abinin kafesinin önünde buluşacaktık. Beş on dakika geçti geçmedi bizim Amigo İsmet, elinde babaannesinin hacıdan getirdiği ezan okuyan saatle çıkıp geldi. “Saatle vampir mi öldürülür lan?” dedim, “Oğlum üç harfli muhabbetlerinde ezan okuyan saatten gelen ezan sesiyle üç harfliler kaçtı diye anlatıyorlar ya ondan getirdim.” diye karşılık verdi. “Aga ezanı biz okusak?” teklifimi de: “Yanlış manlış okuruz, çarpılırız sonra. Bu daha garanti!” diyerek reddetti. Taramalı Cengiz: “Ben silah milah bilmem Aykut abiyi çağırıp geliyorum” dedi. Meğerse yalan değilmiş Aykut abi bunu harbiden tanıyormuş. Geldi yanımıza, gözler kan çanağı belli şarabı çekmiş. Durumu anlattık, dalga geçtiğimizi sandı “Beni kimlerle muhattap ediyorsun lan s…!” diyerek Cengo’yu dövmeye başladı. Elinden alamadık bizi de döver diye, siniri geçince gitti zaten. Cengiz de gitti bahçelerinden balta kapıp geldi: “Çok pis gaza geldim ben bu vampiri s….r atarım aga!” dedi. Maybaş Kadir gelmemişti. En son o da geldi. Bir baktık kucağında koca koca çingene çivileri, tahta kazıklar, birkaç baş sarımsak. Filmlerden gördüğü şeyleri toplamış gelmiş ama peşine de inşaattan çaldığı malzemelerden dolayı inşaatçıları, sarımsaklarını çaldı diye Hanife teyzeyi takmış öyle geliyordu yanımıza. Adamlar kazmayı küreği sallayıp bize küfredince Maybaş’ı da alıp anında toz olduk, iki çivi üç sarımsak aldık diye gördüğümüz muameleye bak a… k… neyse.
            Vampiri denk getirince ezan okuyan saati çalıştırıp sarımsakları önde tutarak bunlara yanaştık. Kızlar adamı korumak için önüne siper olmuştu, ağır hipnoz etkisi altındalardı. Ama bizde çare tükenmezdi. Amigo: “Kızlar! Aşağıdaki AVM’de Kenan İmirzalıoğlu’nu görmüşler!” deyince kızlar Olric’i molric’i anında satıp kaçıp gittiler tabi. Vampir ona yaklaştığımızı görünce bize “abi” ayağı çekti, “kurbanınız olayım kıymayın bana” diye yalvardı. Cengiz baltayı kafasına indirmeye başlayıp: “bizde af yok lan! Bizde af yok!” diye bağırdı. Onu bir köşeye çekip “Öyle olmaz aga diyerek” çivimizi kazığımızı çakıp, insaniyetle kafasını gövdesinden ayırıp ağzına sarımsak doldurduk. Bizi bulan Hanife teyze sarımsakları ziyan ettik diye bastonuyla girişti ama ezan okuyan saatle gezdiğimizi görünce duygulandı: “Bu sene de hacca gidemedim. Umreyi gideydim bari.” diye efkarlandı. Üzüntüsüne eşlik edip Vedat abiye uğrayıp durum bilgisi verdik. Silahları sakladık. Kızlar ailelerine dönünce biz olayı çözdüğümüz söyleyip cesedi gösterince az biraz para verdiler. Tekele uğrayıp iki kasa bira, çerez merez aldıktan sonra kafa dağıtmaya kale dibine çıktık.
            İşte bu satırları ondan sonra yazmaya başladım. Derneğimiz hayırlısıyla kuruldu. Gücünü dosta düşmana karşı gösterdi. Bakalım daha ne mevzulara girecektik…
SON
Mehmet Berk Yaltırık – 9 Şubat 2013 Edirne

9 Ocak 2013 Çarşamba

Kamuran Hanlığı'nın Mufassal Tarihçesi (Kara Mizah Öykü)

(Dünyanın en küçük ülkesi olarak kabul edilen Sealand'in hikayesinden esinlenilmiştir.)

1 Nisan: 
Bu sürece nereden geldim hiç bir fikrim yok. Ama beni bu yola nelerin sürüklediği aşağı yukarı belli. Kararım kesin, tez zamanda kendi hükümdarlığımı ilan edeceğim! Gerçi 21.yüzyılda ne hükümdarlığı ne sultanlığı diyeceksiniz. Haklısınız ilk düşündüğüm zaman ben bile kendi kendime "Lan bi git çay koy!" dedim, ama başka çarem kalmadı. Yoksa tahta çıkmaya, taç giymeye meraklı değilim!

Mecbur kalmamın nedeni ise içinde bulunduğum rutin hayat şartları başta olmak üzere bir takım psikolojik sıkıntılarımın olmasıdır. Ticari denememin ardından iflasın eşiğinden dönmüş, alttan yüzlerce dersim varken "milyonerler okulu bıraktı" geyiğini bahane ederek üniversiteyi yarıda bırakmış, maddi gücümün azalmasıyla "beni taşıyabileceğini düşünemiyorum" diyen "ex" nişanlımın terk etmesiyle dımdızlak kalmış biriyim. Etrafıma abuk subuk insanlar doluşmaya başladı. Yeni birini bulalım diyenler, kanka süper bir fikrim var diye gelenler gırla...

Tüm bunlardan uzaklaşıp bağımı koparmayı düşündüm. Issız adaya düşeyim dedim, canım yine sıkılır diye vazgeçtim. Manastıra kapanayım dedim onun da bin türlü uygulaması var yok din değiştir yok onu yap, orada bile rahibi var mahibi var ayak altı sonuçta... İntiharı da benim gözüm yemedi. Uzaklarda bir sahil kasabası ise bütün gece rakı içip sabah mangala gelecek beleşçi tanıdıklarımın başıma üşüşmesine neden olacaktı.

İşte nasıl koparım bu keşmekeşten diye çareler ararken kendi ülkelerini kuran insanların hikayelerine rastladım. İnternette tuhaf şeyler vardı.  Mesela Almanya'da bir soylu vergilerden yakınıp kendi krallığını kurmuşken, yine Avustralya'da iki kişi krallığını ilan etmişti bu kafada. İngiltere'de elemanın biri deniz platformu üzerine devlet kurmuş, üç Alman orayı ele geçirmeye çalışınca onları rehin almış bu da o "ülkenin" tarihinin ilk iç savaşı olarak kabul edilmişti. Şimdi okuyunca insanda ilk başta "Pal Sokağı Çocukları" gibi "Düğmelerin Savaşı" gibi bir intiba uyandırıyor haklısınız. Ama benim takıldığım yer başkaydı. Sınır olayı vardı bir kere. Bu beni herkesden ve her şeyden soyutlayacaktı. Ha belki popüler olabilirdim yine başım ağrırdı ama sınır derdi olmazdı en azından. Kendi hükümdarlığımı kurmaya niyet ettim.

Acaba yolun başındayken vazgeçsem mi?

2 Nisan:
Hükümdarlık fikrini güvenebildiğim ve tıpkı benim gibi insanlardan kaçış için fırsat aradığını sürekli belirten ("Bir trene binicen ve sadece gidicen hacı", "Aslında bi' tane büfe açıcan güneyde, takılıcan hacı" ve benzer cümleler...) belki ciddiye aldığım tek insan olan Selahattin'e açmıştım. Ona güvenmemin nedeni aşırı derecede "realist" ve bir miktar "kurnaz" bir insan olmasıydı ancak sıradanlığın sıkıcılığının farkında olanlardan olduğundan bunu sürekli aşmayı denediği için, benim gibi kendi varoluşuna aykırı, kendisine yeni yeni fırsatlar vaad eden bir teklife karşı kayıtsız kalamazdı.

Fikri ilk duyduğunda "Abi hükümet mükümet bir ton pisliği vardır, oraya imza götür, buna rüşvet yedir başımıza iş alırız..." diye karşı çıktı, ancak kuracağım yapıda önemli görevler vaadedeceğimi bildirdiğimde, hayatının akışının dışında bir varoluş fırsatı gördüğünden biraz sıcak baktı. Bu önemliydi çünkü bu işe tek başıma kalkışırsam kapıma gelen sağlık ekipleriyle birlikte en yakın tımarhaneyi boylardım. Ancak birkaç kişi bu işe girişirsek insanlar "normal bir eylem(!)" olarak nitelendirebilirdi.

Selahattin, bu hükümetin kurulacağı yer için uygun bir yer bulup bulmadığımı sormuştu. Ona bu iş için niyetlenmeden evvel tamamen masumane amaçlarla aldığım, üç katlı ahşap konaktan bahsetmiştim. Mütevazı bir bahçesi ve arka bahçesinde de ufak bir ardiyesi olan bu evi, iflasımdan önce almıştım ve artık orada yaşayıp hali hazırda oturduğum dairenin kirasıyla geçinirim diye düşünüyordum. Yine yapacağım bu olacaktı, ancak tek fark kendi ülkemin hükümdarı olmaktı.

Selahattin beslenme ve diğer ihtiyaçların nasıl karşılanacağını sordu. En önemli gelirim oturduğum evden gelecek olan kiraydı, sonra öbür eve yüklü miktarda yiyecek içecek depolamıştım. Selahattin bunların yeterli olmayacağını, reklam şirketleriyle vs. anlaşılırsa yüklü miktarda para ve marjinalliğe meraklı turistlerin de gelmesiyle önemli miktarda gelirle ülkenin çekip çevrilebileceğini söylemişti. Üstelik bulabilirse birkaç kişi daha bulabileceğini söylemişti.

Her türlü hazırız...


3 Nisan

Ahşap konağa yerleştim. Yine erzak merzak depoladım, ardından Selahattin geldi. Ülke için birkaç vatandaş bulduğunu söyledi. Fazla kalabalık olmasına karşıydım neticede kafamı dinlemek ve her şeyden uzaklaşmak için almıştım bu kararı. Ülkenin adının ne olacağını sorduğunda kendi adımı vereceğimi söyledim. "Kamuran" isimli bir ülke acayip olabilirdi belki ama sonuçta kendi kafama göre kuruyordum kim ne karışır? Yönetim sistemini hanlık olarak düşünüyordum. Sultanlık, padişahlık desem belki ideolojik bir mesele zannedilebilirdi. Kamuran Hanlığı olacak...

Kanunu nizamı sordu Selahattin. 10 sayfalık, ufak bir bloknota yazmıştım kanunları. Yönetim şekli hanlıktı, ben her şeyden sorumluydum, eli silah tutan herkes güvenlikten sorumluydu, yargı, yasama, yürütme komple bendeydi. Zaten sınırlar belli o kadar girift kanunlar koymaya ne lüzum vardı ki?

İnternet bağlantısını da konağa aldırmıştım. Bağımsızlık kararı açısından önemliydi. Yoksa mahalleden neyi nereye duyuracaksın, kim sallayacak?


4 Nisan

"Kamuran Hanlığı"nı resmen kurduk. İlkin sokaktan konağa doğru acayip acayip baktılar ama internette haber patlama yapınca insanlar durumu anladılar tabi. Kapının önüne televizyoncular geldi, sözlüklerde geyiği dönmeye başladı, bloglarda yazılar yazıldı. Şimdiden Facebook'ta "Dünyanın en küçük ülkesi ehe mehe" konulu geyiklere konu olduk. Ama sıkıntı yok. Duvarların üzerinden televizyonlara yaptığım basın açıklamasında kapımızın herkese açık olmadığını, şartlar zorlamadıkça da yeni vatandaş alımının mümkün olmayacağını ancak turistik amaçlı belli zamanlarda gelebileceklerini söylemiştim. Vizeyi veren bendim sonuçta...


5 Nisan

Şimdiden sıkıntılar nüksetti. Gerçi ilhak meselesi kanallarda tartışılıyor ama o sıkıntı değil, hükümet: "dünyanın en küçük ülkesi diye tanıtırız, turist gelir, esnafın yüzü güler" yönünde bir açıklama yaptığından tek kurşun yemeyeceğimizi anladım, sıkıntı bu değil. Asıl sıkıntı Selahattin'in istekleri. Reklam aldık zaten, ödemeyi peşin yaptılar, yiyecek giriş çıkışında problem yok.

Kapıya üç öğrenci dayanmış, bizi de ülkeye dahil et diye. Ben kabul etmedikçe Selahattin bastırdı. "Abi evde... Pardon krallıkta bir ses olur neşe olur..." diye sabahtan beri amansız bir lobi faaliyeti sürdürdü.

Düşüneceğimi söyledim ona...


6 Nisan

Selahattin'in istekleri, can sıkıntıma galebe çaldı. Hakikaten az biraz nüfus iyi gelirdi. Evde ses olurdu. Her şey bir yana, han olmama rağmen evde emredecek birilerinin olması egoma da iyi gelirdi diyerek, öğrencilerle kapı önünde görüştüm. Her dediğimi kabul ettikleri sürece, bana hizmet etmeleri karşılığında konakta kalabilecekler, yemek yiyebilecekler ancak ben ne emredersem onu yerine getireceklerdi.

Yalnız bunların bir şartı vardı ki bu Selahattin ile bana daha ziyade cazip gelmişti. Arada bir evde parti verebilecekler, dışarıdan insan alabileceklerdi yalnız geçici bir süre diplomatik izin verilerek yapılacaktı bu.

Aslında kabul edecektim ama "Kıç kadar ülke ama bürokrasisi var" desinler diye biraz daha düşünmemiz gerektiğini söyleyerek görüşmelere ara verdim. Selahattin bana küsüp odasına çekildi. Ben de şimdi nette bana gelen geyik amaçlı mesajları okuyorum...


7 Nisan

İlk vatandaşı kabul ettim! Malum "çok pis bürokrasi var abi" desinler diye beklettiğim, evin önünde kamp kuran üç üniversiteli yerine, bizim mahalleden Deli Nedim'i vatandaşlığa kabul ettim. Kimseye zararı yok, tüm gün içip konağın aşağıdaki odalardan birine takılacağını söyledi.

Akşama doğru Selahattin öğrencileri niye kabul etmediğimi sorduktan sonra evde hayalet olduğunu söyledi. Asabımı bozmamasını söyleyince çekti gitti. Kesin ev kalabalıklaşsın diye korkudan eve insan çağırayım diye mahsustan söylüyor. Ben adamın derdini biliyorum. Öğrenci gelsin, arkadaşları gelsin, ortam olsun... Ülke kurmuşuz adam hala ortam derdinde.

Aşağıya indim biraz önce baktım Deli Nedim, aşağıda mutfağın orada demleniyor. Hayalet gördüğünü söyledi. Kesin Selahattin mi tembihledi diye sordum, "Selahattin kim hayaletin adı mı?" diye sordu bana. Kafasının güzelliğine verip uyudum...


8 Nisan

Odadan hiç çıkmadım. Selahattin bir kere gelip "hayalet var aga" geyiğini kapının ardından yineleyip gitti. Ardından akşama doğru aynı geyiği Nedim de çevirdi. Kıllanmadım değil gerçi inceden. Malum eski konak ben ne bileyim geceleyin kömürlükten gulyabani mi çıkıyor, mahzeninde vampir mi dolaşıyor?

Hep birlikte kafayı mı yiyoruz, yoksa bu Nedim'e hayalet vesvesini verip üzerime gönderen Selahattin mi? En temizi yarın öğrencileri kabul edeyim, evde ses olsun nasıl olsa alacaktık çocukları, bu kadar bürokrasi yeter.

(Tırsmadım desem yalan olur...)


9 Nisan

Gençleri ülkeye kabul ettik. (Özgür, Alp, Onur) Diplomatik konuk geçiş hakkı yasasını da kabul ettik parti olayı için. Bana "haşmetmeab" felan diye hitap ediyorlar, Nedim gerçi "kralım" diyor ama olsun adam sonuçta saygı duyuyor. Selahattin sevinçli tabi. Hadi parti verelim dedi, verdik.

Eğlence güzel...


10 Nisan

Sabaha karşı izinleri kaldırıp partiye gelenleri postaladık. Yalnız Selahattin'in telefonunu hacılamışlar, Selahattin ülkeye bir polisin, bir istihbarat müdürünün şart olduğunu söyledi. Kabul ettim. Bir baktım mahalleden Seher teyzeyi getiriyor. Arkadaş millet ülkesine dışarıdan alim getirir, bilim adamı getirir biz getire getire niye mahalle teyzesi getiriyorduk?

Aslında Selahattin'in dahice bir önlem planı vardı. Seher teyze klasik mahalle teyzesi olduğundan eve girip çıkan turiste, ev ahalisine dikkat ederdi. Sınırsız çekirdek ve televizyona tav olmuştu. Televizyon ve çekirdek çuvalıyla koymuştuk salona gelene geçen baksın diye. İlk makam dağıtımını o ara yapmıştım, Seher teyze hem bulaşığa felan da bakarım diyince maaşa bağladım, Güvenlikten Sorumlu Bakan yaptım. Selahattin'de bir paye istedi ama vermedim, bu haliyle bile zarar bir de paye versem kim bilir neler yapardı. O yüzden teyze haricinde bakan atamaya lüzum yok biz bizeyiz sen yine benim en kral arkadaşımsın diyerek gönlünü aldım.

Selahattin benim halk arasında gizli ajanım olacaktı. Ama resmi bir görevi olmayacaktı öyle anlaştık. Gece Nedim geldi, yine hayalet görmüş... Kovaladım tabi ne yapacaktım...


11 Nisan

Selahattin'e göre krallığımız kültürel açıdan zayıf kalmış. O yüzden bir tane bilgili gibi araştırmacı gibi birini vatandaşlığa kabul edelim dedi. Kabul ettim. Gizlice mahalleye sızmış yine, emekli Faik amcayı getirmiş. "Bu mu lan bilge, tüm gün bulmaca çözüyor?" diye çıkıştım ama sonuçta genel kültürü olan insandı. Tavan arasında manzarası güzel bir oda ayarladım, aldı bulmacalarını birkaç kitabını yerleşti eve. Zaten karısı yok, çocukları hayırsız ona da bir neşe oldu bu vatandaşlık fikri.

Ancak Nedim'i vatandaşlıktan atmayı düşünmedim değil. Aga tutturmuş bir hayalet geyiği çocuklara vesvese veriyor, korkutuyor felan... Uyardım gerçi ama deli adam sonuçta ne yapacak...


12 Nisan

Umarım ortalık karışmaz zira epey civcivli mevzular dönüyor hanlığımda...

Selahattin, ben, Deli Nedim, Özgür okey oynuyorduk ikinci kattaki sofada. Onur geldi, abi bir arkadaşımız var Pelin o da vatandaşlığa geçmek istiyor dedi. Selahattin beni bir odaya çağırıp, bu fikre karşı çıktığını söyledi, "Aga bak ortalık karışır, karı kız davasına birbirimize düşeriz" falan diye söylendi. Kapıya inip Pelin'i görünce fikrini değiştirdi, yine başladı yalana "Abi evde ses olur, mes olur" diye.

Selahattin'e sinir olsam da Pelin'in vatandaşlık isteğini kabul ettim. Neticede bir ortamda bulununca ister istemez krallığımı bekar evine çeviren vatandaşlarım kendilerine çeki düzen verecekti. Seher teyzeyi de tembihledim, kıza göz kulak olsun diye, merak etmememi söyledi...

İnşallah ortalık karışmaz, bu Selahattin'in bakışları hiç hoşuma gitmiyor... Bu da yetmezmiş gibi Nedim yine gelip hayalet gördüğünü söyledi. "Abi niye hep gece geliyorsun?" dedim, "Hayalet gece geziyor kralım..." dedi.

Fesupanallah...


13 Nisan

Krallığın tarihindeki ilk iç savaş yaşandı, bitti saygısızca... Harbiden saygısızca oldu ama. Sabahın körü, sızmışım geceden. Bir baktım bağırış çağırış var. Aldım kızılcık sopasını bir indim, Özgür'le Alp birbirine girmiş, bunları evire çevire dövüp ayırdım. "Kız yüzünden" kavga ettiklerini duyunca ceza olsun diye ikisini de kulaklarından tutup kömürlüğe kapattım.

Nedim geldi yine: "Hayalet var..." dedi. Sordum: "Lan hani gece geziyordu?" diye. "Sen gece söyleyince kızıyorsun şimdiden söyleyeyim" dedi. Ağzına burnuna girişecektim Selahattin'le Onur zor aldı elimden.

Seher teyze, Selahattin'in kızın çevresinde çok gezdiğini söyledi ki dediğine göre bu çocukları birbirine düşürmüş olabilirmiş. Bu istihbarat doğrultusuna ne yapacağımı düşünüp bilir kişi diye tavan arasına çıktım, Faik amcanın yanına. "Menfi hadiseler bunlar efendim, hiç tasvip etmiyoruz ama yaşanıyor. Bak bizim zamanımızda bir emekli albay vardı, rahmetli Nadir bey..." diye anısını anlatmaya başlayınca "Norveç kralını aramam lazım amca, ayıp olur..." yalanını söyleyerek ayrıldım yanından.

Uyumadan evvel Pelin'in yanına uğrayıp rahatsız eden, sarkıntılık eden olursa bildirebileceğini söyedikten sonra odama çekildim.


14 Nisan

Çocukları affedip zindandan çıkardım. Kömürlükten daha havalı olduğundan artık oraya zindan deme kararı aldık. Gerçi Pelin böyle şiddetli, otoriter uygulamalara karşı olduğunu söyleyince Selahattin'ler hemen geri adım attı ama ben turistik amaçlı olarak zindan dediğimi söyleyince kabullendi. Herkes ayrı telden çalıyor.

Nedim, odama not bırakmış: "Hayalet var konakta..." diye yazmış. Arkasına: "Bir daha hayalet yazıp odaya bırakırsan ağzını burnunu kırarım güzel kardeşim..." diye yazarak kapının önüne bıraktım.


15 Nisan

Hanlık ikinci iç savaşını yaşayacak. Ama sabrediyorum yine.

Selahattin bu sefer Alp ile Onur'u küstürmüş, hatta Özgür'ü de ötekilere karşı doldurmuş hep Seher teyze söyledi bunları. Topladım milleti mahkeme yaptım. Selahattin: "Teyzeye mi inanıyorsun bana mı inanıyorsun böyle mi arkadaşız, teyze gelmiş seksen yaşına yanlı görmüştür" deyince teyze üzerine yürüdü Selahattin'in araya girdik. "Ben yaşlı değilim" temalı ufak bir krizin ardından mahkeme oturumunu yeniden açtım. "Oğlum kadını alıp güvenlikten sorumlu diye sen getirmedin mi niye inanmayayım teyzeme?" dedim. Selahattin küstü odasına çekildi yine.

Pelin olaylar kendisinin yüzünden çıktıysa vatandaşlıktan çıkabileceğini söyledi. "Yok yav olur mu öyle şey" diyip gönderdim, kız da huzursuzlanıyor tabi... Nete oturdum, facebook'tan bir mesaj gelmiş bizim Onur'dan. "Haşmetlim! Nedim abi dedi ki evde hayalet geziyormuş, size iletmemi söyledi..." Hemen cevapladım: "Sabah yine Casper izlemiş etkisinde kalmıştır, adı üzerinde deli çok ciddiye almayın. Söyleyin ona gözüme görünmesin" diye de ekledim...

Bir de bunlarla uğraşıyoruz...


16 Nisan

İkinci iç savaş patlak verdi.

Sabahın köründe Selahattin, gitmiş Pelin'e "Sana asılıyor o" demiş, teyze duy sen bunu bana anında öttü tabi. Gittim buna kızılcıkla giriştim. Azarladım bayağı bi. "Sen görürsün!" diyerek gitti bu. Baktım bir saat sonra çocuklar geldi, "Han'ım! Yetişin! Selahattin abi kendini tuvalete kitlemiş, bağımsızlığını ilan etmiş. Cep telefonunda internete bildiri gönderiyor." Sen git tuvalette Selahattin Krallığı'nı kur. Evi Age of Empires'a çevirdi dengesiz!

Dayandım kapısına: "Lan oğlum salak mısın? Rezil mi edeceksin bizi? Tuvalette ülke mi olur, tezek ihracatıyla mı geçineceksin?" dedim. Dinlemedi. Müdahale şarttı, ülkemi korumalıydım. Kapıyı kırıp Selahattin'i aldım. O anda infaz ettim cezasını. Sürgüne gidecekti, arka bahçedeki ardiyeye. Ardından onun hesabından nete girip: "Pardon arkadaşlar kuzenim yazmış, öyle bir şey yok" diye yazıp Tuvalet İhtilali'ni kaşla göz arasında sümenaltı ettim.

Ardiyeye Selahattin'i kilitledim, Onur'a her sabah ve akşam yemek verilmesi haricinde kimsenin kapıyı açmamasını tembihledim. Deli Nedim, Faik amcayı bana gönderip hayalet şikayetini yineleyince onu da yakaladım. Pataklayacaktım ama yine elimden aldılar...


17 Nisan

Muazzam bir komplonun ve yıkımın eşiğinden döndüm! Sabah vakti, Selahattin bu Deli Nedim'i bahçede görünce seslenmiş kendisini çıkarttırmış. Gitmiş çocukların yanına tahta beni geçirin demiş, kıza sarkıyor bu demiş. Kapıma dayandı hainler!

Bunlar bahçeden gelirken ben, Faik amca ve Seher teyze ikinci kata mevzilendik. Kızılcık sopasını çekip önüme katıp kovaladım hepsini. Selahattin'i ve ona uyanları vatandaşlıktan çıkardığımı hem internetten hem evde duyurdum. Deli Nedim de kovulanlar arasında.

Gerçi ev sıkıcı bir yer haline geldi ama olsun abuk sabuk işlerle uğraşmaktansa...


18 Nisan

Pelin evden ayrılmak istediğini söyledi. Ayrı krallıkta yaşamak beklentilerini karşılamamış. Muhtemelen "Erasmus" beklentisi içindeydi ama işte bizim mahallede neyin Erasmus'unu yaşayacaksa?

Ayrıldı kız. O gidince evin önünde dünden beri volta atan öbürleri de artık dolanmamaya başladılar.


19 Nisan

Hanlığım çatırdıyor, günden güne eriyip bitiyor. Faik amca, kahveyi özlediğini söyleyip mahalleye döndü. Vatandaşlıktan çıktığını söyledi tabi, gelmem bir daha buraya dedi. Seher teyze de güne gidemiyorum koptum mahalleden diye ayrıldı. Benden başka kimse yok...

Hükümdarım hesapta... Cengiz baba eşliğinde demleniyorum...


20 Nisan

Yazacak olay yok, ne yazayım dünün aynısı...


21 Nisan

Çok sıkıldım bu işten...


22 Nisan

Pufss...


23 Nisan

Facebook bile neşelendirmiyor. İlgi sıfır...


24 Nisan

Hanlığı feshetme kararı aldım. İnsanlardan kopayım diyordum gerçi ama kafa dinleme sandığım gibi bir şey değilmiş hemencecik geçti. Eski evime taşınıp burayı filmcilere kiralayacağım. Yeni birini bulur evlenirim çoluğa çocuğa da karışırım, neyime gerek benim monarşi...

Bu arada bunları o kısa kanun defterine ekleyip yazdım. Gelecek kuşaklara bir anı, bir hatıra kalsın diye... Böylece Kamuran Hanlığı 24 Nisan ......'de yirmi günlük süren saltanatın ardından sona erdi...


25 Nisan

Ama hesapta tımarhane yoktu ya...



SON
9 Ocak 2013 - İstanbul
 




13 Kasım 2012 Salı

Mahalleye Yeni Taşınan Vampir

 

            Bazı insanlar doğuştan cenabettir. Bu hikâye de onlardan bir kısmının başından geçenleri anlatan ibretlik bir hadisedir. Bu hadise birebir yaşandı –buna yaşamak denebilirse ve kahvede okey oynayan dayılarımız unutmaya çalışsa da, mahalle yengelerimiz halen apartman günlerinde bizi konuşmaktadır.

            Sene bu zamanlar… Mekan ise sıradan bir mahalle… Eskiden kenarken, büyüyen şehrin yeni türeyen semtleriyle kadim duvarların ardındaki ahşap evlerin arasına sıkışmışız biz. Bir yanımız beton bir yanımız ahşap. Mahalle insanı da böyle işte, ortası yok, ayarı mevcut değil. Biraz eski, biraz yenidir. Bir tarafı eski kaldırım kurtlarının damarını taşır, külhandır. Diğer yanı saçlarını diker ve üst geçitlerde Apaçi dansı yapar. Bir kısmımız tek tük kızın düştüğü onlarda da ortamın kavgaya eğrildiği kafelerde, kalanlarımız ise elde tespih köşe başlarında… Suçla iç içe ama kesinlikle suçlu diyemeyeceğimiz, aslında temiz ama hayat vurgunu bir kısım adamdık biz. Hani dışarıdan baksan yaşamazsın, içinden geçmezsin, grayder gönderip yıktırmaya çalışırsın ama içinde yaşasan sen de bu hayat keşmekeşinde beli satırlı psikolardan biri haline gelirsin, alışırsın.

            Bu mahallede her şey olur. Hapçısı, jiletçisi, alkoliği, satırcısı, bıçakçısı, esnafı, teyzesi, emeklisi, hırsızı, gaspçısı, kapkaççısı, geceleri başka gündüzü başka bir yığın akıllısı vardır. Görünce korkacağın kızları, uğruna bıçaklananların sayısız olduğu kevaşeleri vardır. Geceleri çığlık sesi gelir yerine pısarsın, bir yerden bir kavga patlak verir kim öldü kim kaldı bakmadan bir avuç hayattan beraber kopulmuş arkadaşlarla elde emanet civar mahalleleri basmaya gideriz. Hani ismi besmelesiz anılmayan, adı duyulduğunda korku uyandıran, buralı olduğunuzu öğrenenin size potansiyel cezaevi kaçkını muamelesi yapabileceği bir yer. Burada günah çok, sevap yok denecek kadar az, burası tam Araf, ne cennet ne cehennem her şeyden geçmiş bir sürü kader yoksunu var. Ablalar, abiler, teyzeler, dayılar, amcalar, yengeler ve bir nice çete oluşturmuş adam bastıran sokak köpeği var. Kimimiz göçmen, kimimiz mahallenin öbür ucunda Tatarlar’la kavgalı, kimimiz Surlularla belalı bir sürü insan…

            Yani her şey olurdu bu mahallede. Ama bir gün “vampir” de türedi…

            Mevzunun en başında… Bizim mahallenin yukarısında, “Adamçıkmaz Yokuşu”nun en tepesinde her nasılsa yıkımlardan ve kentsel dönüşümden nasibini almamış, üç katlı bir ahşap ev vardı. Ben diyeyim yüz senelik, siz deyin ikiyüz senelik öyle bir ev işte. Bu yokuş ki, mahallenin orta yerinde dimdik tepe, insan adımı basılmaz bir yer, ziftlenmeye ya da piizlenmeye çıksan çıkılmaz, hayvan bile gezmez, kim o yere niye zamanında ev dikmiş o bile bilinmez. Ev kendimizi bildik bileli boş. Hani mahallenin en yaşlısı sayılan doksanlık Kadri dayıya sorduk, o bile oturanı görmemiş öyle bir yer. Günün birinde eve birileri taşındı, öyle çok fazla eşya girmedi, perdelerdeki tahtalar sökülmedi ama mahallenin gizli kameraları pencere teyzelerinden gerekli istihbarat alındı. Ama kim gitti niye geldi pek takmadık, entel tayfasıdır film çekecektir, organ mafyasıdır mezbaha niyetine tutmuştur.

            O gün, bizim gençlerle arsanın orada yıkık duvar dibine çöktük, mahallenin tam sınırı açmışız telefondan Cengiz Baba’yı, almışız biraları akşam serinliğinde kafayı çekiyoruz. Tıbı, Ferhat, Kız İsmet’in kardeşi Ahmet, Süleyman, Şabo.

            Her birimizin bir-iki vukuatı illaki var. Tıbı, babasından ciğerci. Müşteriyle dalaşıyor bir gece, adam yaralamadan vukuat. Ferhat hırsızlıktan yeni çıktı. Ahmet temiz çocuk ama kavgadan sicilli. Abisi mahallenin namlı psikopatlarından Kız İsmet. Bu parlak yüzlü diye buna gulamparanın biri mi ne sulanmış şişlemiş ibneyi, sonra vukuatları aşmış boyunu, mahalleleri. Hani tıfıl dersin ama kavgaya girdi mi adam yaralayan cinsten bir manyak olmuş köşe başlarında tespih çeken uğursuz bakışlı psikolar tayfasına karışmış. Süleyman hala kaçak, birini yaralamaktan arıyorlar saklıyoruz. Şabo desen papikçi, adamın beyni çürümüş ruhu erimiş. Gözünün feri sönmüş, buna vur de öldürür, kır de yıkar maybaş, yanımızda gezinir.

            İşte biz hep beraber evlilikle birlikte sokaklardan elini ayağını çeken eski bitirimlerden devraldığımız arsanın bu izbe köşesinde demleniyorduk. Ne oldu ne bitti bir baktım bizim Haydar koşa koşa arsaya doğru geliyor. Mevzu mu var kovalıyorlar mı felan derken soluk soluğa yanımıza geldi. Ne oldu ne bitti diye soruyoruz adam susuyor, beti benzi atmış. Birini mi öldürdü desek birini mi kestiler desek biz çocukluktan vukuata alışkınız, bir bok olmaz bize.

            En son birkaç fırt bira çektikten sonra “Abi ben vampir öldürdüm galiba…” dedi apansızın. Bu işin galibası mı olurdu? Hayır ölümün galibası olurdu ama vampirliğin galibası mı olurdu lan? Az çok televizyon izledik, internette yazıştık, manitalarımızın zoruyla emanet mekanlarda Twilight felan izledik, zır cahil değiliz görmüşüz bazı şeyleri. “Vampir öldürmek” ne arkadaşım o zaman?

            Kafası güzel dedik doğal olarak ilk başta ama adam bayağı bayağı vampir öldürmekte ısrarlı. Dedik ne ara vurdun, ne yaptın ettin. Başladı anlatmaya. Bu lavuk bir gün yolsuz kalmış, gaspa çıkacak vurmuş kendini yola. Bu tepenin oradaki evin içine tabut taşıdıklarını görmüş. O an aymış duruma demiş kesin içinde para vardır değerli bir şey vardır. Hava kararana dek beklemiş, ışık mışık yanmayınca girmiş içeriye.

            Evin içinde paşalar zamanından kalma koltuk moltuk var, çürümüş eşyalar tablolar felan. Bu evin içinde tabut aramış. En son mahzene inmiş, bulmuş tabutu. Açmış kapağı bakmış siyahlar içinde bir lavuk uzanmış yatıyor iki seksen. Hepimiz meraklı kadınlara döndük, bira içmeyi filan bıraktık Haydar’ı dinliyoruz.

            Ne yaptın ne ettin diye soruyoruz, sordukça ağırdan alıyor hergele. Bunun korkusu geçti bayağı bayağı vukuatını övmeye başladı: “Ulan o vampirse biz de Haydar’ız bugüne bugün. Film milm izledik oğlum o kadar. Kaptım yerden kazığı lavuğun göğsüne indirdim. Kesin ölmüştür…” O anda duruma aydık. Bir ara izbe yerlerde ayin yapmaya gelen satanist, uzun saçlı oğlanlar kızlar mızlar olurdu, izbelere girince döverdik onları dedim bu lavuk kesin gitti oğlanın birini öldürdü. Süleyman’ı saklarken bir de bu cinayet işi çıktı, işin yoksa bir de Haydar’ı sakla zarbolardan!

            Dedik böyle olmaz, mesele olmasın başımıza gidip gömelim cesedi, saklayalım her şeyi çocuğun başı belaya girmesin. Bu deli Haydar hiç oralı değil. Hala hava peşinde, “Ulan bugüne kadar hep normal insan vurdunuz. Kaçınız vampir öldürdü? Mahallede tanıyın artık kardeşinizi, vampir tepeledim!” dedi. İyice ruh hastasına bağladı, artık neyin kafasıysa.

            Kalktık gençlerle, karanlık sokaklardan ve tehditkar bakışlardan sıyrıla sıyrıla eski eve geldik. Lan ev zaten normalde korkutucudur, gece vakti daha da korkunçlaşmış, perili köşk gibi bir şey. İncir ağaçları, selvi ağaçları var sarmaşıklar felan tam filmlik mekan. Biz olmuşuz yusuf yusuf, ama dışa belli etmiyoruz. Girdik evin içine. Bir yandan da Haydar’a sövüyoruz ulan başımıza ne iş açtın, kurt mu vardı taktın peşimize getirdin bizi?

            Mahzene indik elimizde çakmaklar, tabutun başına dikildik. Zaten korkuyoruz, ev gacır gucur ses çıkarıyor, baykuş sesleri geliyor biri “höt” dese “Yemişim namını delikanlılığını…” diyerek çil yavrusu gibi dağılacağız neredeyse. Bu Haydar demez mi: “Ben tabutun kapağını örtmemiştim bu kapalı, kesin biri girdi buraya!” Elimiz ayağımız buz kesti tabi. Haydar’a söve söve açtık tabutu içi boş. Ne adam var ne kazık var. Dedik kesin bu Haydar bizi madilemeye kalktı felan. Bir baktım bir şeyler oldu, mahzenin sağında solunda gaz lambaları varmış kendi kendine yandı. Biz korkuyla birbirimize kıç kıça dip dibe girmişiz, altımıza etmeyelim diye zulalarımızdan kelebekleri bile çıkartamıyoruz öyle bir durum.

            Bir baktık, bir anda mahzende uzun boylu, efendi kılıklı bir adam peyda oldu. Sırtına böyle siyah bir örtü geçirmiş, solgun suratlı ama kötü bakışlı, yine de karizma diyebileceğiniz acayip bir adam. Gözlerine bakmanın mümkünatı yok, ateş gibi bir şey kesse bizi gıkımız çıkmaz. Parmağında bir yüzük, böyle şövalye yüzüğü dediklerinden bizim Tırcı Bahattin abinin koca yüzüğü gibi bir şey. Kaşla göz arasında sordum Haydar’a: “Bu muydu lan kazığı soktuğun lavuk?” Haydar’ın beti benzi yine atmış durumda. Adam bize biraz daha yaklaşıp psikopat gibi bakmaya devam etti. Ağzını açtığında çenesine dek varan iki sivri dişini görünce bizim de Haydar’dan farkımız kalmadı. Dedim ya bazılarımız doğuştan cenabettir diye. Koca dünyada, bu kadar insan içinde yaşayan tek vampir gele gele bizim mahalleye gelmişti ve biz şimdi onunla baş başaydık.

             Vampir bize bakarak: “Yukarı gelin.” deyince tıpış tıpış yavru ördek gibi peşine dizildik. Eski köşkün orasında burasında yanar durumda gaz lambaları. Bir köşeye geçip vampire karşı susta durduk. Susmak tehlikelidir, sırf manalı susmalardan çıkan kanlı kavgalar vardır diye lafa girdim: “Abi isim neydi? Drakula mı?” Vampir suratıma bakarak Türkçe: “Drakula, Lestat, Strahd ya da Şerruh. Ne fark eder ki?” Yine sustuk. Vampir haklıydı. İsmini söylese ne olacaktı, uzaktan akraba çıkacak halimiz yoktu ya? Haydar benden cesaret alıp önünü ilikleyerek: “Sayın abicim, size karşı bir hatamız olduysa affet büyüğümüzsünüz sonuçta. Alkolün verdiği bir cesaretle tatsız bir olay yaşandı aramızda.” Vay arkadaş! Resmen vampire abi çekiyorduk, görülmeye değer manzaraydı. Vampir bize bakmaya devam etti. En son semtimizin kadrolu dumancılarından Şabo lakkadanak koyuyor lafı: “Aga biz şimdi gidelim mi kalalım mı öyle bakıyorsun ama?” Ayakla dürteyim dedim ama kafası almaz diye vazgeçtim. Vampir: “Bundan sonra mahallenize yerleştim. Artık buranın efendisi benim. Sizlerde halkımsınız. Kanlarınız efendinize aittir.” Vampir bunları der demez ortalıktan yok oldu. Bizimkiler çakmamıştı ama ben mesajı almıştım. “Size posta koydum, şimdi s…. gidin!” demenin vampircesiydi.

            Tıpış tıpış köşkten çıkıp sokağa varınca ardımıza bile bakmadan arsaya geri döndük. Başkası olsa sallamazdı, vazgeçerdi. Gelgelelim bizler atarlı semtin giderli çocuklarıydık. Bu işin peşini bırakmazdık. Tek sorunumuz daha önce bir vampirle mevzumuz olmamıştı.

            Bizler de bizden daha iyi bilir diye surların orada uçta bucakta kalmış olan Eski Kilise’nin papazına gittik. Kiliseye gittiğimizde yerine zangoç çıktı. Zangoca vampir nasıl marizlenir diye sorduk, “Dalga geçmeyin ulan çarpılırsınız!” diyerek kovaladı. Ne yapacağımızı bilmiyorduk. Tüm kapılar yüzümüze kapanmıştı. En iyi bildiğimiz yol olan kavgaya girelim semti yığalım, bıçaklarla şişlerle ağzına s.çalım desek yine çıkış yoktu. Bir kere elalemi vampir muhabbetine nasıl inandıracaktık? Hadi inandılar, demezler mi bu kadar adam, bir tıfılı tepeleyemediniz diye?

            Biz böyle düşünürken pıtrak gibi aklımıza bir isim düştü. Mazlum abi. Mazlum abi, mahallenin ta öbür ucunda birahane işletirdi. Üniversitede okurken siyasi olaylarla karışıp kendini içkiye vurduğu söylenirdi. Kalktık bu sefer ona gittik. Ha eski siyasi yeni şarapçı bu adamcağız bize vampirler hakkında ne bilgi verebilirdi bilemezdik ama denemeye değerdi. Başka çaremiz yoktu.

            Gittik birahaneye. İçerisi kadrolu ayyaşlarla dolu, kafalar dumanlı, tavan arasındaki farelerin bile kafası güzel öyle bir ortam. Yaşımız genç, birahanede görünsek anamız babamız: “İt kopuk mu olacanız lan!” diye ağzımıza yüzümüze kemerle girişeceklerinden fazla görünmeden cevabımızı alacaktık. Mazlum abi’yle doğrudan nasıl konuşacaktık ki? Aklımda evirip çevirip şu soruyu sordum: “Abi bir adam düşün. Zengin olsun, güçlü olsun. Yenilmez, yıkılmaz olsun. Buna zarar verse verse ne zarar verir abi?” Ben dahil sorudan bi bok anlamamıştık ama Mazlum abi kendince bir şeyler düşünmüştü. Yüzümüze çarpan kesif şarap kokusunun eşliğinde: “Bak… Adamı ne yıkar? Bir kötü kadın. Yuva da yıkar, adam da yıkar… Bir kadın yıkar…” Kafamda belli bir fikir oluşmuştu gibi. Birahaneden çıktığımızda bizimkilere de açtım. Vampirin başına şirret, çaçaron bir mahalle kızını musallat edecektik. Öyle ya buradaki kızların bizden pek bir farkı olmamasına rağmen internet sitelerinde zengin, yakışıklı, anlayışlı koca aradıkları biliniyordu. Her mahallede yine bu ayarda hakikaten güzel olan ve bu nedenle istediğine kavuşarak evlenip semt dışına giden, kocasının başına dünyayı dar eden afet-i devran çaçaronlarda mevcuttu. Onu alıp vampire sunacaktık.

            Arkadaşlar ilk karşı çıktılar: “Ne yani sırf ölümsüz diye elin herifine g.doşluk mu yapacağız?” dediler. Mahallenin mahvolmasının, milletin kanına çöreklenecek olan bir manyağın engellenmesi için bir kere yapılabilecek bir g.doşluktan kimseye zarar gelmezdi. İkna oldular, vampire kimi sunacağımızı sordular. Mahallemizin en güzeli ve en çaçaronunu sunacaktık ona. Başına bela olacaktı.

            Mahallenin tam sınırında otururdu Aydagül. İnternet sitelerine ilan bırakmaya ihtiyaç duymazdı. Belalısı, uğruna bıçak yiyeni de bıçak çekeni de bol bir kızdı. Kavgacıydı, zapt edilemezdi ve burnu havadaydı. En iyilere layık görürdü kendilerini. Surların ardındaki Roman mahallesinden, üç apartman sahibi Çeribaşı Rasim’in oğlu Hasan’ı, surların yukarı tarafındaki sofuların mahallesinden daireler zengini, çarşı sahibi Hacı Mustafa’nın oğlu Sami’yi, pavyonlar işleten mafya ağası dedikleri Gega Fuat’ı reddetmişti. Kabil olsa yeni şehrin kıyısındaki sosyete semtlerine çıkarma yapardı. Ama onun zaafı işte bu huyuydu. Zengin, karizmatik ve asil birisi kendisine sahip olmak isterse, evlilik şartıyla onun olurdu. Zaten bu yüzden onu vampire sunmak zor değildi, bir duysa kendi ayaklarıyla koşardı vampire.

            Aydagül’ün evine gitmeden önce plan gereği onu vampire götürecek bir şeye ihtiyacımız vardı. O yüzden evvela tekrar köşke giderek vampirin köşküne geldik. Kapısını çaldık. Bir süre sonra arkamızda belirdi i.oğluit. Meseleye direkt girdim. Dedim böyle böyle, madem lordsun, kendi damağına uygun kurbanlar seçeceksin, şöyle iyisin böyle kralsın işte sana ilk kurban, hem de müstakbel karın.

            İlk başta dalga geçtiğimizi sanarak bizi öte tarafa postalayacaktı belki ama telefonlarımızdaki bazı resimleri görünce güzelliğine kani oldu. Onun nerede olduğunu sordu. Vampire buna gerek olmadığını, kızı bizim getireceğimizi söyledi. Hoşuna gitmişti ona g.doşluk yapmamız. Yalnız tek şart vardı. Kız her fani gibi maddi şeylere değer veriyordu. Ailesi bile bazı şeyleri görürse, hiçbir şey olmadan mahalleye dadanabilirdi. Vampirin hoşuna nasıl gitmesin? Sen yıllarca ondan bundan kaç sonra geldiğin yerde millet kendini emdirmeye meyilli olsun. Balıklama geldi oltaya teres.

            Sonra bu kayboldu. Bir süre sonra kapı açıldı, bu elinde bir ufak sandık. Sandığı açıp gösterdi. İçinde birkaç tür altın, inci boncuk türünden hediyelikler. Neredeyse semtin tamamını satın alır. Biz sandığı aldık, Aydagül’lerin evine yollandık. Yolda şeytan dürtüklemedi değil hani bu sandığı alıp kaçmamız hususunda. Ama sonuçta biz ne kadar kadersizde olsak mahallemizin çocuklarıydık, mahalle söz konusu oldu mu kendimize bile yamuk yapamazdık.

            Aydagül’lerin evin önüne gittik, arkaya dolanıp camına çakıl fırlattık. Çıktı cama, dedik sana kısmet var. Ağız dolusu sövdükten sonra camı kapatacaktı ki sandığı açmamızla alıcı saksağan gibi altınların parıltılarını gördü. Yine de esaslı kızmış, “Altın maltın ne ayak” babında sorular sordu. Yalandan kim ölmüş, başladım sıkmaya. Mahalleye yeni taşından zenginden, kendisini gördüğünden ama utangaç olduğundan yaklaşamadığından falan filan bahsettim. Hem zengin hem utangaç olması işine gelmiş olacak ki önce içeride kayboldu. Ardından camdan atlayıp peşimize takıldı.

            Mahalleliye görünmeden yokuş yukarı tırmandık. Tabi bu arada boş durmadık. İnternet kafeye gitmiştik Aydagül’den önce. İnternette vampirleri kurcalattırdığımızda şişman bir elemanın yazdığı birkaç yazıya denk geldik, manavdan bolca sarımsak aldık, birde camiinin oradaki muskacı dayıdan birkaç muska öyle çıktık yola. Kızı ateşe atamazdık kolay kolay, mahallenin namusu söz konusuydu. Gelgelelim Mazlum abiye inanıyorduk.

            Köşkün önüne geldik. Herkes tetikte. Kız şaka maka sanıyor hala ki elinin altında ustura bulundurduğunu hepimiz fark ettik. Hakikaten şaka olsa canımıza okuyacak demek ki? Yeniden çaldık kapıyı. Gecenin bir yarısı o kapılar gacır gucur seslerle kendiliğinden açıldı. Gölgelerin arasından vampir çıktı geldi. Kızın canlısını görünce daha da bir tuhaf oldu herifçioğlu! Sandığı vampire geri verdikten sonra ikisinin içeriye girdiğini gördük, tek kelime konuşmadılar. Kapılar yüzümüze kapandı gürültüyle.

            Ama dışarıya sesleri geliyordu. Vampirin güzel Türkçesiyle konuşmaları, şiir okumalarını felan duyuyorduk. Kıza hasta olmuştu! Ama nasıl öleceğini hala bilmiyorduk. Bir yerde bir terslik mi vardı? Aydagül’ün sesleri geliyordu arada. Çocuklara bira aldırıp köşkün bahçesinde demlenmeye devam ettik.

            Aydagül, karşısındakinin ne olduğunu anlamış hiçbir saldırısını ardı arkası kesmeden salvoluyordu. Önce o da vampiri sevdiğini felan anlatmaya başladı. Sonra vampiri kolayca kabul edemediğinden felan bahsetti. Hani klasik kendini gösterip geri çekme. Vampirin hırıldamalarını işittik sonra. Hırıldama sonradan yalvarmaya döküldü, Aydagül dua okuyordu. Bizim gibi Kuran kursundan kaçıp kaçıp gitmediği için vampire karşı sökmüş olmalıydı. Vampire kendisini istediğini ama şartlarını yerine getirmesini söylediğinde başladı şartlarını saymaya.

            “-Ben öncelikle erkeğin ne olursa olsun beni taşıyabilmesini isterim! Hırlama! Vallahi okurum şimdi Fatiha’yı! Nerede kalmıştım. Hah. Beni taşıyacaksın anacım. Ben kültürlü, zeki, esprili, olgun, çocuk ruhlu, maddi açıdan beklentilerimi karşılayabilecek denli zengin. Bir fe trip istemem, ben gel dediğimde geleceksin git dediğimde gideceksin. Öyle evlenmeden önce uçarak odama gelmek felan yok. Evlenene kadar elini süremezsin bana. Ayrıca ben kolay kolay evlenmem. Nişantaşı’nda ev isterim, lüks olacak. Ayrıca araba da isterim. Ha bir de…”

            Biz daha fazla katlanamadık ama ne olur ne olmaz diye bahçenin öbür ucuna geçtik. Neredeyse güneş doğacaktı ama Aydagül’ün sesleri halen geliyordu. Vampirin hırıltılarından eser yoktu. Biz hala ne olacak diye bekliyorduk. Birden acı bir çığlık sesi duyduk. Güneş doğmuştu. İçeriden vampirin böğürtüsünü duyduk: “Allahını seven tutmasın beni!”

            Köşkün kapılarını parçalayan vampirin koşa koşa gün ışığına kendini fırlattığını gördük. Adam kısa sürede yandı kavruldu toza döndü, yok oldu gitti gözlerimizin önünde. Musibeti mahalleden kurtarmıştık. Mesele gizli kalacaktı ama yine de mahallenin gizli kameraları teyzeler ve dayılar aracılığıyla eklemeler ve çıkarmalarla yaşatılacaktı.

            Vampirin yok olmasını o anda kendimizce kutladık. Telefondan yüksek tempolu disko müziğini açtık, caddeye çıkıp apaçi gibi oynamaya başladık. Delikanlıydık gerçi ama mahalleyi kurtararak bunu tescillemiştik. Kimse bize karışamazdı. Aydagül’ün şaşkın bakışları eşliğinde vampirin külleri üzerinde bildiğin dans ediyorduk…

SON
Mehmet Berk YALTIRIK
6 Haziran 2012 – İstanbul

27 Eylül 2012 Perşembe

New Ottoman Dream (Kara Mizah-Öykü)

(BU HİKAYE TAMAMEN KURGU AMAÇLI YAZILMIŞTIR. BAHSİ GEÇEN KİŞİ, KURUM VE OLAYLAR HALİYLE HAYAL ÜRÜNÜDÜR...)


Sabahın köründe, kargaların kahvaltılarını müteakiben arşivin (Hayali bir arşiv, sizin bildiğiniz değil, kurgu amaçlı... M.B.Y) kapısına dayanmıştım. Tarihe diziler dışında ilgi göstermeyen bir toplumda arşive dökme demirden kale kapıları koymalarını ilkin yadırgamıştım. Yine de yakışıyordu ne de olsa koca imparatorluğun arşivi. Tımarından akıncısına bir nice kurum ve mevzunun bilgisi, belgesi burada. Padişahların yazıları var, sadrazamların mühürleri, fermanlar, buyruldular bilmem neler tozlu ve şatafatlı bir mezarlık. Kapıya geldiğimde ufak bir gözetleme deliği açılıp aksanlı bir bekçinin bir saatten önce açılmayacağını öğrenmemle birlikte biraz hayal kırıklığı yaşamıştım. Sonra açılışın ardından görevlilerden birinin yarım saat sorguya alması da hoş olmadı pek tabi. 

"Niye geldiniz?"
"Aile tarihimle ilgili kişisel bir araştırma yapacağım beyefendi."
"Sosyeteye mi mensupsunuz? Hani paşa dede tablosu aldınız bir yerden, sonra hakiki paşa çıkar diye aramaya mı geldiniz?"
"Hayır beyefendi."
"O zaman arazi işi felan değil mi? Dedeme padişah arazi vermiş mi diye gelen giden çok oluyor, bakın söyleyeyim aile yaşlılarınızın her söylediğine inanmayınız!"
"Ne alakası var beyefendi?"
"Anladım şimdi. Muhteşem Yüzyıl içinize bir ateş düşürdü, paşa dede, soylu bağıntı hevesi sardı... Kardeşim burada işimiz gücümüz var uğraştırma bizi hadi geri dön."
"Allah Allah! Tarih araştırmacısıyım ben!"
"Hmm. Uzmanlık yok demek ki. Bitirme tezi konunuz neydi?"
"Anadolu Selçuklu Devleti'nde İsyanlar."
"Geldiğiniz yerin Osmanlı arşivi olduğunu biliyorsunuz değil mi?"
"Beyefendi aile tarihimi araştırmaya gelmişim araya niye fazladan hanedan karıştırıyorsunuz?"
"Hangi kısımlarda araştırma yapacağınızı biliyor musunuz?"
"Biliyorum tabi efendim. Kırım Hanlığı, Kırım Harbi sonrası göçler."
"Eskişehir'li misiniz?"
"Yok, Nevşehir'liyim ama her Eskişehir'li Tatar değil diye biliyorum? Neyse beyefendi aile tarihiyle ilgili özel bir mesele, bir belgenin fotokopisini alıp gideceğim bu kadar basit niye memleket meselesi haline getiriyorsunuz?"

Allah'tan merhamete geldi de aldı içeriye. Sorgular gözle bakan memurların nezaretinde tozlu arşivlere doğru yöneldim. Bir doktora araştırmasından aldığım gömlek ve dosya numaralarına göre aradığımı bulduktan sonra taramaya koyuldum. Okul yıllarında paleografya derslerim sınıfa göre oldukça iyiydi, Osmanlı Tarihi konusunda araştırma yapmak istemiştim aslında ama sınıfın yarısı çeviri nedeniyle danışmanımızın başına biriktiğinden başka bir danışmana yönlendirilmiş, yine çeviri kabiliyetime göre Selçuklu Tarihi'ne yönlendirilmiştim. 

Peki bu arşiv hikayesi, bu aile tarihi meselesi nereden çıkmıştı?

Bir sabah kahvaltı sırasında konu aile köklerinden açıldığında amcamdan duyduğum Kırım göçü, verdiği bir aile ismi ve eski ihtişamlarına dair bazı sözler, sonrasında yaptığım merak sebepli bir kaç önaraştırma kafamda tuhaf bir fikrin oluşmasına yol açmıştı. Kırım'daki Geray Hanedanı'nın Osmanlı Hanedanı'ndan sonra protokoldeki yeri, III.Selim'in tahttan indirilmesi esnasındaki yeniçerilerin Kırım Hanı'nı başa geçirme düşüncelerini okuduğumda şunu görmüştüm. Benim de herhangi bir yerel aileden gelme ihtimalim vardı. Eğer ailenin hanedanla bağıntısını bulabilirsem, dolayısıyla Osmanlı hanedanıyla da bir bağıntısını yakalayabilir, çok satan uydurma ama gerçekçi bir tarih romanı yazarak yırtacaktım. Niye mi yırtacaktım? 25 yaşına gelip işsizlik sıkıntısına düşmüşseniz yırtmak istemesiniz normaldir. Formasyon dedikleri Osmanlı'nın eşkıya aflarına dönmüş bir kaldırılıyor bir ilan ediliyor, KPSS desen ayrı garabet dedim bulaşmadım. Akademide kalalım desem İngilizcem yerlerde, eh malum İngilizce olmadan Gelibolulu Âli gelse fakülteye giremez o yol da kapalı. Tarihten yırtayım diye böyle bir yol tutmuştum. 

Kaldıki bu zamanlarda ciddi tarih kitabı yazarak tutunamazsınız. Romanlar, senaryolar, metin araklamalarıyla dönen sektör, kurguyu her zaman için el üstünde tutuyordu. Şeytani bir planı devreye sokmuştum. Yapay bir aile bağlantısı ve yaşantılar uydurup bunu romansı bir biçimde anlatacaktım. İçine bir de aşk hikayesi koyacaktımki hanımlar tarafından destek bulsun. Eh bir de kendime böyle bir siyasi duruş felan icat ettim kitlelerden de destek görecektim. Önce internetten yayılan reklamlar ardından romanla şöhreti aralayacaktım. Sonra yolumu bulurdum zaten...

Aile bağlantısı kurmam zor olmadı. İsim benzerliğinin gözünü seveyim. Her nasılsa Geray Hanedanı'ndan kız almış bir Hacır Mirza bulmuştum. Amcamın verdiği isim de Hacıroğlu değil miydi? İlk belgeyi ayarlamıştım. Gerisini kurguyla halledecektim. 

İlk hamlemi internet üzerinden yaptım. "Kayıp Şehzade'nin Sırrı" diye bir site açmıştım. Osmanlı arması, bir kaç tuğra ve padişah portresi ve kısa bir tanıtım yazısı: "Kayıp Şehzadenin enteresan anıları... Kırım'dan Nevşehir'e oradan İstanbul'a uzanan hazin bir göç öyküsü... Ümitsiz bir aşk hikayesi... Çarpışan kavimlerin gölgesinde entrikalar ve bir nice dönen dolaplar... Kayıp Şehzade hakkını arıyor..." Sonra siteyi güç bela parayla sözlüklere koydurttum. Siyasi tartışmalarla geyiklerle birlikte muazzam bir mevzu husule geldi. Bir yandan Osmanlıcılar bir yandan Karşı Osmanlıcılar birbirine girdi, internet tartışmaları alevlendi. İnternet fenomenlerinden biri olmaya gidiyordum...

Sonra romanı yazdım. Kurguladım da kurguladım. Kurgu şahsiyetler, hatta hanedana bir işaret olarak taşıdığım uydurma bir doğum işaretine kadar bir nice şeyi yazdım. İnternet fenomenlerinin yazılarını kitaplaştıran bir yayıneviyle anlaştım. Fenomen olduktan sonra ne yazsanız tutar sonuçta.

Kitap çıkar çıkmaz tartışıldı. Herkes benim sahte şehzadelik mevzusuna kapılmıştı! Tarihçiler karşı çıkıyordu, şarlatanlığımı ayan beyan yazılarıyla açıklıyorlardı ama ne acıki onları kimse okumuyordu. İçim kan ağlamıyor değildi. İnsanlar ciddi araştırmalardan ziyade bir şarlatanlığa nasıl kapılabiliyordu? İnternet tartışmaları, röportajlar derken ayan beyan ben bu şehzadelik işinin ekmeğini yemeye başlamıştım. Hanedanın torunlarından tepki çektiklerim de oldu ama insanlar onlara değil bana inanıyordu. Temel'in meşhur Kontes fıkrasındaki unsurlara dayanan bir hikaye yazmıştım ve internetle, belge manipülasyonu ile insanları inandırmıştım. 

Bir gün bir televizyon programına davet edilmem kaçınılmazdı. Bu da başka bir plana kurmama yol açtı tabi. Bana sağlam bir imaj lazımdı. Çok abartırsam kadim dönemlerin televizyon fenomenleri gibi kendi ayağıma sıkardım. Ama dozuna göre ayarlarsam bana yeni kazanç kapıları açabilirdi. Hemen bir fes buldurdum, gittim gümüşçüden iki üç Osmanlı tuğrasına benzer takı amaçlı bir kaç kolye alıp terziye götürüp bunları madalya yaptırdım. Hatta terzi benim kitabı okumuş, duvarına astığı Osmanlı armasına binaen para almamış üstüne oracıkta sırmalı hamaylı kuşak hazırlayıp fazladan vermişti. 

Kılığımı kıyafetimi sokakta giymeye cesaret edemediğimden takılarımı takmadan normal takımla kanala gittim elimde poşetle. İçeriye girdikten sonra o hazırladığım kostümle çıktım ekrana. Çıkış o çıkış. Tabi meşhurluğum tescillendi bir yerde. İnternet sitesine de bu kılığımla çekilmiş bir portremi koyduktan sonra artık evde ve sokakta böyle gezmeye başlamıştım. Sanırsın doğuştan şehzadeyim. Olmayan devletin sahte şehzadesi...

Tabi bizim toplumun tuhaf bir yönünü de keşfetmiştim. Bana karşı hürmet gösterirken bundan dolayı gizliden gizliye bir hayranlık, bir övünme yaşıyorlardı. Misal bizim ev için artık "şehzadenin evi" deniyordu. Bindiğim taksideki Osmanlı tuğrasının gözüme çarpmasıyla adamın benden para almayışı bir olmuştu. Ulan demek ki millet asırlarca böyle şeylere meraklı kalmış, turistik de olsa bir ilgi var diye ses etmedim. Ama iş gittikçe ciddileşmeye başlıyordu. "Yüzde yüz En Gerçek Osmanlı Torunları" isimli forum sitelerinde, adıma açılan  başlıklarda beni şehzadelikten ziyade siyasette de görmek isteyen bir kitle çoğalmaya başlamıştı. Artık diziden mi etkilendiler ya da aşırı doz ortaokul tarih kitabı mı okudular bilinmez insanlardaki Osmanlı merakı siyasi bir şeylere dönüşmekteydi. Katıldığım bir televizyon programında "Siyasete de atılmak mümkün" diye bir demeç verince iyice coşmuştu ortalık. İnternette şehzade konusu tartışılıyor, hanedandan siyasete tartışmaları geçiyor, evlerden kahvelere cümle memleket çalkalanıyor, kaynıyordu...

Ben de bunun gazına gelmiş ve rolüme inandırmıştım kendimi. Yine bir programdaki karşımdaki konuğun kavga gazına gelerek: "Bir gün bu insanlar beni hak ettikleri yerde görecekler" minvalli bir söylemde bulunmuştum. Vay sen misin bunu diyen? Daha o anda internette öven de söven de gırla... Gecenin dördünde program bitti, kanal çıkışına birikmiş bir kalabalık gördüm sandım ilkin linç edecekler. İçeriye kaftanlı sarıklı bir adamlar geldi, sandım Muhteşem Yüzyıl setinden figüranlar sandım reyting meselesi yüzünden beni dövmeye gelmişlerdi herhalde... Hayranlarım çıkmasınlar mı? Dışarıya bir çıktım ellerinde bayraklar, armalar, bir sürü kalabalık... Başıbozuklar, işsizler, macera arayanlar... Gecenin dördü ben omuzlarda eve gidiyorum, arada mehter marşı okuyorlar felan... 

Sonra televizyonda bir profesör çıkıp açıklama yapar gibi yeni bir komplo teorisi yazmıştı. İnsanların ekonomik krizi, işsizliği, yeni zamları bırakıp şehzade peşinde koşmasının nedeni bir komploydu. Ya dış ya iç güçler, gündem değiştirmek amacıyla beni öne sürmüştü. 

Rolüme inanmıştım, hikayeyi yazan bendim doğal olarak bu komplo iddialarına gülüp geçtim. Sonra bir olaylar gelişti mevzu öyle sakat bir yere geldi ki...

Uykumun en güzel yerinde uyandırdılar. Gözümü bir açtım yanımda yöremde takım elbiseli eli silahlı adamlar çivi gibi dikilmekteler! Bıyıklı, kelli felli bir adam hemen yanı başımda. Olacağı buydu, dün o kalabalık olayında sonra hükümet el attı defterimi dürmeye geldiler dedim. Adam "Günaydın sultanım!" dediğinde rüya felan görüyorum sandım. Hakikatti?

"Sultanım?"
"Evet artık padişahsınız devletlüm."
"Kamera şakası mı bu?"
"Ne münasebet? Anlatması biraz uzun, gittiğimiz yerde anlatırım size uzun uzun buyrun gidelim efendim."

Dedim kesin öldürmeye götürüyorlar ya da bir temiz dövecekler. Etrafımda o koruma kılıklı adamlarla apar topar evden çıktım, siyah camlı resmi plakalı bir arabaya bindirilerek yüksek bir binaya götürdüler. Kelli felli adamla bir odada yalnız kalınca sordum:

"Ne yapacaksınız?"
"Tahta çıkarılıyorsunuz."
"Ne tahtı?"
"Yeni Osmanlı Devleti'nin padişahı sıfatıyla."
"Niye?"
"Şöyle açıklayayım. Ekonomik kriz malumunuzdur. Ülkede sosyal bir patlama kapıdaydı. Halkın gazını almak gerekiyordu. Gündem değiştirmek için böyle sahte bir uygulama yapmak zorunda kaldık."
"Nasıl yani?"
"Şimdi güya Yeni Osmanlı kurulmuş gibi yapıp halkı yepyeni bir gelişmeyle meşgul edeceğiz. Aslında hiç bir şey değişmedi. Göstermelik olarak değişti gibi göstereceğiz zamanı gelince de düzelteceğiz."
"Düzeltme?"
"Korkmayın. Usülen bir tahttan indirme ve kayd-ı hayat garantisi. Yani aslında halihazırda sistem sürüyor ama bize yapay bir gösteri lazımdı."
"Anladım. Hem milletin gazını alma hem de olur ya gerçek niyetini belli edenler ortaya çıkacak onları tespit edeceksiniz. İyi ama neden ben?"
" Hanedanın soyundan gelenler arasında toplumun gazını almaya ve bu operasyonu yürütmeye en müsait kişi sizdiniz. Hanedan olayının yalan olduğunu biliyoruz ama biz yine de bu sırrınızı saklayacağız."
"Başka biri yok muydu gerçekten?"
"Aslında hanedan üyesi olduğunu iddia eden alakasız bir grup vardı ama yarısı istihbarat servisleriyle içli dışlı diye güvenemedik."
"Şimdi ne olacak?"
"Siz bir gecede tahta sahip çıkmış durumdasınız. Kostümünüz hazırlanacak ve at üzerinde Topkapı sarayına götürülerek tahta çıkacaksınız.  Bazı eski kurumlar yeniden kurulacak göstermelik olarak ama ne meclis, ne diğer kurumlara dokunulmayacak. Eh bir süreliğine saklandıkları numarası ayarlandı bunun için."

Beni paşa üniformasına büründürüp madalyalarla, nakışlarla süsleyip bir de belime altın savatlı bir kılıç taktılar. Tepemde sorguçlu kavuk, elimde kamçı bindirdiler bir beyaz ata, etrafımda korumalar, yanımda kelli felli adam, arkamda mehter takımı ilerliyorum. Halk sokağa toplanmış, "Padişahım Çok Yaşa" diye bağırışıyorlar. Bir ara kalabalıkta bir adamın bana hareket çektiğini gördüm. Artık nasıl havaya girmişsem "Yakalayın!" diye bağırdım. Mehteranla yürüyen o zırhlı kılıçlı abiler benden beter gaza gelmiş tuttular getirdiler önüme. Ben nasıl bir havaya girdiysem: "Urun kellesini!" diye bağırdım. Bir anda kelli felli adamın beni dürtüp: "Padişahım sistem hala aynı sistem. İdam kalkmış durumda, kelle uçurmada yok haliyle salın gitsin!" demesiyle kendime geldim.

Topkapı Sarayı'na bir geldim, kapıda yeniçeri külahları giyen, sarık takan, miğfer giymiş bir sürü insan. Dizi seti zanneder gören. Meraklı turistler ise cabası. Zaten bunun şov amaçlı olduğunu bir bizim baştakiler biliyor bir de bu turistler o da şov zannettiklerinden. 

Tahta çıkar çıkmaz canlı yayınlar eşliğinde göstermelik atamalarım ve yeni kurumlar, kurumsallaşmalar bir bir gerçekleştirildi tarafımdan. 1826'da kaldırılan tüm askeri kurumlar "göstermelik" ve "deneme amaçlı" olarak yeniden ihdas edilmişti. Kıyafetlerine dek aynı, sokaklardan ve kahvelerden devşirilme 2000 nefer yeniçeri şehre konuşlandırıldı. 500 nefer Bostancı da saraya yerleştirildi. Cebecisidir, sağ ve sol ulufelisidir, kapıkulu sipahisidir derken 500'er adet her birinden olmak üzere Kapıkulu Ocakları'nı tamam ettik. Tımar sistemi tartışmalı olsa da göstermelik olarak ismen tımar 1000 sipahiyi işe aldık. 2000 nefer akıncı bile ihdas olundu da eskisi gibi serhadlere gönderildi. Akına çıkmak üzere değil tabi, Edirne-Keşan havalisinde "göstermelik" takılacaklarını söylediler. Sonra hafiyeler göreve dağıldılar ve dahi göstermelik kadılar, kethüdalar.

Yemekler yendi, basın toplantısı verildi felan beni bir merak sardı. Ulan acaba göstermelik de olsa bir harem yapılmış mıdır? Kelli felli adam olduğunu söyledi. Gece vakti girdim Harem'e ilk gördüğüm kıza "Nerelisin?" diye sordum "Üfff! Sana ne be salak!" diyerek kaçtı. Kelli felli adamın uyarısıyla anladım ki harem gerçekten göstermelikmiş. Kızları cast ajanslarından felan toparlamışlar, rol icabı cariyelermiş. "Fazla ilişme tatsızlık çıkmasın" diye de ekledi. Ne lanet bir çirkinliğim varsa padişahlığım bile örtemedi, ben de fazla dolanmadım harem civarında.

Padişahlık güzel gibi. Hani yediğin önde yemediğin arkada, arada divan toplantısı oluyor felan ama o da göstermelik. Göstermelik sadrazam, göstermelik devlet ricali ile görüşüyor mevzu bundan ibaret koca divan. Harem ayrı bir dünya. Bütün gün yiyorlar, içiyorlar bir de dizi izliyorlar. Tabi saraya biz yerleştiğimizden Muhteşem Yüzyıl bir süredir yayınlanmıyor ama olsun kameralar canlısını çekiyorlar gece gündüz buradalar, BBG kafasında herkes haremin hakiki çekişmelerini izliyor. Eskidenmiş Harem'in eğitim kurumu olması, saraya hizmetli yetiştirmesi milletin dizi ihtiyacını ihdasından sonra da karşılıyor...

Ama ekonomi berbat. Ben zaten bir müddet sonra bu haltı niye yediklerini anladım. Ekonomik kriz yüzünden tepkiler artmış, vergi üstüne vergi koymak zorunda kalıyorum. Gerçi garip bir durum, bütün gün sarayda yiyip içiyoruz, deve yüküyle vergi alıyoruz kimsenin gıkı çıkmıyor. Muhalif ses seda yok, garibime geliyor bu durum. Anadolu'da bir fabrikada isyan mı ne çıkmış, ortalık çalkalanıyor. Bize yeni bir sansasyon lazım dedi kelli felli artık silah zoruyla ikna mı ettiler bilmiyorum, cariyelerin biriyle halvet olduğum söylentisi çıktı. Bir süre bu dedikodu ortamı idare etti sonra iş döndü dolaştı "Kahrolsun Padişah" nutuklarına dönüşmeye başladı. İş bana patlayacaktı. Kelli felliye diyorum gidişat kötü bırakayım tahtı gösteri devam etmeli diyor. 

Bu işi bana yıkacaklar galiba diyordum ki yıkıldı da... Bir baktım sarayda kimse yok. Sarayın dış kapısı hınca hınç dolu. Yeniçerisi, cebecisi, bostancısı hatta harem halkı komple kapıda. Ülke çapında ayaklanma çıkmış. Kelli felli aldı beni helikopterle orada şehir dışına çıktık. Haberleri izliyordum aylar sonra. Baldırı çıplaklar vardı dükkanları yağmalayan. Sonra doğu sınırlarından akın akın geçen Moğol atlılarını görüyordum. Kadı Burhaneddin diye bir kadım gittiği yerde isyan çıkarmış, akıncılardan başka bana bağlı birlik kalmamıştı. Kelli felli rolüne devam et diyerek bıraktı beni Trakya'da bir yere. Ulan yer bilmem iz bilmem. Bari kılık değiştireydim sünnet çocuğu gibi geziyorum ortada. 

Bir grup akıncıya rastladım, gittim yanlarına selama durdular. Dağılmışlar Trakya'da isyan çıkınca bunlarda kurmuşlar nevaleyi alem yapıyorlar. Aha dedim işte saltanatım buraya kadar beş akıncıyla dağ başında kala kaldım. Oğlum kalkın toparlanalım isyan çıktı diyorum, bir çoğunun mesleği bıraktığını söylüyorlar. Bunlar bile bırakmış aslında. Şehrin yolunu öğrenip yola çıkıyorum vakit geceyi buluyor. Amacım sınırı geçmek siyasi ilticacı olarak. Ancak kellemi böyle kurtarabilirim. 

Sınıra yaklaşıyorum bir başka akıncı grubuna denk geliyorum. Bir tanesi içip içip sarhoş olmuş "Tutmayın beni dalacağım" diyor ötekiler tutuyor garip bir mevzu dönüyor. Bana bakarlarken  garip garip ben sınır kapısını arıyorum. 

Atlılar geliyor peşimde. "Tutun! Vurun! Padişah orada!" Nasıl buldular? Nereye kaçarım? Koşmaya başlıyorum deli gibi. 

Sonra...

Yerimden kalkıyorum. Camı kapatıyorum. Sırtım açıkta kalmış. Tuhaf bir düş... Arşive gitmekten vazgeçiyorum. Uyanır uyanmaz ilk işim KPSS'ye başvurmak oluyor...

SON

27 Eylül 2012 - İstanbul 


Son Not: Sonu "aslında rüya" olarak biten hikayeler klişenin önde gidenidir. Bir şeyin sonunu "her şey rüyaymış" diye bağlamak acizliğe oynamaktır. Okuyucuya haksızlıktır. Basittir, ucuzdur, yapmacıktır. Hepinizden özür diliyorum. Bu hakkımı bu hikayem için tek seferlik kullandım varsayın... Tehlikeli yönlere kayabilecek bir hikaye için bu gerekliydi.

Son Gulyabani