2 Mart 2012 Cuma

Leyl-i Namevtiyân Destanı (Osm. Yaşayan Ölülerin Gecesi)

(İlk Yayınlanış: Leyl-i Namevtiyân Destanı, Kayıp Rıhtım, Ağustos – 2010, Serbest Tema,

24 Muharrem 1058’de ki keferenin takvimine göre 18 Şubat 1648’e tekabül eder, o dehşetli hadiselerin gerçekleştiği gecedir ki olanların ve yaşananların tüm gerçekliğine şehadetlik etmişizdir. Devir Sultan İbrahim devridir, Girit ceziresinde Venedik kafiriyle savaş başlamıştır. Nemçe* kafiriyle sulh imza edildiğinden beridir büyük harp görmemiştik ama sınırda hareketlenmeler görülüyordu. O dönemler ben İstolni Belgrat* sancak beyinin emrinde, gizli ve tehlikeli bir görevle bir grup askerle birlikte bu acayip olaya müdahil olmuştuk.
             Gençliği henüz geride bırakmış, bir elde kılıç bir elde kalkan, serhad boylarında kah tımarlı sipahilerle kah Tatar atlılarıyla düşman illerinde gazaya gider bir deli yiğittim. Çokça yoldaşımız vardı ki her birimiz Budin* Paşa’sının kapı halkındandık. Dağda çiftbozan olup eşkıya olacağımıza, devlet kapısıdır diye Adana’dan kalkıp askerlik bahanesiyle buraya gelmiş kapulanmıştık. Paşa cömert adamdı, yiğitleri yiğitliği severdi, kapı halkından bahşişi eksik etmezdi. Allah razı olsun kapısında darlık sıkıntısı çekmedik, açlık görmedik. Yiğitliğinde hakkını verdik. Bir dönemler İfrit Celal adını duyan Nemçeli yahut Lehli kaçacak delik arardı. Benim abartmam değildir, övünmeyi sevmeyiz lakin bizimde o dönemde o muhitte ismimiz duyulmuştur.
            İşte o vakitte kapı halkından birkaç yoldaşımla birlikte İstolni Belgrat’taki meşhur Macar meyhanelerinden olan, şehrin gavur mahallelerinin olduğu kısımdaki eski Beyaz Kilise’nin yan sokağındaki Garbo’nun meyhanesinde, ağzının tadını bilen ehl-i mey olarak Macar şaraplarını içmekteyiz. Akşamın alacasıydı, devriyeden dönmüştük yorgunluğumuzu atalım diye oturmuş daha ilk kadehlerimizi içmekteyiz. Garbo’nun bize mahsuben kendisi için Alaman diyarından getirdiği inek sütünden mamül bir cins peyniri ve bizim her daim yanımızda taşıdığımız pastırmayı katık etmiştik. Ben hariç dokuz kişiydik. Karadağlı Ahmet, Arnavut Kel Selim, Kanijeli Naşit, Budinli Muhacir Osman, Vidinli Sofu Niyazi, Temeşvarlı Kemankeşlerin Abdullah, Varadlı Hasan, Belgratlı Ali, Semendirekli Deli Selahattin. Bu isimleri bu denli aklımda muhafaza edebilmemin nedeni o dehşetli olayın ve zamanın hiçbir ayrıntısının aklımda çıkmamasından ziyade o kahramanların yüreklerinin korkusuna rağmen habis yaratıklarla cenk etmekten kaçmamalarıydı.
            Şaraplarımız kadehlerimizde türlü çeşit mevzudan bahsediyoruz daha kafamızda sermestlik yok bilakis henüz ayık sayılırız. Han o gece bizim dışımızda bir iki kale muhafızını ve birkaç tane oradan gelip geçen yolcuyu barındırıyordu ki buna rağmen tenha sayılırdı. Bu sakin ortam meyhanenin kapısının büyük bir gürültüyle açılmasıyla son buldu. Kapıda beliren İstolni Belgrad paşasının konağının kethüdasının yamaklarından biriydi. Oldukça aceleli ve telaşlı bir hali vardı. Şehirde bizden başka “kapı halkı” olup olmadığını sordu. Ben de üç bölüğe ayrıldığımızı, diğer iki bölüğün Tuna nehri tarafına geçtiğini sabahtan önce dönemeyeceklerini bir tek bizim bulunduğumuzu söyledim.
            Paşa’nın ivedilikle bizi çağırdığını, silahlanıp gelmemizi söyledi. O sırada meyhanede bulunan iki kale erinin büyük bir korkuyla yerinden kalktığını gördüm. Paşa’nın asker çağırması savaşa delalet olabilirdi. Böylece kadehlerimizde kalan son şarabı yuvarladıktan sonra sağa sola astığımız kılıçlarımızı ve silahlarımızı alarak meyhanenin ahırına girdik. Kale erlerinin kale yönüne doğru yöneldiği sırada kale muhafızlarından birisinin onlara koşturduğunu gördüm. Adam onlara kaleye girmelerini ve ne olursa olsun kapı halkıyla birlikte gitmemelerini, şehirden çıkmamalarını, konaktan tekin olmayan haberler aldığını söyledi. Tamamını duyamadım ama bizimle gelmeye karar veren adamlar paşanın konağı yerine tam tersi istikamette bulunan iç kaleye doğru koşmaya başladılar. İşin sırrını sonradan öğrenecektik.
            Atlara biner binmez kethüda yamağını beklemeden paşanın konağına doğru dörtnala ilerledik. Konağın önüne geldiğimizde dışarıda görevli yamaklara atlarımızın dizginlerini bıraktıktan sonra paşanın konağının dış avlusuna girdik. Paşa’nın huzuruna çıktığımızda el etek öpüp el pençe divan durduk. Paşa bize oldukça tehlikeli ve gizli bir vazife aldığımızı, bu görevde yalnız olduğumuzu tek bir kale eri bile alamayacağımızı söylediğinde bir hayli çekindik. Düşman akını olsaydı çoktan şehirde duyulur ve ahali silahlandırılırdı. Oldukça tuhaf bir durumdu. Askerler toplanmıyorsa düşman yok demekti peki paşanın yüzü neden korku ve kederle sararmıştı?
Paşa’ya vereceği her emri yerine getirebileceğini söyledikten sonra bize görevimizi açıkladı. Vezsprem sancakbeyinin kardeşi Nigar Hanım’ın düğününe giden paşanın kızı Miraye Hanım, yolda bir takım eşkıyaların saldırısına uğrayınca yol üzerindeki Varpalota kalesine sığınmıştı. Eşkıyaların sayıca üstün olduğundan kızını muhafaza etmekle yükümlü kale erlerinin neredeyse tamamının öldürüldüğünü sadece birinin kurtulduğunu söyledi. Paşa’ya bu görevi her halükarda yapabileceğimizi söyledikten sonra ona neden yanımıza asker alıp alamadığımızı sordum. Eşkıyalardan sağ kalan tek askerin anlattıklarının diğer askerlere korkutucu geldiğini hem onların burayı muhafaza etmesinin yerinde olacağını, bizim gibi yiğitlerin az sayıda olsalar da nice haydudu tepeleyebileceğini söyledi.
O sırada paşanın arkasında, kapının orda tutulan birini gördüm. Ben hayatımda çok korkan adam gördüm de öylesini görmemiştim. Beti benzi atmış, ayazda kalmış gibi titreyen bir garip kişiydi. Üzerindeki esvaplardan onun o kurtulan kale eri olabileceğine hükmettim. Paşa’dan onunla konuşmak istediğimi, yoldaşlarımla birlikte savaşacağım şeyi tanımanın daha iyi olacağını söyledim. Paşa sanki bir şeyleri saklarmış gibi buna ilkin razı olmadı ama sonra adamı bizim önümüze getirdi. Adam delice şeyler söylüyordu. Kendilerine saldıranların insan olmadıklarını, ölülerin kılığına girmiş bir çeşit ecinni olduklarını söyledi. Kendisi dışında diğer askerleri yediklerini, ölen askerlerin de ayağa kalktıklarını söyledi. Paşa bir anda adamı içeriye gönderip sorguyu yarıda kesince şüphelerimiz iyiden iyiye arttı.
Bölge insanının batıl itikatlarından, köylülerin hortlak efsanesi zırvalarından etkilenen askerin korkudan eşkıyaları ecinni sandığından bahsetti. Bizde böyle çok sayıda hikaye duyduğumuzdan durumu pek garipsemedik lakin çekince duysakta paşanın emrine de karşı gelemedik. Konaktan ayrıldıktan sonra iç kaleye giderek cephanelikten ok ve yay dışında, tüfenk ve barutlukta aldıktan sonra şehirden ayrıldık. Kale erlerinin bize bakışları o kadar garipti ki ben bile bu göreve gitmekten cayabilirdim. Paşa biz ayrılmadan önce şunları söylemeseydi vazgeçecektim de: “Baktınız sayıları fazla kızımın başında durun ve sabaha kadar kalede bekleyin. Allah’a şükürler olsun ki Tebriz kuşatmasında ünlenen serdengeçti ağası Arapkirli Saçlı Mahmut adamlarıyla Budin’de. Ben buradan gönüllüler toplar onun emrine veririm sizi oradan kurtarır. Siz gelmeden Budin’e haber saldım bile, en geç sabaha karşı Varpalota önlerine gelirler.”
Tedariklerimizi aldıktan sonra şehirden ayrılıp batı yönünde ilerledik. Varpalota kalesiyle aramızda dört fersahlık yol vardı. Balaton gölünün kuzeyinde, Bakoni dağlarının eteklerinde ormanlarla çevrili bir alanda, Vezsprem yolu üzerinde kavi bir kaleydi. Yola çıktığımızda akşamın alacası tam olmuş, geceye yaklaşmıştık. Yanımıza aldığımız meşaleleri yakmadan ay ışığı altında ilerlerken adamlarıma durumun tuhaflığından bahsederek düşmanı görürlerse tüfenklerini veya oklarını kullanmalarını istedim. Sonuçta hiç kimse koca paşanın kızına saldırmaya arkasında dayanağı olmadan cesaret edemezdi.
Yarı mesafeye gelince uzaktan Bakoni dağlarını seçmeye başladı gözlerimiz. Dolunay neredeyse gündüz gibi etrafı aydınlatıyor, karanlığa alışmış gözlerimizi yoldaki tilkileri ve tavşanları bile seçiyordu. Nişancılık bir serdegeçti için önemli meziyetti. Yeniçeriler saflar halinde gelen düşmanla savaştıklarından yada sadece kalede durduklarından keçeye kılıç vurup testiye ok atabilirlerdi. Ama serdengeçtilerin ve serhad savaşçılarının böyle bir olanağı yoktu. Her an her türlü düşmanla karşılaşmak bir yana çoğunlukla düşman kaleleri kuşatınca iaşemiz kesildiğinden yiyecek ihtiyacımızı avlanarak giderdiğimizden gözlerimiz yırtıcı kuşlar kadar keskin sayılırdı. Zaten adamlarımın nişancılığına güvenmesem kendimiz kör gecede büyük ihtimalle kalabalık bir eşkıya sürüsünün ortasına tehlikeye atmazdım. On kişide olsak bize gelenleri kah okla kah tüfenkle vura vura topunu kırardık.
Yarı yola geldiğimizde, ay ışığının aydınlattığı yolda devrilmiş bir at arabası görünce eşkıyalara denk geldiğimizi sandık. Eşkıyalar yol keseceği zaman ağaç veya araba devirirlerdi yol ortasına. Kimimiz tüfeğini, kimimiz okunu yayını çekerek arabanın civarına sürdük atları. İlerideki ağaçlarla kaplı tepeler haricinde bulunduğumuz yer düzlüktü. Kimseler görünmüyordu. Yalnız devrilen arabanın arkasından tuhaf bir ses geliyordu. Hayvan hırıltısını andıran bir sesti. Atlarımızı arabanın oraya sürdüğümüzde arabayı çeken atın parçalanmış ama hala can çekişen leşiyle karşılaştık. Ay ışığı altında oldukça korkutucu ve tiksindirici bir görüntüsün vardı. Üzerindeki kanları kurumamış, ayakları ve kafası haricinde büyük bir kısmı vahşi bir hayvan tarafından paramparça edilmişti. Ava çıktığımız çoktu, ayıda kurtta görmüştük, bunların yara izini taşıyan da görmüştük ama böylesi bir vahşeti ancak aslan yahut pars türünden bir hayvan yapabilirdi ki bu civarda hiç rastlamamıştık. İçimizde avcılığa en yatkın olanı, babadan dededen kemankeş olan Temeşvarlı Kemankeşlerin Abdullah atından inerek hala inildemekte olan hayvana baktı. Yaralarına eğildikten sonra bana dönerek: “Çok parçalanmış hayvan gördüm. Bu hayvan işi değil. Ayaklar ve kafa yerinde, gövde sağlam. Kurt olsa böyle kalmaz. Aslan, pars desen buralarda olmaz ama Cezayir Vilayeti’nden Temeşvar Paşa’sına getirdikleri aslanlardan birini görmüştüm, ben beslerdim. Böyle parçalamazdı. Yaraları derin değil gibi sanki hayvan değil de adem parçalamış gibi.” dedi. Böyle demesi onun kadar hepimizin garibine geldi. Adamın zoru neydi ki hayvan parçalasın? Hem arabanın içindekiler neredeydi? Cesetleri neden civarda değildi?
Biz böyle bakınırken ağaçların olduğu tepelerden yürek parçalayıcı bir çığlık sesi geldi. Temeşvarlı çığlık sesiyle atına atladıktan sonra atını o yöne sürünce bizde peşinden atıldık. Tepenin eteklerine vardığımızda oldukça kalabalık bir insan sürüsünün ağaçların kapattığı tepeden aşağıya doğru inmekte olduklarını gördük. Bize doğru değil de çığlık sesinin geldiği yere iniyorlardı. Yürümelerinde bir gariplik vardı. Tam göremiyorduk ama ayışığının aydınlattığı kadarıyla yürümeyi yeni öğrenmiş gibi sallana sallana ağır aksak yürüyorlardı. Bu yerde bu vakitte bu kadar kişinin o eşkıyalar olduğu şüphesizdi. Buna rağmen ok menziline ve tüfenk menziline girdiğimiz halde karşıdan bize ateş eden yoktu. Temeşvarlı bizden önde gidip çoktan tepeden inenleri oklamaya başlamıştı bile. Ona yetiştiğimizde okla tüfekle denk getirdiğimizi vurmaya başladık.
Attığımızı vuruyorduk ömrümüzü sınırda düşman birlikleriyle savaşlarla geçirmiş, nice çatışmalardan sağ çıkmış serdengeçtiler olarak ıskalamamız imkansızdı. Ay ışığının alacasında vurulan gölgeleri görüyorduk. Ama ayaktakilerin sayısı ya hiç vurulmadıklarından azalmıyordu yada sürekli takviyeyle büyüyorlardı. Çığlık sesi kesildiğinde eşkıyaların atışlarımızdan çekinmeden bize doğru yürüdüklerini fark ettiğimizde şaşırmıştık.
Ayışığının altında vücudunda yaralar, parçalanmalar olan, oklarımızı taşıyan korkutucu görünümlü insanlar bize doğru yürüyorlardı. Vuruldukları halde yürümeleri paşanın konağındaki kale erinin söylediği ölü kılığına girmiş ecinniler sözünü doğruluyor gibiydi. Onları vurmamıza rağmen ürkütücü bir şekilde bize yaklaşıyorlardı. Aralarında kale eri giysileri giyenlerinde olması ve bazı yüzlerin tanıdık gelmesi bunların eşkıya değil de ölülerin kılığına girmiş ecinniler olduklarını kanıtlıyordu ama böylesine ölmeden yürümeleri tuhafımıza gitmişti.
Varadlı Hasan çifte yatağanını çekerek “Allah Allah” diye nara patlatıp atıyla o tuhaf ecinnilerin arasına daldığında ateşi kestik. Atından inerek önüne geleni kesip biçmeye başladı. Ama sayıları şaşırtıcı bir şekilde artıyor  ve kafası kesilenler hariç yeniden ayağa kalkıyorlardı. Burnumuza gelen çürüme kokuları ve bazılarının çürümüş görüntüsü bunların ölümden dirilenler olduğunu gösteriyor gibiydi. O anda ne yapacağımızı şaşırmıştık, sayımız az olduğundan doğrudan bir mücadeleye de giremiyorduk. Ölülerin Varadlı Hasan’ı kollarıyla kaptıklarını ve etlerini her bir yerinden çekiştirerek parçaladıklarını gördük.  Ben savaşta yaralanan, vurulan yahut zindanda işkence edilen çok adam gördüm ama öylesine korku içinde çığlık atıp acı çeken adam görmemiştim. Koca adamı gözümüzün önünde vahşi kurtlar gibi etlerini çekiştire çekiştire yiyorlardı. Belgratlı Ali dur ihtarımıza rağmen yoldaşını kurtarmak için kılıcını çekip atıyla ölüye benzeyen ecinnilerin arasına daldığını gördük. Bu ikisini son görüşümüz oldu. Zira bu iki Osmanlı yiğidi, atlarıyla birlikte bizim çocukluk zamanlarında dedelerden nenelerden dinlediğimiz gulyabanilere yem olmuşlardı. Ölüye benzeyen ecinnilerin bu kez bize doğru yönelmesi üzerine Budinli Muhacir Osman’ın “Varpalota kalesine yaklaştık sayılır, oraya varalım” demesi üzerine atlarımızı tepelerden yana çevirip dört nala ilerlemeye başladık. Varpalota kalesine gitmek yerine İstolni Belgrat’a geri dönebilirdik ama o anın dehşetiyle bunu pek düşünememiştik.
Tepemizde ay, kalbimizde korku, peşimizde insan yiyen ölü kılıklı ecinnilerin hırıltısı Varpalota şehrine doğru dört nala ilerlemeye başladık. Yaratıkları geride bıraktığımız sıralarda az ileriden bir grup atlının bize yaklaştığını gördük. Kuzey tarafından, Varpalota ile İstolni Belgrad arasındaki Çor köyünün oldu taraftan geliyorlardı. Altı kişiydiler. Beşi zırh kuşanmış yeniçeri başlıklı, bir tanesi ise zırhlı olmakla beraber başında miğfer taşıyan yüksek rütbeden tahmin ettiğimiz ama genç görünüşlü birisiydi. Miğferli olanı “Bu civarda sığınabileceğimiz bir yer kaldı mı?” diye bağırdı. Buraların yabancısı olduğunu anladım. “Varpalota kalesine gidiyoruz bizde bizi takip edin.” diye cevapladım. Miğferli bu kez “Adamların arasında ısırılan var mı?” diye sordu. Garibime gitse de “İki yoldaşımızı öldürdüler bize ilişemediler.” diye yanıtladım. Başka bir şey söylemedi.
Bize katılan bu atlılarla birlikte Varpalota kalesine doğru ilerlemeye devam ettik. Adamlar kendi aralarında konuşurken bazı söyledikleri kulağıma çalınmıştı. Çor köyünün elden çıkması, bizim kaçmamıza göre İstolni Belgrat yolunun da kesilmesi, Bakoni dağlarındaki köylere de sıçraması gibi şeyler duyduysam da bir anlam çıkaramadım.
            Akşam alacası geceye döndüğü sırada ay ışığı altında kalenin etrafındaki varoşların iki katlı ufak evleri, evlerin dışını dış kale gibi çepeçevre saran tahtadan, topraktan duvarlardan oluşma palankayı seçiyorduk. Onların gerisinde de dört köşeli, yüksek duvarlı Varpalota kalesi yükseliyordu. Ama gördüklerimiz sadece bunlar değildi. Ayışığı altında sallanarak dolaşan ölü kılıklı ecinniler burada da geziniyordu. Şansımıza kalenin orada değil de palanka duvarlarıyla ile varoşların bulunduğu kısımda duruyordu. Adamlarımdan Budinli Muhacir Osman kalenin kapısını açtırmak için kılıcını çekerek önden atıldı. Önüne gelenin kafasını uçurarak ilerlerken bize sonradan katılan altı atlı daha da hızlanarak önümüze geçti. Osman kaledekilere kapıyı açmaları için seslendiği sırada ecinnilerden birisi Osman’ın atını parçalayarak onu atından yıktı. Ona el uzatamadan çoktan üzerlerine atılarak parçalamaya başladılar. Atın üzerindeki yeniçeriler aldıkları eğitimin hakkını verircesine hedefleriniz zerre şaşırmadan kılıçlarıyla üzerlerine uzanan elleri bertaraf ederek bize yolu açtılar. Ama iki tanesi onlara yem olmaktan kurtulamadı. Kanijeli Naşit’te son anda paramparça oldu.
Açık kale kapısından içeriye son hızla girdiğimizde kendimizi atlardan atarak ardımızdan kapıya yönelen ölü kılıklı ecinnileri kılıçlarımızla bertaraf ederek kapıyı kapatmalarında kale erlerine yardımcı olduk. Şimdi diyebilirsiniz ki “Koskoca paşa kapısına girmişsiniz, yıllarınız ömrünüz cenkle geçmiş, nice yaradan düşmadan kurtulmuşsunuz? Ölüler nasıl teker teker hepinizi halleder, canınıza okur?” Biz yiğittik yiğit olmasına ama o namevtleri görmeyen bilemez. Ağır giderler ama kalabalıktırlar. Vahşi hayvanlar gibi et  görünce dayanamazlar, insana saldırırlar ve kolaylıkla parçalarlar. Normal düşmanla savaşsanız kılıcınızdan kendini sakınır bunlar ise sakınmazlar, adamın üzerine üzerine giderler. Üstelik ölümden kalkmış olmaları ve etrafı kolayca sarıp umutsuzluk vermeleri, birde korkunç sıfatları, onları görenin savaşma azmini kırar, elini ayağını titretir.
Yorgunluktan her birimiz olduğumuz yere çöktük. Bu sırada zırhını kuşanmış ve başında yeniçeri başlığı bulunan kale dizdarının* çevresinde eli meşaleli ve tüfekli adamlarla etrafımızı çevirdi. Dizdar içimizde ısırılan olup olmadığını sordu. Sağlam olduğumuza kanaat getirince adamlarına silahlarını indirmelerini söyledi. Sonra da bize dönerek kıyafetimizin serdengeçtilere benzediğini, serhad eri mi yoksa kapı halkı mı olup olmadığımızı sordu. Ona İstolni Belgrat paşasının kapı halkından olduğumuzu, paşanın kızını korumak amacıyla paşanın gönderdiğini söyledim. Dizdar kızın güvende olduğunu, kalenin altındaki dehlizlerden birinde köyden kurtulabilenlerle kaldığını söyledi. Ona sabaha kadar kalede beklememizi sabah olunca paşanın takviye kuvvet göndereceğini söyledim. “Adamlarım, siz ve mahzenlerdekiler dahil hepimize yetecek suyum ve erzağım var. Cephanemizde bol sayılır. Elli adamım var. Değil sabah bir sonraki bahara gelecek olan sadrazamın ordusunu bile bekleyebilirim.” dedi. Ona paşanın Budin’e haber gönderdiğini, Arapkirli Saçlı Mahmut emrindeki kuvvetlerle buraya gelerek  bizi alacağını söyledim. “O kim? Yoksa yine sadrazam mı değişti?Yeni sadrazam mı geliyor?” diye sordu. Tebriz kuşatmasında meşhur olan bir serdengeçti ağası olduğunu söylediğimde adını hatırladı. Yüzünü görmemiştik ama kendisini Peçevi İbrahim’den dinlemiştik. Safevilerle* Osmanlı’nın bir cengi sırasında, kefere vaktiyle 1585’te büyük sadrazamlardan Özdemiroğlu Osman Paşa’nın ölmesini fırsat bilen Safevi Şehzadesi Hamza Mirza, Tebriz’i kuşattığında düşmana yaptığı akınlarla geri süren bir namlı kişiydi. Akıncılar geleneğini tek başına sürdürmekteydi. Genç yaşına rağmen serdengeçti ağası olmuş buralarda ünlenmişti. Peçevi’nin anlatmasıydı ki omuzlarından aşağıya dökülen uzun saçlı, kulak arkasına atar palabıyıklı, kulakları küpeli değişik bir adamdı. Cenk narasının bir saatlik yerden işitildiğini, her gece düşman tarafına baskın yapıp bir sürü esir topladığını söylerdi. Onu Osmanlı çapında ünlü yapansa meşhur kılıç hareketiydi. Kılıcını düşmanına belden vurur, zırhlı bile olsa düşmanı muhakkak ikiye bölerdi. Peçevi’den öğrendim sonradan onu ziyaret etmek için Budin’e kadar gelmiş, yetmişinde olmasına rağmen ejderha gibi cenk meydanlarında gezen bir yiğitti. Elindeki adamlarla bu ecinnileri de tepeleyeceği muhtemeldi.
Dizdara ecinnilerin nedenini sorduğumda kendisinin de bilmediğini ama onların ecinni olmadığını, şehrin dışındaki mezarlıktaki ölülerin kalktığını, ölülerin ısırdıklarının da önce ölüp sonra dirildiklerini söyledi. Olayın öğleden sonra başladığını nedenini kendisinin de bilmediğini söyledi. Dua okumalarının fayda etmediğini görünce bunların dirilen ölü olarak düşündüklerini söylediğinde yoldaşlarımdan Vidinli Sofu Niyazi “Kıyamet günü geldi” diye söylendi. Her birimize bakarak kıyamet gününün geldiğini, ölülerin bu yüzden mezardan çıkarak insanları helak etmeye başladığını söyledi. Kale dizdarı kafasını sallayarak: “Kıyamet günüyle alakası yok. Olsa İsrafil Aleyhisselam’ın üfürdüğü Sur’un sesini işitirdik.” dedi.
Tartışmamızı o yeniçerilerin yanındaki genç görünümlü miğferli adamın sözleri böldü: “Kıyamet günü mü bilmiyorum ama o şeyin nasıl başladığını biliyorum. Belki bir bilen çıkar.” diyerek anlatmaya başladı: “Divan katiplerindenim. Nişancı’nın*emriyle Nemçe Çesar’ına iletilmek üzere elçilik vazifesiyle birkaç yeniçeriyle Viyana’ya gönderildim. Buraların yabancısıyımdır. Doğuduğumdan beridir İstanbul dışına çıkmışlığım yoktur. Rehberimizle Belgrat tarafından geldik. Balaton gölünün güney kıyısında Siofok köyünde konakladığımız sırada, öğle vakitlerinde gökyüzünde alamet bir şey belirdi. Ateşler içinde bir taş parçası sandık ilkin. Sonra parlamasından gördük ki gökdemirden bir alamet, fıçımıdır debbabemidir* bizde anlayamadık. Büyük bir gürültüyle yere çakıldı ki yer zelzeleden sallandı. Gökdemirden bu kale kadar geniş, evden hallice yüksek bir alamet. Ne olduğunu anlamak için yakınına gittiğimizde alametin kapısı olduğunu ve açıldığını gördük. İçinden insandan kısa, yeşil yeşil giyinmiş, böyle tuhaf suratlı, acayip mahlukatların çıktığını gördük. Bize sinek vızıldaması gibi bir ses tonuyla bilinmeyen bir lisanla bir şeyler söylediler. Köyün yiğitbaşısı korkudan adamı okladı. Arkasındakilerde bizim üzerimize yıldırım şuaları fırlattılar ki buna yakalanan kişi yandı kül oldu. Yiğitbaşı adamlarıyla alametin üzerine yürüyende alametin kenarlarından yeşil renkli tuhaf bir dumanın çıktığını gördük. Ondan sonra bir baktık köyden çığlıklar gelir. Ölüler kalkmaya başlamış. O korkunun telaşıyla Çor köyüne kadar kaçtık lakin o dumanın artık tılsımından mı büyüsünden mi bilinmez nereye vardıysak ölüler kalktı. Çor köyündeki metriste* eli silah tutanlarla direnmeye çalıştık. Şu görebildiğiniz bizlerin haricinde koca köy onlara benzedi. Size tepelerden saldıranlar olduysa Siofok köyü de düşmüştür.” dedi.
Sofu Niyazi “Siz yok sayın hala. Adamı duydunuz kıyamet günü alametleri işte. İşitilmemiş görülmemiş şeyler görmemiz hala yeter kanıt değil mi? Siz günahlarınız yüzünden kalıp helak olabilirsiniz ama ben yaşayıp Deccal’a uyarak günaha giremem.” diyerek belinden piştovunu çekti. Ona ulaşamadan silahı göğsüne götürerek tetiği çekerek patlamayla yere yıkıldı. Biz olayın şaşkınlığını atlatamamışken dizdar adamlarına cesedin kafasını kesmelerini emretmeye başladı. Yoldaşımızın naaşına saygısızlık yapılması kanımızı tepemize sıçratanda kılıçlarımızı çekip kale erlerine ters ters bakmaya başladık. O anda tuhaf bir şey oldu. Gözümüzün önünde Sofu Niyazi’nin cesedi kıpırdıyordu. Gözleri açıldığında dünyanın en korkunç şeyini görmüştüm. Ayışığı altında değil de meşale ışığı altında bu namevtlerden* birinin yüzünü bu kadar detaylı görmüştüm. Kor gibi kızıl gözler, canavar ağzı gibi açılmış korkutucu bir surat. Yerden ağır ağır doğrulmaya çalıştığı anda yeniçerilerden birinin yerinden kalkıp belinden çektiği kılıcıyla yaratığın kafasını uçurmasıyla hareketlenmesi son buldu. Ardından kale erlerinden birinin elinden meşalesini kaparak cesedi ateşe verdi. Bize bakarak ölen yada ısırılan olursa kafasını keserek veya başından vurarak etkisiz hale getirmemiz gerektiğini söyledi.
O gergin ortamda birden kalenin dehlizlerine inen kısımdan gelen bir kale erinin “Kalenin sarnıçlarına girmişler!” diye bağırması üzerine kale dizdarının ardından dehlizlere daldık. Taş merdivenleri indiğimizde zifiri karanlıkta insanların çığlık seslerinin birbirine karıştığı bir ana baba gününün ortasında kaldık. Dizdar zindana girdikleri için diğer insanları korkutmanın güç olduğunu tek çarenin buranın kapatılması olduğunu söyledi. Ona görevimizi hatırlatarak paşanın kızını bulmamız gerektiğini söylediğimde kendi öz kızı dahi olsa zindana, o yaratıkların arasına inmeyeceğini söyledi. O sırada Karadağlı Ahmet ile Arnavut Kel Selim kale erlerinin ellerinden kaptıkları meşalelerle elde kılıç nara savurarak atıldılar. Bizde yoldaşlarımızı kaybetmemek adına peşlerinden atıldık.
O kızıl cenk eyyamında kime kılıç çaldığımızı bilmiyorduk. Önümüze kah hırıldayarak bu namevtler çıkıyor yahut ayaklarımızın dibine kıpırdanmakta olan cesetler önümüze çıkıyordu. Kardağlı Ahmet’in “Buldum, buldum!” diye bağırması üzerine onun sesinin ardından gittik. Bur sırada Arnavut Kel Selim’in korkutucu çığlıkları arkamızdan duyulmaya başlamıştı.  Bir yoldaşımızın daha cehennemden gelme namevtlerin elinde zayi olmasının verdiği sinirle elimizde kılıçlarla, yatağanlarla “Allah Allah” nidalarıyla önümüze çıkan namevtin kafasını kollarını biçiyorduk. Bizim cengimizi merdivenlerden seyreden kale erlerinden bazıları da cesarete gelerek bizim ardımızdan cenge atılmışlardı. O sırada Arnavut Kel Selim’in karanlıklardan yanımıza geldiğini gördüm. Bize bağırıyordu: “Bre more deminden beri bağırırım duymazsınız sesi mi? Miraye hanımı bulduk gelseniz more!”
Kel Selim’in ardından vuruşarak elde kılıçla meşaleyle gölgelere daldığımızda az ileride paşanın kızıyla onu korumaya çalışan, çifte yatağanıyla önüne çıkan namevtin kafasını, kolunu uçuran Karadağlı Ahmet’i gördük. Onun bulunduğu yere doğru ilerleyerek paşanın kızını aramıza aldıktan sonra merdivenlere doğru koşar adım ilerlemeye başladık. Bu sırada yanımızdaki kale erlerinin bir kaçının ısırılarak onlar dönüştüğüne tanık olmuştuk. Karadağlı gerimizden gelerek ardımızdan gelenleri engelliyordu. Merdivenlere vardığımızda bize çıkmamızı söyleyrek kapıyı tutacağını söylese de kollarından tuttuğumuz gibi bizimle beraber dehlizden çıktık. Ardımızdan gelen namevtler yetişmeden dehlizin kapısını kapatıp sürgüledik. Kale dizdarının emriyle bazı kale erleri kalaslarla dehliz kapısını çivilerken biz yeniden kalenin avlusuna çıktık. Ama yine de rahata ermemiştik.
Kale erlerinden bazıları kale kapısının ardına yığılmıştı. Buraya dayandıklarını, içeriye girmeye çalıştıklarını söylüyorlardı. Kemankeşlerin Abdullah kalenin merdivenlerinden duvarın üzerine çıkarak etrafa bakındıktan sonra bize seslendi: “Çor köyündekilerle, Balaton sahilinden gelenler birleşmiş gibi. Kalabalık yığınlar buraya doğru geliyorlar!” Gecenin ortası henüz geçmemişken nasıl savunma yapacağımızı, ne yapacağımızı bilmiyorduk. Sabaha kadar dayanmamız mucize gibiydi. Kale dizdarının emriyle cephaneleri avluya yığarak kalenin güney ucunda bulunan, kapıya yakın olan büyük kulenin dibine araba parçalarından, fıçı ve tahta kutulardan siper kurdurup tüfenk, barutluk ve kılıç türü ne silah varsa o yöne yığdı. Duvardaki toplardan indirebildiğimiz kadarını indirerek siperin belirli yerlerine koyduk. Sekiz büyük, beş ufak toptan Yedisi kapıya, altısı dehliz yönüne bakıyordu. Hemen ateşleyebilmek için teker teker ateşleyerek kullanacak, diğerlerini tüfeklerle halledecektik.
Hazırlıklarımız sürerken paşanın kızı Miraye Hanım’a sağlığının iyi olup olmadığını, namevtlerden biri tarafından ısırılıp ısırılmadığını sorduğumuzda kendisinin iyi olduğunu hatta bir tüfeğin ve kılıcın kendisine verilmesini söyledi.
İçimzide en hızlı tüfek dolduranlar yeniçeriler olduğundan bunları barutluk kısmına koyduk, nişancılık görevini biz yapacaktık. Kemankeşlerin Abdullah’ta birkaç kale eriyle yay almış onları kontrol etmekteydi. Dehlizdeki kale erleri avluya gelerek kapıya gerekli destekleri yaptıklarını ama uzun süre böyle kalamayacağını söylediler. Aynı desteği kalenin dış kapılarına da yaptıktan sonra canavarların zorladığı kapının gıcırdamasını ve kalenin dehliziyle dışından gelen seslerle birleşerek kulağımızı tırmalayan hırıldama seslerini dinleye dinleye yine avluya kurduğumuz kazanlarda pişirdiğimiz yemekleri yemeye başlamıştık. Sabaha kadar direnmemiz gerektiğinden iyi beslenmemiz ve bir sonraki çatışmaya kadar direnmemiz gerekiyordu. Yorgunluğun ve gerginliğin verdi açlık hissiyle birlikte korku dolu sesleri dinlemeye başladık. Sabaha kadar ne kadar vakit kaldığını unutmuştuk.
Kale dizdarı, biz dehlizde savaştayken avluda kalan ve kapıyı adamlarıyla beraber tutan elçiye bakarak: “İlk gören sensin, bilirsin. Niye hepsi buraya geliyor?” diye sordu. Elçi bilmediğini söyledi. O sırada Kemankeşlerin Abdullah onun yerine cevapladı: “Dehlize girdiklerine göre canlı etin kokusunu alabiliyorlar. Buraya toplanmaları bundan. Ama dışarıdan gelenler var, Çor ve Siofok köylerinden gelenler. Kendilerini savunacak denli akılı değiller ama buraya gelmeleri sürek avındaki hayvanlara benziyor. Ormanda ava çıktığımızda kurt veya ayı gibi hayvanları bir çember içerisinde kıstırarak bulduğumuzu avlamaya benziyor. Paşa’nın adamları yada Saçlı Mahmud’un adamları. Ava başlamış olmalılar ki kalan namevtler buraya toplanıyor.” dedi. 
Yemeklerimizi yiyerek olduğumuz yere çöktüğümüz bir anda ne kadar süre geçti bilmiyorum, dehliz ağzında nöbet tutan bir kale erinin “Kapıyı yıktılar!” diye bağırmasıyla olduğumuz yerden fırlayarak kule dibindeki siperin ardına geçtik. Tüfeklerimizi, piştovlarımızı doldurduktan sonra, patlamaya hazır dehlize bakan topların ardına geçtik. Kale dizdarının emriyle dehliz geçidini kapatmak için topları duvara değil de kapıya doğrultmalarını, kapı çökerse o taraftaki geçidin kapanacağını söyleyince kale erleri o yöne bakan topların altısını birden ateşlediler. Muazzam bir gürültü ve sarsıntıyla kapının oldu yer gelen namevtlerin üzerine çöktü. Ama bir süre sonra taşların altından kıpırtılar görmeye devam ettik. Taş molozlarının altından eller yılan gibi kıvrıla kıvrıla çıkmaya başladığında kale dizdarı topların yeniden doldurulmasını emretti. Bu kez duvarları vuracak ve dev kayaları molozların üzerine yığarak namevtlerin çıkmasını engelleyecekti. Dizdarın emriyle yeniden patlayan toplar bu kez kalenin kuzeyine bakan duvarının bir kısmının çöktüğünü gördük. Dev taşlar namevtlerin çıkış yönünü kapatmıştı. Bu kez kale kapısının açıldığını ve o taraftaki namevtlerin üzerimize yürüdüğünü gördük. Dizdarın emriyle o taraftaki topla ateşlenince o taraftaki kapıda çöktü ama bu kez molozların üzerinden sürüne sürüne çıkan namevtlerin ilerlediğini gördük. Top ateşiyle arada, genelde ok ve tüfenk ateşiyle namevtleri vurmaya başladık. Sayımız az olsa da paşanın kızı dahil neredeyse her birimizin elde tüfek vuruşması onların gelişini yavaşlatıyordu.
Ama yinede sayıları azalıyor değildi. Ağa’nın emriyle kale erleri hariç elçi ve yeniçerilerle paşanın kızını kulenin içine sokarak etrafını sardık. Kulenin kapısını kapatarak en tepeye çıktık. Kemankeşlerin Abdullah son kalan oklarıyla kalenin aşağısında kalan namevtleri vurmaya başladı. Molozların altında da gelenler olduğunu gördük. Kale erlerinin kaldığı siperleri sarmışlardı. Dizdar tek başına kalana kadar kılıçlarıyla vuruşmaya devam ederken onun meşalelerden birini alıp barutları havaya uçurmasıyla epey bir kısmı zayi oldu. O yiğitlerde öylece göçüp gitti. Ama bir süre sonra yeniden kulenin kapısının önünde toplanarak kapıyı zorlamaya başladılar. Ne yapacağımızı bilmiyorduk. Tek elimizden gelen kapıyı tutmaktı. Semandirekli, Arnavut, Karadağlı ve sağ kalan üç yeniçeri sabaha az kaldı diyerek savunmayı sağlamlaştırmak adına dışarıya çıkarak kılıçlarıyla vuruşmaya başladılar. Altı ölüm eri onca masumun ve yoldaşının öcünü alırcasına muazzam bir hırsla eşine az rastlanır bir kahramanlıkta direnebildiler. Kim ne zaman düştü bilemedik, kule kapısını kapatmıştık. Biri de gelip açın demedi ki hepsi savaşa savaşa göçüp gitti.
En son ben, elçi, Temeşvarlı ve Paşa’nın kızı kaldık. Kapıyı güç bela tutuyoruz. Güneş doğmak üzere. Ne dağlardan tüfenk sesi var ne atlı sesi. Bir ihtimal ki İstolni Belgrad’da düşmüştür. O alametten yayılan büyünün yada sihirin neticesi sonucu memalik Osmanlı’da her yere yayılan bir musibetle baş başayız. Bu yazıları kanımla, elçinin yanındaki kağıtların arkasına yazmaktayım. Olurda ölüp gidersek sabah gelenler yahut sonra gelebilenler okusunlar. Ne olup bittiğini öğrensinler. Şimdi güneş doğdu bile. Gelip giden hala yok. Bu kalede dayanmamızın son sınırıdan kalakaldık. Kapıyı zorlamaya devam ediyorlar.
Nemçe kafirinden yahut İspanyol keferesinden beklerdik, lakin sonumuzu namevtlerin getireceği hiç aklımıza gelmezdi.  İşte şimdi ölümü bekleyerek kapıya dayanmış vaziyette bekliyoruz. Allah şimdiden taksiratımızı affetsin, geride kalanların yardımcısı olsun.

İstolni Belgrat Paşası Kapı Halkı’ndan, Adana Vilayetinden ve Sis Sancağından,
Mandacıların Ahmet oğlu Adanalı İfrit Celal


SON

Mehmet Berk Yaltırık
19 Temmuz 2010 – Edirne



* Nemçe: Osmanlıların Almanca konuşan Almanları ve Avusturya’lıları ifade etmek için “Nemetz” (Almanca konuşan) anlamında kullandıkları isim.
* İstolni Belgrat: Macaristan'ın merkezinde, Budapeşte'nin 65 km güneybatısında yer alan bir şehir. Hikayede adı geçen İstolni, Belgrat sancağıyla batısındaki Vezsprem sancağının sınırında Varpalota Kalesi buranın batısında, Bakoni dağlarının eteklerinde, Balaton Gölü’nün kuzeyindedir.
* Budin: Bugün ki Budapeşte’nin Osmanlı dönemindeki adı.
* Dizdar: Osmanlı eyalet teşkilatında yeniçeri ocağının belli ortalarından (bölük) seçilen kale ağaları. Kale erlerinin veya kale muhafızlarının amiri.
* Safeviler: O dönemde İranlılar.
* Nişancı: Padişahların ferman ve buyrultularını tuğra denen imzayı çekmekle görevli kalemiye sınıfının başı.
* Debbabe: Osmanlıların kuşatmalarda kullanılan insanlar girebilecek denli büyük fıçıdan yapılma savaş aleti.
* Metris:  Osmanlı döneminde, malzeme farkı gözetmeksizin yapılmış, kaleden daha ufak istihkam, mevzi.
* Namevt: Ölmemiş yada yaşayan ölü.

Son Şehir

  (İlk Yayınlanış: Son Şehir, Gölge E-Dergi, Göç Öyküleri Özel Sayısı, Ağustos 2010, s.4-11.)

Anlatılır ki Ademoğullarının yeryüzünde yürümesinden önceki bilinemeyecek denli eski ve uzak bir zamanda, uçsuz bucaksız Yecüc Mecüc çöllerinin güneyinde, yalnız başına bir yolcu ilerlemekteydi. Yorgunluğu hissetmeden, tepede olanca kızgınlığıyla ortalığı hararete boğan güneşin varlığına rağmen yoldan çıkmamaya çabalayarak çöl rüzgarıyla yarışır gibi hızla ilerliyordu. Normalden epey uzun bir boya ve uzuvlara sahip, ezmer, kısık gözlü, saçlarını ifrit savaşçıları gibi tepeden ölmüş bir cin, hızlı adımlarla ilerliyordu. Belinde kılıcı, sırtında kalkanı etrafa bakınmadan, insan ayağının hiç bir zaman basamayacağı yoldan gözlerini alamıyordu. "Son kafile geçeli epey olmuş." diye düşündü. Ne kadar zaman geçtiğinin cevabını yine kendi kendine söyledi. "Yedi güneş batımı önce".
            Adı Tarsif'ti ve yedi gün batımı öncesine kadar, Yecüc Mecüc kavminin sınırında kurulmuş olan, Şehretünnar'ın evlatlarından cinlerin sayısız şehrinden biri olan "Derrab" kentinin sayısız muhafızlarından biriydi. Yaklaşık olarak bu zamanlarda "Darrab" şehrinde bir grup ifritten oluşma keşif kolu oluşturumuştu. Yecüc Mecüc kavminin yeraltına saklandığına dair haberler geliyordu. Şehrin valisine göre, asi Marid cinleri bir ordu kurmuş olabilirdi. Kuzeye gönderilen keşif kolu geri dönmeyince bu ihtimal kesinleşmiş gibiydi. Ama sonra birbir başka yerlerden, çeşitli şehirlerden ve bölgelerden saldırı haberleri gelmeye başlayınca işin seyri değişmişti. Görülmemiş bir kuvvettin cinlerin şehirlerine ve topluluklarına saldırdığı haberleri geliyordu. Ne İfrit ordularının ne güçlü Maridlerin ne de sihirbaz Sılat cinlerinin başedemeyeceği bir güçten bahsediliyordu. Birçoğu şehirleri bırakıp dağlara çöllere doğru gitmeye başlamıştı. Bazıları da, iki denize bakan yedi tepe üzerinde kurulu cinlerin başkentine doğru göçediyordu. Orası en güçlü, en düşmesi zor yerdi. Oradaki tılsımların ve büyücülerin, askerlerin ve savaşçıların haddi hesabı yoktu. Gerçi son zamanlarda cinler arasında savaşlar ve bölünmeler çıkmış, bir çoğu (Tarsif'te dahil olmak üzere) silah altına alınmıştı ama yine de bir çoğunun hala hürmet ettiği bir yerdi.
            En önemlisi ise Tarsif'in doğup büyüdüğü yerdi. Genç biri sayılmazdı. Neticede doğduğu vakitlerde bütün cinlerin anası Şehretünnar sağdı ve tüm dünyada barış ve huzur hakimdi. Silahların gösteriş amaçlı takıldığı, avlanmak dışında canlının öldürülmediği, kan dökülmeyen zamanlardı. Daha sonra Şehrettünnar ölmüş, bozgunculuk ve fesat başlamış, cinler silahlanıp, aralarında gruplaşıp birbirlerini öldürmeye başlamışlardı. Yine de Tarsif bu kötü anılarla hatırlamıyordu başkenti. Orası dünyanın en güzel bahçelerinin, köşklerinin, nehirlerinin olduğu, en güzel şeylerin, en güzel görünüşlü varlıkların yaşadığı bir yerdi. Cinlerin hükümdarının sarayıda buradaydı. Göklere uzanan gümüş duvarları ve altın kubbeleriyle ay ışığında ve gün ışığında üçüncü bir ışık kaynağıymış gibi parlardı. Camlarından ışıkların eksik olmadığı, içinden şarkı seslerinin ve ziyafet seslerinin eksik olmadığı o muhteşem saray hala gözlerindeydi Tarsif'in. İnandığı yegane yerdi. Her yerin her kalenin düşeceğine inanıyordu. Görev yaptığı şehrin başına gelenleri gördükten sonra direniş şanslarının olmadığını biliyordu. Ama memleketinin düşmeyeceğini biliyordu.
            Tarsif silah altına alınıp bu sınır bölgesinde göreve geldiğinde o dönem de başka bir varlıklar zamanında yaşamış olsa bile gurbetin acılarını tatmıştı. Sınır bölgesinde kendisi gibi başkentten gelenler yoktu. Hepsi ya orada doğmuş yada sınır şehirlerinden gelmiş cinlerdendi. Bir çoğu mezarlıkta yaşayan Agval kavminden gelme gul yada kutrub türü korkutucu cinlerdendi. Bir kaç tane de ifrit veya marid vardı. Tamamen ona yabancı lisanlar ve bakışlarla karşılıyordu yıllardır. Şarkılar ve yemekler yabancıydı. İçkilerin tadı başkaydı. Güldükleri ve ağladıkları şeyler başkaydı. Sonu gelmeyen savaşlar ve nifakların sonucu elde kılıç sayısız savaşa girmiş, o da kan dökmüş masumiyetini kaybedeli çok olmuştu. Yıllara rağmen alışamamıştı bu sınır şehrine. Anıları dışında o sesleri, neşeyi ve güzellikleri unutmuştu. Yıllarca kendi şehrinden bir iz bir emare aramış ama seyyahların bile ya çölden ya dağlardan geldiği yabancı bir sınır şehrinin yalnızlığından kurtulamamıştı. Silah arkadaşları bile ona yabancı gözüyle bakıyordu. Sırt sırta savaştığı cinler, onu başkentten gelme olarak görüdüklerinden pek aralarına almıyordu. Savaştığı şey nifak ve bozgunculuktu ama savaştığı şeyler kendi kalelerinin içine ve kendi ruhuna çoktan sızmıştı.
           
Yaşadığı yabancılık, geldiği yeri belki de bir daha göremeyecekmiş gibi özleme hisleri arasında debelenirken, bunların üstüne "Darrab" kentinin yıkımına şahit olmuştu.
            Yedi gün batımı öncesinde bulunduğu kuleden görmüştü her şeyi. Ufku kara bulutların kapladığını görmüştü. Bir müddet sonra bunların bulut olmadığını gördü. Kara dumanlardı. Gökyüzünden yeryüzüne doğru binalar kadar büyük ve iri, korkunç görünümlü varlıklar iniyordu. Onların varlığını duymuştu. Kendileri gibi zehirli ateşten yaratılan, cin uruğundan gelme meleklerden bahsedilirdi. Bunlar onlar olmalıydı zira tasvirler ve hikayeler onları tıpatıp betimliyor gibiydi. Yine de onlar hikayeydi ve böyle muzzam bir güç yeryüzünde görülmemişti. Kara vücutlu, gözlerinden ve ağızlarından çıkan zehrili alevlerin dumanında göğü karartan, adımlarıyla yeri inleten yıldırımdan kılıçlarıyla melekler iniyordu. Başlarında beyaz ateşten ışıklar saçan, daha iri ve görkemli ama o ölçüdede de korkutucu bir meleğin olduğunu görmüştü. Siyah çelikten, kırmızı kan rengi taşlarla süslü büyük bir kılıçtı. Yerig öğü inleten narasıyla şehre saldırmışlardı.
Tarsif onların korkunçluğu karşısında  olduğu yerden seyretmekle kalmıştı bu yıkımı. Şehrin duvarlarını kolayca yıkmışlar, evleri ve diğer yapıları acımadan yoketmişlerdi. Karşılarına çıkanı acımadan öldürürüken yüzlerinde zevk yada vahşet ifadesi görmemişti Tarsif. Kendisi gibi saldırı emrini almış askerler gibiydiler.
 Silah arkadaşlarının kaçarken yandıklarını görmüştü. Kadınların ve çocukların bile sağ kalamadığına şahit olmuştu. Ortalığı kesif  bir yanık kokusu kaplamıştı.  Kuleyi terk edip hiç bir sihrin baş edemeyeceği bu varlıklardan öteye büyük bir korkuyla kaçmıştı. Gök gürültüsünü andıran seslerini duya duya günler geceler boyu ilerlemişti. Böylece içinde daha önce hiç yaşamadığı büyük bir korku, onlardan uzakta eski bir çöl yolunda hiç düşmeyeceğine inandığı, en azından son kez görmek istediği, gurbetinin sılasına doğru yol almaya başlamıştı.
Yedi gün batımı boyunca durmadan ilerlemesine rağmen çöl bölgesini geride bırakamayışından dolayı şüpheye düşmüştü. Yönü bir kaç kez hesaplamıştı ve yol doğruydu. Bu yoldan daha önce de geçmişti. Üzerinden yıllar geçse bile şehrine dönüş yolunu hatırlıyordu. “Yolu izle. Kıyı kente var gölü geç. Sonra bozkırı geçip büyük deniz kıyısına geç. Karşısına geçip nehir yolunu takip et. Aşağı iç denize çıktıktan sonra kayalıklı boğazı göreceksin. Onuda geçtikten sonra bir büyük deniz daha var. Güneybatı yönünde ilerleyince iki denizi gören bir kara parçasına denk geleceksin. Karaya çıkınca başkentin parıltıları görülür, başkent aşağı denizin oradadır.” diye mesafeyi hatırlattı kendi kendine. Sonra çöllerde yalnız gezmekten dolayı kendi kendine konuşmaya başladığını fark ederek yeniden tüm dikkatini yola verdi. Bu seferde aklına yıllardır hatırlamaya fırsat bulamadığı anıları geldi. Düşünceli bir şekilde yürürken uzaklarda bir yerde gözüne çarpan siyah toz bulutu Tarsif’i kendine getirdi.
Kısık gözleriyle uzun uzun toz bulutunu izleyen Tarsif, bunun Darrab şehrine saldıran varlıklar olup olmadığını anlamaya çalıştı. Kara bulutlardan ziyade çölden kalkan tozlara benziyordu. “Şehirlerden kaçabilenler olabilir” diye düşündü. Bir süre sonra toz bulutların kendisine doğru yöneldiğini görünce duraksadı. Normalden hızlı bir şekilde geliyordu. Her kimlerse yada her neyse Tarsif’i görmüş olmalıydı. Etrafına bakınarak saklanabileceği bir yer arayan Tarsif ufak kum tepelerinden başka bir şey göremeyince kaçamayacağını bilerek olduğu yerde çakıldı kaldı. Bir süre sonra kendisine hızla yaklaşanları görebiliyordu. Yerde sürünebilen kanatsız ejderhalara binmiş bir grup savaşçıydı. Gümüş zırhlı takımlar kuşanmış ejderhalar kıvrıla kıvrıla Tarsif’e doğru yaklaşıyordu. Üstlerinde altın zırhlara bürünmüş, padişah muhafızlarını andıran dev gibi, koca kılıçlı, acımasız ifrit savaşçılarını seçiyordu. Yalnızca bu savaşçılardan bir tanesi diğerlerine oranla daha kısa ve zarif bir yapıdaydı. “Beylerden veya meliklerden biri olsa gerek” diye düşündü ve şaşırdı. Bu korkunç yıkım sonucunda tüm orduların daha güçlü bir savunma için başkente çekileceğini tahmin ediyorken, başketten bu kadar uzakta bir grup padişah savaşçısına rast gelmesine şaşırmıştı. “Yine de kara varlıklardan iyidir” diye düşündü. Ejderler ona yaklaşınca yeri sarsmadan ama büyük bir görkem içerisinde etrafını sardılar. Tarsif sayılarını kırk olarak tahmin ediyordu. Savaşçı ifrtilerden bir kaç tanesi koca kılıçlarını çekerek Tarsif'in etrafını sardılar.
Tarsif aynı orduya mensup olmalarına rağmen isyan eden bir cin beyinin de bu saldırılara neden olabileceğini düşünerek kalkanını sırtından indirerek kılıcıyla birlikte yere bıraktı. Bu sırada savaşçıların başındaki daha zarif yapılı yapılı savaşçının ejderinden inerek Tarsif'e yaklaştı.
Tarsif savaşçıyı daha yakından görmüştü. Altın renkli zırhı, mücevherle süslü kılıcıyla basit bir bey değil, padişah soyundan gelme bir cin olabileceğini tahmin etti. Savaşçı yüzündeki maskeli miğferini çıkardığında omzuna dökülen altın sarısı saçlarından onun dişi bir cin olduğunu gördü. Üstelik mavi gözleri tuhaf bir ışıltıyla yanıyordu. Sihirbaz cinler olarak nitelendirilen dişi Sılat'lardan bir cindi. Yani periydi. Tarsif "Benim gibi bir Sılat" diye düşündü.
Peri kızı Tarsif'e bakarak: "Üstündeki giysiler ordumuzun askerlerinden olduğunu gösteriyor.   Ama bu civarda ne bir ordumuz ne de şehrimiz var. En yakın şehir yedi gün batımı mesafede. Burada ne işin var?" diye sordu. Tarsif peri kızının sesini tanıdı ve bu ses onu yeniden eski günlerine götürdü. Sarayda şarkı söylemeye başladığı zaman tüm şehrin susup sesinin güzelliğini dinlediği cinler padişahının kızıydı. Tarsif bu hatırlamadan sonra büyük bir saygıyla cevap verdi: "Darrab şehrinden geliyorum yüce ecem. Adım Tasif'tir Sılat'tır soyum." Cinler padişahının kızı bu cevap üzerine sordu: "Bu kadar uzakta tek başına ne işin var? Yoksa ordudan mı kaçtın?" Tarsif büyük bir korku ve saygıyla: "Kaçtığım doğrudur ecem. Ama ordudan değil, şehirden." dedi. Ecenin gözünde büyümekte olan öfkeyi ve korkuyu görerek olduğu yerde adeta korkudan küçüldü Tarsif. "Orayada mı geldiler?" diye sordu peri kızı. Tarsif başını sallayarak: "Evet ecem. Hiç kimse sağ kurtulamadı. Silah arkadaşlarımın hepsini, bütün ahaliyi katlettiler. En güçlü ifrit savaşçılarımızı, marid savaşçılarını bile yokettiler. Hatta şehrimizin valisi, namlı savaşçı, Kutrub cinlerinden Germiyail'i bile öldürdüler. Tek ben kurtulabildim. Onlara saldırmaya cesaret edemedim ecem affedin. Ama güçlü baş şehrimizin herşeye rağmen direnebileceğini düşünerek oraya gidiyordum." dedi. Peri kızı silahlarını göstererek: "Onları yeniden kuşan ve bizimle gel. Tüm cinleri baş şehir civarında topluyoruz. Boşaltabileceğimiz başka şehir kalmadığına göre dönebiliriz." dedi. Tarsif silahlarını alarak bir ifrit savaşçısının arkasındaki boş eğere bindi. Savaşçılar binince ejderlere bu sefer batı yönüne doğru dönerek yeniden hareketlendiler.
Daha önce bir kaç kez bu tip ejderhalara binmesine rağmen hiç alışık olmayan Tarsif alıştıktan sonra durumuna şaşırmıştı. Yıllar önce önemsiz bir şekilde eline silah verilip bu tip ejderlerden ama koşumsuz olanların sırtında dünyanın bir ucuna asi maridlerle ve Yecüc Mecüc kavminin askerleriyle savaşmaya gönderilmişti. Şimdi ise cinler padişahının kızı ve sultanlık ifritlerinin eşliğinde, altın koşumlu ejderlerin tepesinde başkente doğru ilerliyordu. Peri kızının yüzündeki yılgınlık ve korkuyu farketmişti bir an için. Cinler eskisi gibi değildi. O kibirden ve düşmanlıktan eser kalmamış gibiydi. Eskiden bir ifrtin yanına yaklaşmaya çekinirken, şimdiki ifritlerde bile o korkutucu ifadenin kalmadığını görmüştü. Padişahın kızında ise o asillere has kibirli bakıştan eser yoktu.
Yolculuk sürerken önündeki ifrit savaşçı birden korkutucu sesiyle: "Onları yakından görüpte sağ kalan ender cinlerdensin." dedi. Tarsif: "Onların ne olduğunu biliyor musunuz?" diye sordu. İfrit ejderhanın ilerlediği yoldan kafasını çevirmeden cevap verdi:
-"Onlar Şeytan'dır. Bizimle aynı soydan gelirler ama melek sayılırlar ve yıldızlarda otururlar. Başlarındaki Azazel'dir. Tanrı'nın en ulu meleğidir, ilk yaratılan melektir."
-"Peki bize neden saldırıyorlar?"
-"Birbirmizi öldürmemizden dolayı cezalandırılıyoruz. Ama bu işin bahanesi."
-"Nasıl yani?"
-"Cezalandırılsaydık bize değil asi maridlere saldırmaları gerekirdi bize değil! En azından kan dökenlere saldırmaları gerekirdi. Bu ceza değil. Dünyayı temizliyorlar. Bizleri çöllere ve dağlara sürüyorlar."
-"Neden?"
-"Gökyüzüne saldırıp ateş kılıçlı meleklerin koruduğu Levhi Mahfuz'a bakabilenlerden gelen haberlere göre yeni bir kavim gönderilecekmiş."
            Tarsif o an için umutsuz bir savaşa doğru çekildiğini düşündü. Bu umutsuzluğu koca ifrit savaşçılarının gözündede görmüştü. İfrit konuşmasını sürdürdü:
            -“Şimdi başkentin kuzeyindeki büyük denizin yukarısındaki büyük yarımadaya gidiyoruz. Bütün cinler, ifritler, maridler orada toplanıyor. Ecemizi bekliyorlar. Başkente yürüyeceğiz oradan. Şeytanlar oraya en son saldıracağından orayı kuşatırken bizde tepelerine bineceğiz! Sayılarının fazla olmadığını duymuştum. Güçlü olsalar bile eninde sonunda koca orduyla başa çıkamazlar.”
            Tarsif İfrit’in yanlış hesabı karşısında ağzını açmak istediyse de sustu. Bir yokoluştan diğerine gidiyordu ama gurbetlik çektiği şehrine geri dönecek ve son kez bile olsa şehrini görecekti. Şeytanlara duyduğu korkuya baskın gelmiş olmalıydı ki çölün kısa sürede ardında kalıp dağ yolunun başladığı yollarda kısa sürede şehrinin düşlerine daldı.
Ejderler hızla nehirleri ve dağları geçerek günler geceler boyu durup dinlenmeden ilerlerken orduların buluşma noktasına ilerliyorlardı. Büyük denizide geçtikten sonra nehir yollarını takip ederek büyük düzlüklere ulaşmalarının ardından bir müddet sonra ordularının toplandığı yere gelmişlerdi. Tarsif ömrü boyunca böylesine büyük bir kalabalığı başkentte bile görmemişti.Üstelik hepsi silahlıydı. Cinler dışındaki kavimlerden de katılanlar vardı. Silahlarının parıltıları mesafelerce uzaktan seçiliyordu. On binlerce sancak alanın çeşitli yerlerinde dalgalanıyordu. Tarsif bunların yıkımdan önce toparlanabilenler olacağını tahmin ediyordu. Çünkü hiç birisinin yüzünde korkudan eser yoktu. “Demek ki yıkım alanlarını bile görmemişler.” diye düşündü. Ecenin en önde bulunduğu kafileye yol veriyorlar, onlar geçerken silahlarını kaldırarak büyük bir coşkuyla sevinç naraları atıyorlardı.
Kafile gün sonunda deniz kıyısında büyükçe bir otağın önünde durdu. İfrit savaşçılar ve ece ejderlerden indiler. Ece Tarsif’i işaret ederek ifritlere seslendi:”Bir yere ayrılmasın, düşmanı yakından gören tek bu.” İfritlerden ikisi emri alır almaz Tarsif’in kollarına girerek çadırın girişinde tuttular. Ece yalnız başına içeriye girdi. Tarsif’in içini bir endişe kaplamıştı. Şehrinden uzak kaldıkça onun yıkıntılarıyla karşılaşma ihtimalinden şüphe ediyordu. Haftalar sonra şehrine bu kadar yakınken, yıllardır çektiği gurbetliği artık sona erecekken böyle alıkonulması canını sıkıyordu.
Tekrar şehrinin son haliyle ilgili anılara dalmışken çadıra çağrıldığı söylenildi. Kılıcını ve kalkanını çadırın girişine bırakarak içeriye girdiğinde orduyla girse bile böyle bir hareketin gereksiz olacağını görmüştü. Dünya üzerindeki çeşitli kavimlerin yanı sıra kendi kavminin ordu komutanlarıda oradaydı. Ejderhaların padişahı ve kuzey dağlarının sultanı Hrgemil, çöl ifrtilerinin reisi Abrusi, deniz maridlerinin sultanı Ka’gvaf, maranların ecesi Şahmeran, tüm gulyabanilerin anası Telmari gibi bir çok ünlü hükümdar ve komutan oradaydı. Padişahın olmadığını görünce onun başkentte plan gereği savunmada kaldığı çıkarımında bulundu Tarsif. İçeriye girer girmez büyük bir saygıyla diz çöktükten sonra ecenin izniyle ayağa kalktı. Ece Tarsif’i göstererek:
-“Bu asker Darrab şehrindeki saldırıdan kurtulan ve kavmimiz arasında saldırıya en yakından şahit olupta sağ kalabilen tek kişi. Anlat asker düşmanı.”
-“Nasıl tarif ederim bilemem ecem ama görüp görebileceğim en korkunç şeylerdi. Kaçan asker düşmanı çift görür derler doğrudur ama bu kıyas kabul eder bir düşman değil. Saldırmadan evvel uzaktan ağızlarından kara bulutlar çıkararak geldiler. Devlerden bile uzun ve irilerdi. Kapkaraydı hepsi. Ağız, burun ve göz deliklerinden ateşler çıkıyordu. Kara kanatlarıyla uçar gibi geldiler. Yıldırımdan kılıçlarıyla, ateşlerle koca şehri kısa sürede yok ettiler. Kimseye acımadılar. Askerlerimiz korkularına rağmen saldırdılar, sonunda hepsi küle döndü. Başlarında bunlardan farklı beyazlar içinde, ışıklar saçan, görkemli ama korkutucu bir varlık vardı.”
-“Sen nasıl sağ kurtuldun?”
-“Ecem ben o sırada bir kulede nöbetimi tutuyordum. Batı kapısının oradaydım. Onlar kuzeyden geldiler. Saldırıyı izledikten sonra askerler onlara doğru koşarken ben kaçmak zorunda kaldım.”
-“Onlarla savaşmak neden imkansızdı? Neden kalıp savaşmadın?”
-“Ecem onların yıkım izlerini gördünüz. Ben kendilerini gördüm. Sizin hissettiğiniz o korkunun ben bizzat içindeydim. Şimdi bile bu varlıklara karşı savaşa gidecek olmam beni delicesine ürkütüyor. Eğer işin ucunda memleketimi, sılamı görmek olmasa bu dünyadan bile kaçardım!”
-“Kalabalıklar mıydı?”
-“Elliden fazlaydılar. Belki seksen-doksan. Kollara ayrılmış gibi geldi bana ilkin ama eminim hepsi bu kadar.”
-“Ya hepsinin başında beyaz ışıklı bir komutan olan elli kişilik bölükler var. Ya da istihbarat raporlarına bakılırsa zamanı ve mekanı kısa sürede aşabilen varlıklarla karşı karşıyayız.”
-“Affınıza mağruren bir şey söylemek isterim ecem. Tabi hükümdar ve komutanlarada. Savaş meclisini toplamışsınız, karar vereceksiniz. Bana kalsa başkente yine giderim, orası benim sılamdır.  Ama sizin düşünmeniz gereken kavimleriniz ve uluslarınız var. Oraya savaşmaya gitmesenizde bir gün hepiniz çöllere ve yeraltına sürüleceksiniz. Savaşsanızda savaşmasanızda kaybedeceksiniz. Cesaretiniz büyük. Yiğit hükümdarlarsınız. Hatta sonraki zamanlarda bizden sonra gelenler bile, bize yabancı olsalarda içlerinden elbet bu hatırayı yazanlar çıkacaktır. Ama baştan yokolmaya gittiğimizi bilin.”
Tarsif sustuğunda koca çadırıda derin bir sessizlik sarmıştı. Ece eliyle kapıyı gösterdiğinde büyük bir saygıyla eğilerek kapıdan çıkmış yeniden çadırın önünde beklemeye başlamıştı. Çadırdaki meclis dağıldıktan sonra ifritlerden biri Tarsif’e gelerek ecenin maiyetine alındığını söyledi. Tayin eden cinlerin ordularınınkomutanıydı. Tarsif’e gelerek cesur ve onurlu bir savaşçı olduğunu, üstelik o saldırıyı bu denli yakından görüpte sağ kalan asker olduğundan askerler arasında da kahraman gözüyle bakıldığını, bu nedenle yükseltildiğini söyledi. Eskiden olsa bu bir cin için büyük nimet, büyük bir kısmetti. Ama yok oluşa giden bu yolda ucunda sılasını görmek olduğu halde sevinemedi. Başka bir çadıra girerek ifritler gibi altın zırhlara ve silahlara büründü. Ecenin çadır kapısının önündeki muhafız bölüğüne katıldı. Bölükteki askerlerin meraklı sorularını yanıtlarken ateş başında haftaların yorgunluğunu tamamen atabilmek adına ihtiyaç duymadığı halde uykuya aldı. Rüya bile görmediği ama sık sık uyandığı gecenin sabahında silah arkadaşları tarafından uyandırıldı. Başkente doğru gidiliyordu zira karanlık varlıklar güneyde çoktan görünmüşlerdi. Muazzam bir hızla toparlanan ordu, ejderlerine binerek yada tılsımlı sandaletlerini giyerek, uçarak, devler gibiyse yürüyerek deniz üzerinden yola çıktılar. Tarsif böyle büyük bir ordunun yürüyüşü karşısında geçici bir cesarete kapılmıştı. “Belki hala umut vardır” diye düşünüyordu.
Uzun yolculuğun ardından, yılların ve gurbetin ardından altın kubbelerle gümüş duvarları gören Tarsif’in gözleri yaşarmıştı. Neredeyse ordudan ayrılarak en önden şehre girecekti. Ama rüyası kısa sürdü. Göğün karardığını gördüğünde şeytanlarında geldiğini anlamıştı. Hayal metal devasa karaltıları ve karanlık gecelerdeki yıldızlar gibi yanıp sönen alevli gözlerini ve ağızlarını gördü. Korkuyla cesaret arasında, ölmekle kalmak arasında, anılarının şehrine kavuşmanın sevinciyle, onun yok olacak olmasının yaşattığı hüznü bir arada yaşıyordu. Çocukluğunda sıklıkla gittiği dedesiyle ninesinin köşkünü hatırladı. Kendi evini hatırladı. Arkadaşlarıyla koşturduğu bahçeyi hatırladı.
Orduyla birlikte hızla ilerlerken şehrin kuzey kapısından içeriye girdi ecenin maiyeti arasında. Hatırlarını yeniden görmenin varlığı bir kez daha depreşmişti içinde. O hengamenin içinde durumdan faydalanarak Tarsif ejderinden yere atlayarak bir çalı öbeğinini içine yuvarlanmıştı. Kafileden sıyrılarak ara sokaklara dalmıştı. Savaşın gürültüsü ve yaklaşan şeytanların gümbürtüleri kulağından silinip gitmişti. Koşa koşa hatırladığı yollara baka baka evine doğru ilerledi. Fazla uzun sayılamayacak bir yürüyüşten sonra ilk olarak dedesinin köşküne gelmişti. Uzaktan kurumuş ve bakımsız kalmış bahçenin ve ağaçların ortasında yükselen köşek baktı. Boyaları eskimiş, sarmaşıklar dört bir yanını sarmıştı. Çocuklu anıları o an gözünde canlanmış, adeta sihirli bir cam küreden incelemeye başlamıştı. Paslı demir parmaklıkları geçerek köşkün içine girdi ve dedesiyle ninesine seslendi. Bir süre sesine ses gelmeyince eve yöneldi. Bir dokunuşuyla kapının gıcırtıyla açılmasından dolayı içinde bir tedirginlik başlamıştı. Köşke girdiğinde bomboş olduğunu gördü. Ne bir ses, ne bir varlık, ne bir eşya vardı. Anılarının gerçekten anı olduğu gerçeği yüzüne vurulduğunda üzüntüsünden ağlayabilirdi.
Köşkten çıkarak annesiyle babasının evlerini bulmak için yeniden tanıdık sokaklara saptı. O sırada savaşın başladığını gördü Tarsif. İfritler, Maridler, Cinler ve Ejderhalar şeytanlarla gökte amansız bir mücadele içerisindeydi. Şeytanların bazısı gökte onlarla savaşıyorken bazısı şehrin bir kısmını çoktan yıkmaya başlamıştı. O korkutucu beyazlı varlık yine başlarındaydı. Tarsif yıkımdan önce annesiyle babasını bulabilmek için gözünü bu korkunç savaştan ayırarak yoluna devam etti. Uzaktan köşe başındaki iki katlı evini gördüğünde koşa koşa evine gitti. Kapıya varıp kapıya çalmak için vurduğunda kapının aynı can sıkıcı gıcırtıda açıldığını gördü. İçinde büyüyen sıkıntıyal beraber evine girdiğinde evinin de köşk gibi bomboş olduğunu gördü.
Cinlere göre yüz yıla yakın bir zaman ömür sürmüştü. Bu süre içerisinde ailesininde yaşayabileceğini hesaba katmıştı ama kardeşlerinin bile yerini yurdunu unuttuğu bu zamanda yapayalnız evinde dikiliyordu.
İçindeki can sıkıntısıyla evinden çıktığında yeniden gözleri göklerdeki savaşa takılmıştı. Cinler ordusunun sayısı azalmıştı. Ahali ve askerler kaçışıyor, binalara yıkılıyordu.  Tarsif anılarını kaybettiren ve bu ykıma yol açan savaşa lanet okuyarak yeniden kuzey kapısına doğru koşmaya başladığında kendisine seslenen bir ifrit askerini gördü. Asker eliyle işaret ederek gelmesini söylüyordu. Tarsif istemeye istemeye oraya gittiğinde bir grup padişah maiyetine mensup ifritin orada bulunduğunu gördü. Kendisini çağıran ifrit, Darrab çölünde kendisini ejderine alan ifritti bu. Yanlarında ecenin ejderhası duruyordu. Ece yaralı ve baygın bir şekilde ejderhanın üzerinde oturuyordu. İfrit Tasif'e korkulu ve yalvaran gözlerle bakarak:
-"Saraya kadar yaklaştılar. Herkes kaçıyor. Biz yeminimizin gereği olarak sarayı savunmaya gidiyoruz. Eceyi al ve kaçırabildiğin kadar uzağa kaçır. Başka şehirlerde var ama sakın şehirlere gitmeyin. Dağlara ve çöllere kaçın. Kavmimizin başsız kalmaması gerek."dedi.
Tarsif zaten kaçmak isteğindeyken bu isteğe hayır diyemedi. Ecenin önündeki boş eğere atlayarak dizginleri eline aldı ve kıvrıla kıvrıla şehirin doğu kapısından çıkarak dağlara doğru kaçmaya başladı. Ardına baktığında cinlerin efsanevi şehrinin yıkıldığını gördü. Büyük şehir dalgalar ve ateşler arasında yıkılırken şeytanların ve Azazel'in gözlerindeki zafer parıltılarını görmüştü. Güneş batarken, havanın şafak vaktini andırdığı o vakitte Tarsif yeni bir kavmin doğuşunun şafağına benzetti bu doğumu. İnsan ırkının yeryüzüne gönderildiği bir şafak vaktiydi bu.
Yüce eskiler der ki; O yıkımdan ve o savaştan sonra cinler ve sair kavimleri çöllere, ıssız harabelere ve dağ başlarına saklandılar. İnsandan kaçtılar. Kimi de denizlerin bilinmeyen yerlerinde kaleler inşa etti. Kimi de yeraltına saklandı. Ama o andan sonra hepsi Tarsif'le aynı duyguları paylaşmayı başladı. Kurtardığı eceyle evlenerek yıkımdan sonra cinler padişahı olan Tarsif sonradan ulu iblisler arasına karışmıştır ki, onun içindeki o gurbetliğin acısı, sılasına kavuşmuşken yeniden gurbete düşmenin acısı cümle cin kavminin arasına yayılmıştır. Her cin bu hikayeyi ve gurbeti kendisinden sonra gelene anlatmıştır.
Bundan dolayıdır ki insan oğlununa karşı bir yabancılık gözüyle ve çekinmeyle bakmaları vakidir. Çünkü içlerinde kaybettikleri ve dağlara, denizlere ve çölllere kaçıp geride bıraktıkları son şehirlerinin gurbetliğini taşırlar der eskiler.

Mehmet Berk Yaltırık
21 Haziran 2010 – EDİRNE
           
             

1 Mart 2012 Perşembe

Kampüs

(İlk Yayınlanışı: Kampüs, Gölge E-Dergi, 32.Sayı, Mayıs 2010, s. 18-24.)

Yaşadığım şeyi tam olarak karşılayabilecek bir kavram bulamıyorum. Kelimelerle oynayarak olmayan entelektüel eğilimlerimi göstermeye çalışmıyorum, sadece durumumu en iyi anlatabilecek kelimeyi bulmaya çalışıyorum, böylece belki de yaşadığım tuhaflığı anlatmaya başlamadan önce konu hakkında aklınızda yaşadığım şeyle ilgili daha açık düşünceler uyandırabilirim. Zira insanların bana hikâyemi her anlatışımda garip bir şekilde bakmaları ki bana mı hikâyeme mi şaşırıyorlar hiç bilemiyorum- bana oldukça sinir bozucu geliyor. Her şey uygarlığımızın yeni ulaştığı, ufak bir sınır şehrinde kurulmuş olan o üniversiteye girişimle başladı. Oradan uzak şehrimde, dershane ve lise arasında mekik dokuyan, test çözmekten neredeyse androidlere dönüştüğüm o yıllarda, ben ve yaşıtlarım için üniversite uzun süren dünya sınavının bitiminde varacağımız cenneti. Büyüklerimizin beklentisi, yaşlılıklarında onlara bakacak çocuklarının iyi kötü hayatlarını sürdürmek için büyük ihtimalle konu komşuya reklam etmek amaçlı bir üniversite diplomasıydı. Bizim beklentilerimiz ise daha farklıydı.
Yüzeysel felsefe bilgisiyle, aralarında fazla bir yaş farkı bulunmayan karşı cinse sarkmakta çekince görmeyen, nereden baksanız 80 doğumlu, fırsatçı ruhlu rehberlik hocalarının "kantin var karı kız kesiyorsunuz böyle" demesi ben ve yaşıtlarım için yegâne çekici şeydi. Bizim için ileride maaş alabilmekten ziyade o yaşlarımızda bir kız arkadaş bulabilmek daha önemliydi. (İlerleyen yaşlarda birincinin ikinciyi çektiğini savunmaya başlayacaktık) Bulunduğum ilçede güzel sayılabilecek kızlar genel de şehirde yaşayan araba sahibi eşraf çocuklarıyla çıktıklarından, bizim güruhtan arabasız ama eli ayağı düzgün olanlar da diğer kızları kaptıklarından, genelde boşta kalan biz olurduk. Bizden daha fırlama rehberlik hocalarımız, bu alandaki zayıflığımızı fark ederek, Türk filmlerindeki esas oğlanı kandırmayı amaçlayan kötü kadın karakteri gibi bize yaklaşarak sınavda derece yapanları kendi dershanelerinden çıkarmak amacıyla bizi daha iyi bir gelecek hayallerinden ziyade üniversite çayırlarında seken Melis'lere Ceren'lere güdülerdi. Öyle bir yaklaşır, öyle bir üfürürdü ki bize yalanlarını, fena olmayan bir fiziğe sahipseniz "Buradakiler erkekten anlamaz, orda kaparlar seni" der, benim de içinde bulunduğum yüzüne bakılmazlara "Orada kızlar iç güzelliğine bakarlar, zekâya bakarlar" der ve biz gereken gazı alarak tıpış tıpış testlerimizi çözerdik.
Başarısız olacağımızı, dolandırıldığımızı sonradan anlamıştık. Gerçi dolandırma söz konusu değildi çünkü öyle olmadığımızı bildiğimiz halde inanmayı tercih etmiştik. Gerçekler acıydı. İç güzelliğimiz Canlı Canlı'da manken seyretmekten ibaretti. Zekâmızı dünyanın öbür ucundaki futbolcuların performans ve transfer bilgilerini ezberlemek dışında, sadece telefon ve araba markaları ezberlemek, “damsız girilmez” yazılı salaş taşra disko ve barlarına sızma planları gibi alanlarda kullanırdık.  Yani fazladan bir özelliğimiz olmadığı sürece sıradan olacağımız için kızlara cazip gelmememiz normaldi ve bu konumda asıl dolandırıcı adayları bizdik. Sonradan bazılarımız Nietzsche, Boris Vian ve Kafka övmek gibi değişik sahtekârlık yöntemleriyle dolandırıcılık sanatını devamlı yoldan sürdürüp, kızla çıkana kadar “romantik isyankar”, kızı elde ettikten sonra “Aynalı Tahir”-”Polat Alemdar” melezi yaşam formları olmuşlardı. Ya da öğrenciler arası bir güzel kız dört adamlı rock grupları kurmuşlardı.
Her neyse konudan fazla sapmayalım. Ben aldığım gazla üniversiteyi kazandığımda arkadaşlarımın bana sevinç kisvesi altında gizli bir kıskançlıkla baktıklarını gördüğümde bir an içimden acaba bunların bedduası mıydı başıma gelen diye düşünmedim değil. Neticede tek kazanan bendim ilçede ve uğurlanırken sefere çıkan yeniçeri kadar mağrur geçmiştim otogardan.
            Uzun yolculuğum sırasında pek çok şehir, kasaba, dağ, otoban, bayır, ilçe ve köy görmüş, uzun yollardan, bir arabalı vapurdan ve bir köprüden geçmiş, gri gökdelenlerin arasından sıyrılarak sarı buğday tarlalarıyla çevrili düzlüklerle kaplı Trakya kırsalına gelmiştim. Bulunduğum ilçe kadar küçük bir şehre gelmiştim. Gideceğim üniversitenin kayıt büroları merkezde, asıl kampüs ise şehrin kuzeyinde, 3 km'lik bir yolun çevresinde kuruluydu. Merkezde kaydımı yaptırdığımda içim kıpır kıpırdı ve hayallerimi gerçekleştirmek üzere kampüsün yolunu tutmuştum. Kampüse gittiğimde oldukça büyük olduğunu fark etmiştim. 3 km’lik yolda, fakültelerin arası ormanlıktı ve birbirinden uzaktı. Benim yıllarımı geçireceğim yer en sondaki mühendislik fakültesiydi. Binalar yeni yapım olmalarına rağmen oldukça kasvetli görünüyordu ve adeta bir koru oluşturmakta olan ağaçlar bu kasvetli görüntüyü destekliyordu. Otobüsle içinden geçerken altında gezinen çiftleri gördükçe amacıma bir adım daha yaklaşmanın sevincini yaşadım. Dershane günlerimin hayaline bir adım daha yaklaşmış, “ağaç altında el ele gezengiller” familyasına katılmama ramak kalmıştı.
Otobüsten inip sınıfıma gelip bir Pelin yerine İbrahim'le karşılaşınca ilk anda içim burkulmadı değildi. İbrahim'de aynı duyguyu yaşamış olmalıydı. Bir süre daha bekledik. Hakan, Cevdet, Berke, Sungur, Selahattin, Alp, Ümit geldi ama Pelin gelmedi. Herkesin yüzü asıktı. O gece, kampüsün girişine yakın olan yurdun kantininde öğrenmiştim bölümümüzün mühendislik bölümü olduğunu ve bu bölümü genel de pek bayan adayların tercih etmediğini.      Grubumla toplandığımız odada yakınlaşmak amacıyla; "Abi orman var. Tam korku filmi havası gibi." diyerek geyik açmaya çalıştım ama giren olmadı. 90’larda cuma geceleri Star’da Fredy Krueger’larla,  Criters'larla, cumartesi geceleri Fright Night’la, pazar sabahları Show Tv'nin maceraperest çocukların başından geçen macera filmleriyle büyümüş biri olarak iyi gider diye düşündüm ama Pelin meselesine öyle sıkkındılar ki vazgeçtim.
 O sırada birisi İktisat fakültesinden ve kızlardan bahsedince, ertesi gün iktisatın kantinine gitmeye karar vermiştim. Benimle birlikte sürüsüne bereket rakibimin benle geleceğini az buçuk tahmin etmiştim. O sıralarda üst sınıflardan birisi "Giderseniz gündüz gidin, gece dolaşmayın." deyince hepimizin kafası bir anda ona dönmüştü.
90'ların fantastik filmleriyle büyümüş biri olarak bu üst sınıf öğrencisinde, filmin başında Transilvanya köylülerinin takıldığı meyhaneye girip baş karakteri korkutan, yağmurdan ıslanmış esrarlı hikâyelere vakıf ihtiyar Çingene havası sezmiştim. Bu adam sanki birazdan bana "İktisat'ta vampirler yaşar. Bunu al" diyerek bir haç verecek, köylülerde dua edip korkulu gözlerle bana bakacaklardı. Aynı geyik havasını ötekilerde yakalamıştı. O sırada başka bir üst sınıf "İnanmayın lan milletin uydurması!" deyip, ihtiyar Çingene tandanslı üst sınıf buna sinirle bakınca ciddi bir şeylerin olduğunu anladık. Hele inanç diyince iyiden iyiye kıllandık. Zira bu tür konuşmalar, genel de bizim bira içtiğimiz gecelerde ve kız öğrenci yurtlarında çevrilen cin peri muhabbetlerinde geçerdi.
Ama bir müddet sonra ikili gülmeye başlayınca kötü hazırlanmış, iğrenç bir çömez şakası olduğunu anladık. Kahkahalarla, bu muhteşem ikilinin iğrenç esprilerden daha soğuk şaka anlayışlarına gülerken bir anda içeriye yurt müdürünün girmesiyle kahkahalarımız kesildi. Bizzat odamıza gelmesi bizi biraz tedirgin etmişti. Ciddi bir şekilde bizden eskilere dönüp "Yeni gelen öğrencilerimize duyuruyu yaptınız mı?" diyince iyiden iyiye şaşırdık. Müdür bize dönüp "İktisat fakültesinin civarında gece dolaşmak yasaktır." dedikten sonra çıkmıştı. Üst sınıf öğrencisi odamızı terk ederken, "Nedenini söylemezler ama ben biliyorum hayalet geyiği işte." diyince inanıp inanmamak arasında bocalamıştım. Bir defa bağnaz kasabalı arkadaşlarımın bedduasına uğramıştım. Yaşadığım hayal kırıklıkları, sonrasında yaşayacağım şeyin yanında hiç kalacaktı.
Arkadaşlarımdan birisi “Belki de siyasi olaylar felan vardır?” dediğinde içimiz rahatlar gibi oldu. Yine de kendi adıma huzursuzdum. Hayaletten ve siyasetten bahsediyorlardı. Benim için ÖSS kadar olmasa da yeterince korkutucuydular. Yanımızda ki diğer üst sınıf mühendis adayı: “Bizde siyaset olmaz. En son edebiyatlarda iki kişi kapıştı, kapıştıkları kız yeşil paltoyla gezdiğinden siyasi dediler ama kız meselesi aslında.” dedi. Arkadaş grubumuzdan birisi “Ağaçlar altında yiyişmek varken kim siyasetle uğraşsın zaten.” deyince hepimiz içten gelen kahkahalarla, kendimizce şahane bu tespiti onaylamıştık. Özellikle ben otobüsle kampüsün içinden geçerken aklıma gelen “Sanki çoğalmamız için kasten tasarlanmış” konulu tespitimi hatırlayınca daha fazla gülmüştüm. Tespitimi arkadaşlarımla paylaştığımda gülmemiz çoktan bitmiş, tekrar boşluğa bakmaya devam etmişlerdi.
Detaylarla canınızı sıkıyor olabilirim ama hikâyemin daha iyi anlaşılabilmesi adına bu arka planı vermeliyim. Üst sınıf mühendislik öğrencisi, gülüşmelerimiz bittikten sonra: “Okulun adı çıkarda öğrenci gelmez diye söyleyemiyorlar. Hayalet felan var oralarda bir şeyler.” diyince biz tekrar korku ve merak sağanağına tutulmuştuk. O anda herkesin bana gülmesi ve benim ekipte sivrilmek istememden dolayı “Abi kesin iktisat kızlarına takılmayalım, av alanınızı daraltmayalım diye söylüyorsunuz değil mi?” dediğimde kimsenin gülmemesi ve üstüne üstlük “Müdür dedi ya lan!” uyarılarıyla karşılaşınca bu girişimlerden vazgeçtim.
Üst sınıf mühendislik öğrencisi bu sefer gözlerini bana dikerek “Vallahi nedenini bilmem var orada bir şeyler.” diyince, içimdeki Kristof Kolomb dürtüleri uyanıvermişti. Bu merakımı dindirmek istiyordum ve bunun için “Şatoya gitmeyin vampir var!” türevi köylü propagandalarından daha gerçekçi bilgilere ihtiyacım vardı. Odadan çıkarak ortak kantine indiğimde bizi uyaran o görece daha ciddi mühendislik öğrencisinin yanına giderek bu tip olaylara çok meraklı olduğumu ve bu olayı da bana anlatmasını istedim. İsteklerim size garip gelebilir, nitekim hayaletlerden bahseden o mühendislik öğrencisi bile garip karşılamıştı. Gerçi bizler Sadettin Teksoy’la büyümüş, Reha Muhtar’la dişiyle uçak çeken adamları tanımış bir kuşaktık ama bu tür bir istem bizim için bile fazlasıyla garipti. Mühendislik öğrencisi, “garip ama gerçek”, “metafizik ama gerçek”, “görenler var”, “çarpılan oldu” konulu rutin üç harfli muhabbeti girizgahını yaptıktan sonra “hayaletin” öyküsünü anlatmaya başladı.
“Hangi sene, hangi öğrenci bilmem. Bu hikâyeyi biz bizim üst sınıflardan duymuştuk, onlarda kendi eskilerinden dinlemişler. İktisat’a bir kız geliyor. Burada görülenlerden daha güzel olduğu söyleniyor. Ama öyle böyle değil, sanırsın Liv Tyler tipinde elf. Bu kızın etrafında millet pervane. İstemeden not verenler, otobüste yer verenler, kantinde günaydını iyi geceleri nasılsını eksik etmeyenler gırla! Erkeklerin arasında dönen tek geyik konusu bu kız. Karıncaların çiftleşmesinden, eriyen kutuplara hangi konuyu açsa millet, laf dönüp dolaşıp bu kıza geliyor. Hatta öyle ki o dönem tarih öğrencilerinin arasında sürekli geyiği dönen Fatih’in sakalı mevzusunda bile konu gelip bir şekilde bu kıza kilitleniyor. Haliyle kız kıskançlık odağı oluyor. Diğer kızlar bununla muhabbet kurmuyorlar. Erkeklerle de takılmıyor. Bakımlı, güzel ama sessiz, sakin bir tip. Sevgilisi felan yok. Fakültede kantin masalarının kimisinin üzerinde birer birer türlü çeşit araba anahtarları, çeşit çeşit cep telefonları, kimi masalarda da taksitle alınmış Niçe serisi, Kafka serisi kitaplardan kalın komünizmle ilgili kitaplar görülmeye başlıyor, anlayacağın herkes de bir kapışma ortamı. Velhasıl kelam kızın gelişi hem dengeleri hem yengeleri alt üst ediyor, huzur felan kalmıyor. Neyden sonra millet umudunu kesmeye başlıyor, diğer kızlarla az biraz muhabbetlere girmeye başlıyor bu. Kız neden yalnız takıldığını anlatıyor bunlara. Söylediğine göre buna çocukluktan beri tutkun bir sevgilisi var. Kız yüz vermiyor, bu onu rahat bırakmıyor. Kızın sevdiği kişilere musallat oluyor. –Fısıltıyla söyledi bunu- Üç harflilerdenmiş bu sevgilisi. Kızın daha önce sevgilisini öldürmüş felan. Millet ikiye ayrılıyor. Kimi diyor bu kız yabani milleti uzaklaştırmak için uyduruyor, kimi de diyor üç harfliler gerçektir bu kız da var bir şeyler. Sonuçta kız bir şekilde terk ediliyor. Herkes herşeyi kabulleniyor. Neyse o aralar finallere doğru kimyadan bir çocuk gidip kıza açılıyor. Manken gibi bir şey derler onun için kız ilk başta istemese de sonra kabul ediyor. Hem erkekler hem kızlar kıskançlıktan çatlıyor. “Neden ben değilim” diye kafayı takıyorlar. Bir gün artık hangi kem gözlünün nazarı bilinmez çocuk kaza geçiriyor. Her yeri yanıyor, kızdan ayrılıyorlar. Millet bu üç harfli geyiğine sardırmaya başlıyor. Kıskaçlık var ortada. Kızı çekiştiriyorlar da çekiştiriyorlar. Kız da herhalde nazar değmesin diye gidip çirkin bir çocuğa teklif ediyor. Çocuk o gece heralde heyecandan kalp krizi geçirip ölüyor. Ertesi gün ölü bulmuşlar. Gidip başka bir çocukla konuşuyor, çocuğa araba çarpıyor felan bir sürü şey. Kız günden güne soluyor, bitiyor. En son her gece sürekli ağladığını söylüyorlar. Bu kızın korkusuna odayı bile terk ediyorlar. Kız çaresiz. Adı uğursuza çıkmış. Dahası sevgilisi sürekli peşinde. Kızların kaldığı C bloğunda sürekli bir şeyler oluyor. İsmi “C” diye “Cin Bloğu” diyenler revaçta. Bir süre sonra hikâyeler tüm okula yayılmaya başlıyor tabi. Gerçeğini doğrusunu bilmem, kız bir gün intihar ediyor. İktisat’ın orada büyükçe bir çınar ağacı var onun dibinde bilekleri kesilmiş bir halde buluyorlar. Kimi sevgilisi öldürdü diyor. O gündür bugündür geceleri o kızın hayaletinin o civarlarda görüldüğünü söylerler. Artık gerçek mi psikolojik mi bilmem. Bir-iki çarpılan da oldu. Mevzu bu işte.” dedi.  Hikaye  bittiğinde soluğum kesilmişti. Bu tür şeylere inanan biri olduğumdan anlatılanlar bana doğal olarak daha da korkutucu gelmişti. Diğer günlerde geceye kalmadan iktisat fakültesi civarında zaman geçirdiğim oldu ama gündüz vakti bile o anlatılan ağaçların altından geçerken tıpkı mezarlıkmış gibi şarkı söyleyerek geçiyordum. Sene sonunda doğruydu. Bir-iki çıkma macerası atlatmış, el ele ağaç altında dolaşma familyasından olmanın artık sıradanlaştığını hissettiğimden bırakmıştım. Tipik üniversiteli yaşantısını sürdürüyordum. Bir müddet sonra tarih bölümünden bir hocanın “Cin peri inanışlarının aslı astarı şamanizm döneminden kalma boş inanışlar” gibisinden yorumuyla gece gezmesem bile hayaleti unutmuştum. Dede Korkut'un ve kamların yaşamadığı bir yüzyılda perilere ve cinlere inanmak, birazda kantinde çevirdiğimiz yarı agnostisizm yarı ateizm kokan inanç muhabbetlerimizden dolayı etkisini yitirmişti.
Aylardan Nisan'dı çok iyi hatırlıyorum. Bir gün fakültede dersimiz bir hayli uzamış, akşama kadar fakültede kalmıştık. Sınıftakiler ders bitiminde birer birer yurda dönerken ben  hocadan ders notlarımla ilgili görüşler alırken konuşmamız bir hayli uzamıştı. O arabasına atlayıp evine doğru gittiğinde ben karanlığın ortasında fakülte korusunun başlangıcında yalnız kalmıştım. Yürüyerek gidebilirdim, arada iki buçuk kilometrelik bir mesafe olmasına rağmen yürüyerek köye gidip gelen birisi olarak yorucu gelmezdi. Üstelik hava serindi. Ama içimdeki o kırsal, eski inanışlarımın tesiriyle içimdeki ilkel korkular kıpırdanmaya başlamıştı. Cadde boyunca yol  ışıklandırılmış olsa da iki taraftaki ağaçlar ve araya giren kasvetli, karanlık binalar beni fazlasıyla korkutuyordu. Otobüs durağında bekleyip ikinci öğretim olmamasına rağmen son kalan bir otobüse yetişebileceğimi düşünmüştüm. Gerçi henüz ikinci öğretim bölümleri olmadığından bu saatlere pek otobüs kalmazdı ama ben yine de şansımı denemeyi  tercih etmiştim. Sabah kadar bekleyebilirdim çünkü o korunun ortasından geçmek pek cesaret edebileceğim bir şey değildi.
Ne kadar beklediğimi bilmiyorum. Yolun ilerisinde otobüs farlarını fark ettiğimde neredeyse sevinecektim. Eski tip, geniş camlı otobüslerdendi. Durağın önünde durur durmaz bindim. Okul içi ücretsiz olduğundan şoförün yanına gitmek yerine arka taraftan binip cam kenarına oturdum. Şoför ben bindikten sonra bana “Senden başka gelecek olan var mı?” diye sordu. Epey bir zamandır beklediğimi ama gelenin gidenin olmadığını söyleyince kapıları kapatıp otobüsü çalıştırdı.
Otobüsün içinde olmama rağmen karanlık korunun görüntüsü beni korkutmaya yetiyordu. Bir süre sonra kasvetli iktisat binasını görmemle korkum daha da artmıştı. Çocukluğumda yaşadığım otobüs yolculuklarını hatırlatmıştı bana. Araç hızla giderken, göz yanılgısı nedeniyle büyük elektrik trafolarının ve ağaçlarının yürüdüklerini zanneder yol boyu korkardım. Aynı hisleri yıllar sonra şimdi yaşıyordum. Sanki karanlık korudan biri ya da bir şey fırlayacakmış gibi geliyordu. Özellikle iktisat binasının önünden geçerken bu korku daha da büyümüştü. Otobüsün içinde olmama rağmen kendimi güvende hissetmiyordum. Daha önce hiç hissetmediğim tuhaf bir duygu vardı içimde. Havada belli belirsiz bir sis vardı sanki. Bu bana garip gelmişti. Otobüse binmeden önce bu kadar yoğun bir sisi fark etmemem neredeyse imkansızdı. Tam siste değildi ama tuhaf bir hava vardı, camlar belli belirsiz buğulanmıştı sanki.
Biraz ileride fakültenin tam karşısında, yolun kenarında beklemekte olan bir karaltı gördüm. Otobüs yavaşladı ve ağır ağır karaltıya yanaştı. Caddeyi aydınlatan lambalardan birinin altında soluk yüzlü, oldukça uzun boylu bir kızın beklediğini gördüm. Otobüs  durup kapısı açıldığında kızın yüzünü daha detaylı gördüm. İçeriye dolan serinlik tüylerimi ürpertmişti. Ama tüylerimi ürperten şey sadece serinlik değil, kızın görünümüydü. O an için saçmalıyor olabilirdim ama önceden dinlediğim cin-peri öyküleri kafamın içinde dönüyordu. Korkularımın etkisiyle otobüs duraklarında beliren askerler, yolda görülen kesikbaşlar, gelin şeklinde mezardan çıkan hayaletler, köy basıp gelin kaçıran hortlaklar ve bir nice öykü aklımda kendine özgü bir gerçekliğe kavuşmuştu. En yakın sınıf arkadaşımı bile görsem o korkulu ruh haliyle cin veya peri zannedebilirdim. Otobüs bekleyen kızın görüntüsü belki de bana o yüzden tuhaf gelmişti. İktisat civarında o kadar dolaşmama rağmen yüzü bana hiç tanıdık gelmemesi de cabasıydı. Ama daha önce görsem de bu kadar garipserdim.
Kızın boyu uzun değildi fazla ama değişik bir duruşu ve heybeti vardı. Tarif edemeyeceğim kadar güzeldi. Gece rengi saçları ve gece rengi ifadesiz gözleri, solgun teni ve zarif duruşuyla kendisine bakan herkesi büyüleyebilirdi. Ama yine de tekinsiz bir havası vardı. Kız sallana sallana sanki dengesi bozulmuş bir şekilde yürüyerek otobüse bindi. Bu yürümesi bana oldukça garip gelmişti. Kız otobüse biner binmez kapı kapanmış ve otobüs hareket etmişti. Kız şoföre doğru yürümeye başladığında hikayemin heyecanlı kısmı başlamıştı. Şoför daha tam hareket etmeden ani bir fren yapmış ve ben frenin etkisiyle öne sendelemiştim. Şoförün, yaşına başına bakmadan bir kadın gibi çığlık atarak şoför mahallinin kapısını açarak kendisini fırlatmasına şaşırmıştım. Kızın yürümesindeki garipliğin nedenini de o an anladım. Kızın ayakları tersti. Şoförün atlamasından sonra bana dönmüştü. Yüzünü gördüğümde içimdeki korku beni neredeyse öldürebilirdi. Soluk suratında olabildiğine şeytani bir gülüş ve gözlerinde kıpkızıl bir parıltı vardı. Gece vakti insanın odasında bir karaltı görüp korkuyla kafasını yorgan içine saklaması gibi bir histi yaşadığım. Arka kapıya attığımda kendimi kapının kapalı olduğu gerçeği ancak kapı yumruklarıma rağmen açılmayınca kafama dank etmişti. O an nasıl aklıma geldi bilmiyorum hemen eğilip acil durum kolunu aradım. Korkunç varlık sallana sallana bana yaklaşıyordu. Kolu çevirince kapı açıldı bende kendimi dışarıya fırlattım.
Dışarısı otobüsten daha fenaydı ve birden ışıklar sönmüştü. Şoförün nereye kaçtığı belli değildi. O karanlıkta otobüsün içinden çıkan korkutucu kızı gördüm. Şekli daha da tuhaflaşmıştı. Boyu normalden birkaç kat daha fazla uzamış, saçları yerleri süpüren, koca gözlü, koca kafalı, uzun tırnaklı bir yaratığa dönüşmüştü sanki. O korkutucu sırıtması suratında sallana sallana bana yaklaşıyordu. Korkudan ayaklarım uyuştuğundan kıpırdatamıyordum. Bir anlık gelen cesaretle koşmaya başlayarak korkutucu varlıktan uzaklaşmaya çalıştım. Korkutucu varlıkta koşarak peşimden geliyordu. Yurda belki bir kilometrelik mesafe vardı ama ben içimdeki korku duygusuyla mesafeyi göz ardı ederek koşmaya başladım.
Gözüm bir anlığına ormandaki koruya kaydığında korkudan aklımı yitirebilirdim. O ters ayaklı kız beni ormandan takip ediyordu ve o korkutucu sırıtmasıyla beni seyrediyordu. Tüm sinirlerim altüst olmuştu. Sinirden ağlayabilirdim.
Zaman nasıl geçti ben nasıl dayandım bilemiyorum. Yurdun girişini gördüğümde ağladığımı hatırlıyorum. Son gücümle yurdun kapısındaki güvenlik kulübesinin önüne geldiğimde içerideki görevliler dışarı çıkıp kollarıma girdiler. Nefes nefese kalmıştım. Soru soruyorlardı ama onları anlamıyordum. Betim benzim atmış olmalıydı zira yüzümü gören “Hayalet görmüşe dönmüş”, “Bir şey görmüş” türünden yorumlar yapıyorlardı. O anı iyi hatırlıyorum. Bir an uzaktan o kızı sallana sallana gelirken gördüm. O anda bayılmışım. Kendime geldiğimde yurdun revirinde etrafımda bir sürü kişi bana bakıyordu. Sağlık görevlisi ne olduğunu sorduğunda diğerleriyle beraber bir an siniri krizi geçirdiğim yalanını söyleyip başımdan savdım.
Odama çıkıp yatağıma uzandığımda bile bu kez arkadaşlarım bana bakıyorlardı. Gerçeği biliyor gibiydiler. Bana daha önce hikayeyi anlatan üst sınıf öğrencisi odaya gelip “Onu gördün di mi?” diye sorunca onlara bütün hikayemi anlattım. Bana atom bombasından galip çıkmış adam gözüyle bakıyorlardı. Daha önce görmediğim bir gariplik vardı yüzlerinde. Üst sınıf öğrencisi diğerlerine bakıp “Artık söyleyelim mi” diye birbirlerine sordular. İçimi tekrar bir korku kaplamıştı. Üst sınıf öğrencisi kapıyı örttükten sonra bana döndü. Ne duyarsam ne görürsem korkmamamı söyledi. Korku bir kez daha benliğimi ele geçirmişti. Oda arkadaşlarımın ayakları tersti. Ama onlardan bu kez fazla bir korku duygusu hissetmiyordum. Üst sınıf öğrencisi bana sırlarını anlatacaklarından ve bundan kimseye bahsetmeyeceğimden bahsetsem bile deli damgası yiyeceğimden söz etti. Bende kabul edince üst sınıf öğrencisi başladı anlatmaya:
“İntihar eden kız olayı gerçektir. Ama gördüğün hayaleti değildir. Hayaletin kılığına girmiş bir ifrittir. Bizden daha güçlüdür. Ona gücümüz yetmediğinden hayalet hikayesiyle insanları oradan uzak tutarız. İşin içinde, sizin deyiminizle üç harfliler olduğunu öğrenirlerse dualara başvurmaya kalkarlar. Bizim içinde zor olur burada barınamayız. Gördüklerin akrabalarımdır. Diğerleri gibi insanoğlu'ndan kaçtık ve burayı yuva tuttuk.”
“Bu üç harfli öykülerinin ortak noktasıdır genelde. Neden yurtlarda yaşıyorsunuz?”
“Bazı insanlar, senin gibileri biraz fazla duyarlı bizleri görebiliyor. Her iki insandan birisi yani. Bu yüzden kendi şeklimizle kendi alemimizde gezdiğimizde bizi görebiliyor ve dualara başvurabiliyorlar. Bu istediğimiz bir şey değil. Dolayısıyla insan kılığında döneme göre suretimizi değiştirerek asırlarca yaşıyoruz. Tüm dünyada böyle. Varlığımızı sürdürebilmemizin tek dayanağı budur.” dedi. Durumu oldukça garipsemiştim. Yıllarca geyiğini çevirdiğim, korktuğum üç harflilerle yurtta odamda oturmuş sohbet ediyordum. Üst sınıf öğrencisi sözlerini sürdürdü: “Gece yurtta gezerken bizi görürsen ayaklarımıza bakma. Artık bizi gördüğüne göre korkmana gerek yoktur. İnsanlardan yerimizi ve sırrımızı saklamamız lazım.”
“İnsanlardan neden bu kadar çekiniyorsunuz? Onlardan güçlü değil misiniz?” diye sordum. Umutsuz gözlerle bana baktı: “Dediğin gibi olsa biz değil sen bizden saklanırdın.” dedi.
Son iki yılımı yurtta bu üç harflilerle geçirdim. En sevdikleri şey bizim gece üç harfli muhabbeti yaptığımız gibi onlarında gündüz beş harfli -insan- muhabbeti yapmalarıydı. Böylece yurtlarda, kampüslerede görülen üç harfli olaylarının (gizlenmek için en uygun yer sık sık değişen yüzler) ve kantindeki, iktisattaki kızlar geyiğini çeviren (eskiden saraylardan kız kaçırdıkları sihirli günlerden kalma bir alışkanlığın kalıntısı), agnostisizm geyiği çeviren (ne kadar inançsız o kadar az dua) insanların sırrını çözmüştüm. Onlarda bizim kadar çoktular ve bizden farklılardı. Kendilerini gizliyorlardı. Onlarla iyi arkadaş olduğum söylenemez ama onlardan çok şey öğrendim. Beni sevmiyorlardı ama nefrette etmiyorlardı. Onlarla daha çok zaman geçiriyordum. Uzun yaşadıklarından dolayı bir hayli bilgiliydiler. (Her fakültenin tarih bölümlerinde rastlanılan ve tarihi olayları çok iyi bilen o bir iki öğrencinin sırrını herhalde çözmüşsünüzdür artık) İnsanlar gibi ölüm gerçeğiyle daha erken yüzleşmediklerinden dünyayı bizden daha iyi anlıyorlardı ve bir şekilde bizden daha çok eğlenir gibi bir halleri vardı. (Doğru bildiniz, o her esprisine güldüğünüz muhabbeti güzel olan öğrenciler) Birde her hallerinden tuhaf oldukları bu dünyaya ait olmadıkları anlaşılıyordu. (Evet bunu da bildiniz sınıfınızda illaki bulunan hareket ve davranışlarına anlam veremediğiniz marjinaller)
Üst sınıf öğrencisi üçüncü senemde şekil değiştirmeden önce bir sohbet sırasında şöyle bir şey geçmişti aramızda. Dostane değildi bir düşmanın, ötelerden birinin ihtarıydı.
“Dünya insanların algıladığı şekilde vardır. Bizim bile algılayamadığımız varlıklar vardır. Sen kalabalıklar görüyorsun oysaki insanlar seni kendi kendine konuşan bir deli zannediyor. Sen bizi görüyorsun, onlar insanken görebiliyor, insan olarak algıladıkları için. Sence bu denklemde hangimiz gerçek?”



SON

Mehmet Berk Yaltırık
24 Nisan 2010 Edirne