2 Mart 2012 Cuma

Myra Köyünün Hortlağı

(İlk Yayınlanış: Myria Köyünün Hortlağı, Kayıp Rıhtım, Ocak-2011, Noel Baba,

1
(1240-Antalya-Şehir Şahnesinin  Konağı)
            -“Bu işi çözmek için ipten kazıktan kurtulma adamlar bulmak lazım gelir.” dedi Ermenekli Subaşı. Şehrin kadısıyla göz göze geldiler.
Sıcak bir Antalya öğle üstünde, şehri gören bir mevkide, Antalya kethüdasının konağındaydılar. Konağın şehre bakan tarafında, üç yanı kapalı bir eyvanda kaz tüyünden mamül sedirlere oturmuşlar, kethüdanın Kilikya Ermenilerinden devşirilme hizmetlisinin sunduğu şarap kadehleri ellerindeydi. Konya medreselerinden yetişme kadı şarap kadehine el sürmemiş, testiden dolma ballı şerbete talim etmişti kendini.
            Antalya kadısı İsfahanlı Reşid şerbet tasını hizmetliye verdikten sonra diğerlerine bakınarak sordu:
            “-O iş kolay. Ben her dama bir sipahi koyarım. Olurda eski itikatları tutar diye  başlarına göçerlerden okur üfler büyücü taifesinden adamlar da koyarım. O sorun değil. Beni asıl düşündüren meselenin siyasi olup olmaması.”dedi.
            Ermenekli Subaşı:
            “-Orası beni de düşündürüyor. Memleket casus yatağına döndü. Bizanslısı, Latin’i, Eyyubisi hatta Tatar’ı! Yedi düvelin gözü bu topraklarda. Sultan hazır hristiyanlarla anlaşmışken ve ticaret bu denli ilerlemişken işlerimize çomak sokmak isterler. Sınırı geçmeye çalışan kaç adam yakalıyorum bir bilseniz!” dedi.
            Şahne Şerifüddin:
            “-Beridler uyur mu oldu?” dedi.
            Kadı sözü duyar duymaz Şeytan’ı görmüşçesine tiksintiyle:
            “-Aman adlarını anma! Onların ne yaptığı belli değil. Sahte fermanların, ayak oyunlarının, kesilen kellelerin haddi hesabı yok. Berid beridlikten çıktı. Onlar devlet oldu devlet! Hiç karıştırmayın onları. Eskiden casus kovalarlardı artık beyleri ağaları kovalıyorlar! Siyasi felan çıkarsa mesele üzerimize yıkıp alayımızın kellesini alırlar!” dedi.
            Şahne müstehzi bir ifadeyle:
            “-Yahu delinin biri geceleri damdan dama gezer. Hem de kafirlerin yılbaşı gecelerinde, gider kafir evlerinde cinayet işler, birkaç can alır. Delinin teki işte. Ölen adamların birbiriyle alakası bile yok ne siyaseti ne kelle alması!” dediğinde, Subaşı bu alaycı sözler karşısında sertçe bakarak küfreder gibi:
            “-Kafirle cenk yokken ya bir başka deli çıkıp “Bu devlet hristiyanların ölümüne müdahale etmiyor, sizi şüphe çekmeden teker teker katlediyor!” diye laf çıkarırsa ne olacak” diye sordu.          
Kadı:
            “-Ben söyleyeyim. Halk ayaklanacak. Hem de onun yeniden ortaya çıktığı bu zamanda. Sonra Berid bir bakacak Antalya’da isyan var nedendir diye. Bizlerin Sadettin Köpek zamanında iş başına getirilen kadro olduğumuzu görecek. Hazır kendi kadrolarını el altından yerleştirirken bu vesileyle kellemizi alacaklar!”
            Şahne:
            “-Böyle diyorsunuz ya bu işin arkasında onlar olmasın?”
            Subaşı kafasını iki yana sallayarak şunları söyledi:
            -Sanmam. Celaleddin’le* aynı dönemde yetiştik. Onun yöntemlerini bilirim. Ortalıkta sahte fermanlar ve birbirinden aykırı üç esrarengiz adam yoksa korkmamıza gerek yoktur. Ama siyasi anlaşılabilir bir mesele. Bir an önce halletmeliyiz.”
            Şahne hizmetlisine kafasını salladıktan ve hizmetli koşar adımlarla ayrıldıktan sonra:
            “-Siyasi değil bence. Gerçi kadı efendi daha iyi bilir. Ecinni taifesinden şüpheleniyor ahali, buna inanıyor. O bizim deliyi gördüğü halde sağ kalabilmiş bir adam var.” Dediğinde subaşı gözlerini birden şahneye dikti. Sorgular gibi:
            “-O kadar takibat yaptırdım benim neden haberim yok? Bu şehrin subaşısı sen misin de olayın şahidini evinde tutarsın?” diye sordu tıslar gibi.
Şahne gözlerini ona dikerek:
            “-Günlerdir siyasi siyasi diye diye beni de korkuya saldınız ben ne yapayım. Beridle ilgisi vardır laf çıkmasın diye konakta saklattırdım. Ama bir dinleyin isterseniz. Pek normal şeyler anlatmıyor. Bana kalırsa daha başka bir şey bu. Tafsilatıyla anlatacağım size.” dedi.
            Kadı:
            “-Cahil Türkmenlerin uydurmaları bunlar.”
            Şahne:
            “-Ben ötesini berisini bilmem. Aha sen kadı! Aha sen subaşı! Sorarsınız adam gelince.”
            Görgü şahidinin gelişini beklerken, eyvana derin bir sessizlik çökmüştü. Aşağıdaki sokaktan gelip geçenlerin sesleri, seyyar satıcıların bağrışmaları geliyordu kulaklarına. Her biri kafasında evirip çevirip “Myra Köyü Hadiseleri”ni düşünüyordu. Tam üç yıl önce başlamıştı her şey. Hristiyanlar’ın İsa Peygamber’in doğuşundan hesapla, güneş yılı hesabına göre hazırladıkları takvimin yılbaşlarına denk gelen son haftada, gece vakitlerinde Myra köyüne bir katil musallat oluyor, birkaç kişiyi parçalayarak kayıplara karışıyordu. İlk yıl olay tesadüfe bağlanmış ama üçüncü yılda tekrarlanınca, halkta huzursuzluk baş gösterince Antalya şehrinin ileri gelenleri Şahnenın konağında toplanma kararı almışlardı. Kendi aralarında “deli” diye isimlendirdikleri katili bu hafta içerisinde yakalayarak olayı bir an önce kapatmak istiyorlardı.
            Eyvanın girişinde köylü kılıklı bir adam belirince hepsi düşüncelerinden sıyrılarak adama baktılar. Adam ayakta el pençe divan durmuştu. Adamın halleri oldukça tuhaf görünüyordu. Elleri ve ayakları ayazda kalmış gibi titriyordu. Yüzü hayalet görmüş gibi bembeyazdı. Şahne köylüye dönerek:
            “-Bize anlattığın ne varsa noktasına kadar şimdide anlat.”
            Köylü boş gözlerle divanda oturan eşrafa bakarak titreye titreye konuşmaya başladı:
            “-Gece yarısıydı sanırsam. Su dökmeye diye kalktım kenefe. Dışarıya adımımı atar atmaz onu gördüm. Ay ışığı güneş kadar aydınlatıyordu ortalığı ayan beyan gördüm. Karşı komşumun çatısındaydı.”
            Adamın titremesi gördüğü şey tekrar karşısındaymışçasına dahada şiddetlenmişti. Gözleri korkudan fal taşı gibi açılmıştı. Kadı köylüye seslendi:
            “-Aklına geldikçe besmele çek besmele!”
            Şahne müstehzi bir şekilde kadıya dönerek:
            “-İstersen kırk yıllık Dimitri, üç kulhü bir Elham okusun kadı efendi! Bir durun adam diyeceğini desin. Korkma sende artık, seni geri göndermeyeceğiz oraya. Ne gördüysen anlat.”
            “-Beyim anlat demesi kolay. Bir görseydiniz onu! Ben buralı değilimdir. Ta Sicilya ceziresinden geldim, dedemler felan aslımız Norman’dır. Aileden paralı askeriz. Beş yıl önceye dek Sultan’ın ordusundaydım, ecriyan-ı hor bölüklerindeydim[1]. Çok yer, çok savaş gördüm beyim. Deniz canavarı dahi gördüm! Lakin o gece gördüğüm şey başka. Ben öyle bir şeyi ne gördüm ne duydum. Uzun boyluydu. Şişmandı. Uzun kolları vardı, üstüne giydiği kefen kandan kıpkırmızı ya kesmişti. Uzun, beyaz sakalı vardı. Kızıl gözlü, sivri dişli, çarpık bacaklıydı. Elinde bir çuval vardı ve bacanın üstüne tünemişti. Göz göze gelir gelmez bayılmışım zaten.”
            Şahne ona çekilebileceği anlamında bir jest yaptıktan sonra diğerlerine dönerek:
            “-Karşımızdakinin o olduğu ne malum diyeceksiniz. O çatıda görüldüğü evdeki çocuklar kayıp dahası bazı kanlı parçalar kalmış geriye. Çuval olayı malum. Her sene belli zamanlarda oluyor. Bu da işin insan elinden çıkmadığını gösteriyor. O yüzden tetkikatı bu yönde sürdüreceğiz. Bugüne kadar ölenler hep çocuklardı, birbirine yabancı ailelerin çocuklarıydı. Hafta boyunca üç yıl devir ile bir sürü ailenin ocağına ateş düştü.”
            Kadı, Şahne’ye müstehzi bir ifadeyle bakarak alay eder gibi laflarını birbiri ardına sıraladı:
            “-Sen şimdi ciddi ciddi bize kalkmış, bunların failinin ecinni taifesinden olduğunu mu söylüyorsun? Benim bu konuda ilmim der ki, cinler içinde zarar verebilecek çok varlık vardır, vurucu kırıcı taifesinden biri sürü mahlukat vardır, lakin bugüne değin hiçbir kitapta elinde çuval insan uzvu taşıyanını okumadım. O dediklerin çocukları korkutmak için uydurulan masallarda olur.” dedi ve ekledi: “Şayet şöyle bir ihtimal vardır ki bence uydurmadır, bu Diyar-ı Rum’da cahil Türkmenlerin itikatlarından hareketle “cadıcı” diye bir takım adamlar türedi. Bunlar bu kam analar gibi, Türkmen babaları gibidirler, ekserisi okur üfler büyücü taifesinden insanlardır, derler ki öldükten sonra mezarından çıakn cadı yahut hortlak nam mahlukları bunlar defetmekteymiş. Hepside eski kafirlik ve cahiliyeden kalma inançlar. Ölü yakarlarmış Allah’tan korkmazlar![2] Derler ki bu hortlaklar kişiyi parçalar, kanını içer, ciğerlerini sökerlermiş. Tabi hepsi safsata. Gulyabani vardır, ifrit vardır, hatta gulyabani kan içer ama evlerin bacalarından girmez. İfritler korkunçtur bu adem gerçekten görseydi korkudan ölürdü. Ama zinhar hortlak olmaz!” Sustuğunda bir tartışmada tüm rakiplerini atletmiş alimler gibi oturduğu divanda kurumlanarak diğerlerine bakındı.
            “-Bre kadı vallahi seni anlayana aşk olsun! Cin dersin, peri dersin, gulyabani dersin de, hortlağı cadıyı niye kabul etmezsin?” diye sordu subaşı. Kadı gözlerini ona devirerek delip geçen bakışlarla birlikte:
            “-Tabi müfteriye çıkmasın adımızda, Ermenek’li Rum kızlarıyla alem yapmaktan dinle diyanetle alakanızı koparmışsınız! Canlıların ruhu mu vardır ki tövbe haşa ölümden sonra kalksın? Kıyamete kadar ölünün dirilmesi vaki değildir![3] Meğer ki ecinni taifesi insanlara mezardan kalkmış ölü gibi görünür. Ama cin peri taifesi kalkıpta bacadan girip adem canına kıymaz. Bu kişi bir garip delidir olsa olsa!” dedi.
            Şahne her ikisine de baktıktan sonra meydan okur gibi:
            “-Ne olup olmadığını anlamak için bu akşam Myria köyüne gideceğiz askerle o zaman. Hepiniz gelirsiniz, ne olduğunu görürsünüz.” dedi. Subaşı ona dönerek:
            “-Madem hem deli hem de hortlak taifesinden olma ihtimali var, ne olur ne olmaz haber edelim, bu civarda bir cadıcı varsa bizimle gelsin. Myria köyünün çıkışındaki handa toplanırız akşama doğru.” dedikten sonra yerinden kalkarak eyvandan ayrıldı.
2
(Aynı günün gecesi-Myra köyü-Köyün yakınlarındaki han)
            Sekiz tane mumun tepesinde ışıldadığı büyük kağnı tekerleğinden yapılma lambanın tepeden sarktığı, genişçe bir salonda tahta masaların durduğu, bir köşesindeki uzun tahta tezgahın ardında konuklarına tedirgince bakan Barba Soufoli’nin durduğu sade görünümlü bir handı. O geceye dek yolunu şaşırmış yolcuların ve birkaç sipahinin uğradığı handa şimdi Antalya’nın eşrafını ve onların adamlarını ağırlamaktaydı. En ortadaki masanın üç kenarına Antalya kadısı İsfahanlı Reşideddin, Antalya subaşısı Ermenekli Yağıbasan’ın Sungur ve Antalya şahnesi Şerefüddin Mahmud oturmuştu. Adamları da  onların arkalarında kalan masalara ilişmişlerdi. Kadının arkasındaki masada aldıkları emirle her an harekete geçmeye hazır nursuz sıfatlı, bellerinde kemik kıran kerpetenden adam boğma kemendine, bıçak nevi çeşitli işkence aletleri vardı ki her biri sırtında koca koca palalar taşımaktaydılar. Subaşının arkasında beş tane sipahi ayakta dikilmekteydi. Şahnede ardına şehrin gelir giderinden sorumlu harcamalardan sorumlu katiple, Antalya haznedarını almıştı. İkisi masalara oturmuş hesap defterlerini açmış bekliyorlardı.
Kadı ivedi bir şekilde şahne’ye dönerek sordu:
“-Şehir divanı toplandı da haberimiz mi yok? Zaten alışmışız sedire döşeğe kefere gibi masaya başına çömdük kaldık. Katiplerin ne işi var?”
            Şahne hanın açık kapısından açık havadaki tek tük yıldızları seyrederken soru üzerine kadıya dönerek:
            “-Subaşının demesine göre bu cadıcılar yaptıkları hizmet karşılığı belli bir ödeme alırlarmış. Yakalayacağımız şeyin ne olacağı belli değil, biz tedbirimizi alalım. Ademse cezasını sen kesersin, cin peri taifesiyse yine sen okur üflersin, ortalığı karıştırmak için Beridhane’nin gönderdiği bir adamsa subaşına teslim ederiz. Yok eğer benim de düşündüğüm gibi hortlaksa o tepeler. Şimdi soracaksın nasıl bu kadar eminsin diye. Sizin bütün raporlarınızı okudum, yetmedi gittim ahaliyle konuştum. O adamı da öyle buldum. Adam bize gelmedi, gören duyan var mı dedim, ısrar edince yeminler okuyarak başladı söze korkmuş gibi bir hali vardı. Bacadan girer çıkar, ayak izi yoktur, tek kiremit kırılmamıştır. Sonra sende dedin ecinni taifesinden öyle şeyler gelmez diye. Geriye kala kala bir tek hortlak ihtimali kalıyor.” dedi.
            Subaşı:
            “-Bu civarda en iyisi olduğunu dediler bana. Hasan Dağı’nda tekkesi olan bir cadıcı ocağından gelmeymiş. İbrahim bin Hoyseng diyorlar. Hoy’a bağlı Hoyseng köyünden. Tatar fırtınasına kapılıp Anadolu’ya gelenlerden. Pek Türkmen babalarına benzemiyormuş ama medrese hocası gibi görünüyormuş dediklerine göre. Haber saldım ulakla, akşam üstü söylediğimiz hana geleceğini söyledi.” dedi.
            Ortalığı bir suskunluk aldı. Hepsi dışarıya açılan kapıya bekliyor, akşamın karanlığında gecenin çökmesini ve cadıcının gelmesini bekliyorlardı. O sırada hancı şahnenin ardından masaya yaklaşarak “İkramımız” diyerek bir kase dolusu portakalı masanın ortasına bıraktı. Şahnenin kendisine ivedi bir şekilde baktığını görünce:
            “-Af buyurun beyim ama konuşmanıza kulak misafiri olunca bende naçizane bir şey söyleyecektim.”
            “-Bir şeyler mi biliyorsun?” diye sordu şahne.
            “-Bir düşünce beyim, belki budur. Benim köyle pek alakam yok ama olanları duyarım. Kadınların ağıt sesleri buraya kadar gelir. O köyün yanında bir tane kilise vardır. Kilisenin mahzeninde Aziz Nikola’nın naşı vardır. Belli ki o yatırı rahatsız etmişlerdir ondan oluyordur.” dedi. Kadı ivedi gözlerle ona bakarak:
            “-Ne yani? Gavurun evliyası, kabrinden fırladıda kendi cemaatini mi keser oldu? İşine bak hele çelebi işine bak!”
            Hancı el pençe divan masadan uzaklaşarak tezgahının ardına döndü. Yeniden ortalığa sessizlik hakim olduğunda bu kez uzaktan ve derinden gelen bir nal sesi işittiler. Sesler yakına geldiğinde dörtnala koşmakta olan bir atın kişneyerek durduğunu duydular. Bir süre sonra içeriye oldukça garip görünüşlü bir adam girdi. Uzun ve kahverengi, göçerlerin at sırtında giydiği uzun ceketlere benzer deriden bir aba vardı sırtında. Diğer şatafatlı giysilere bürünmüş Antalya eşrafının arasında gariban duruşuyla sırıtıyordu. Başında bazı rum köylülerin giydiğine benzer sazdan yapılma geniş siperlikli bir serpuş vardı. Ak sakalı ve uzun saçlarıyla gece görünse gaib erenlerden sanılacak bir ihtiyar kişiydi ama dinç duruyordu. Yan tarafında çaprazlamasına boynuna asılmış orta boy tahta bir sandık vardı. İçeriye girer girmez “Selamınaleyküm!” diyerek selam verdikten sonra el pençe divan bir şekilde masanın karşısında beklemeye başladı. Şahne’nin boş sediri göstermesiyle oraya masanın boşta kalan ucuna oturdu. Daha sonra yan tarafında asılı duran orta boy sandığı çıkartarak ayak ucuna koydu. Üzerine eğilerek sandığın kapağını biraz aralayarak içinden deri kaplı, eski görünümlü bir kitap çıkartıp masanın üzerine koydu. İbrahim bin Hoyseng:
            “-Hortlak var dediniz geldim. Ama önce ücrette anlaşalım beyim, bizimkisi pek meşakkatli iştir. Yine de bazı sorularım var, buradaki şeyin hortlak olup olmadığından emin olmamız lazım. Ona göre hareket ederiz.” dedi.
            Şahne:
            “-Zaten seni o yüzden çağırttım. Üç yılda bir muayyen zamanlarda çıkıyor, bacadan girip çıkıyor. Köyün içine adamlarımı koydurttum, bir eve geçip bekleyeceğiz. O gelir gelmez haber edecekler. Çıkıp bakarız artık peri midir hortlak mıdır her ne karın ağrısıysa.” dediği zaman İbrahim sanki dövecekmiş gibi şahneye bakarak sordu:
            “-Adamlarınız daha önce bir hortlakla karşılaştı mı? Bu konuda belli bir eğitimleri var mı?”
            “-Gerek var mı? Bunlar gulamdır, Konya sarayından yetişmedir çoğu. Küffar ordularından korkmazlar, bir hortlakla mı başa çıkamayacaklar?”
            İbrahim, şahneye gayet sakin bir şekilde bakarken bakışları daha da sertleşti:
            “-Beyim anlaşılan sen daha önce hortlaklara dair pek bir şeyler işitmemişsin! Bunlar cinlere, perilere benzemezler. Mezarından kalkarak, ölümlülerin kanına susamış bir şekilde evlere dadanan, önce çocuklara sonra daha büyüklere dadanarak kendine yeni köleler yaratan bu habis varlıkları hafife almayın. Onlar kadar korkunç ve ölümcül çok az şey vardır. Adamlarınızı geri çekin, işime engel olursunuz.”
            Şahne:
            “-Hortlakları sorup soruşturdum. Aşırı güçlü olurlarmış. En az kırk gulam var köyde.” dedi kurumlanarak.
            İbrahim müstehzi bir ifadeyle sordu:
            “-Beyim peki o gulamların karşılarında o “şeyi gördüklerinde kaçmayacaklarının teminatını veriyor musunuz?”
            Kadı bakışlarıyla adamı dövecekmiş gibi:
            “-En olmadı duada mı okuyamazlar?” diye sordu.
            İbrahim parmağını ona doğru sallayarak:
            “-İyi bir yöntemdir. Tabi karşısında korkudan dilinizi yutmazsanız. Yahut korkudan duayı unutmazsanız. Yine de bazı tedbirler alabiliriz. Ben yanımda bir hayli getirdim ama yetmez. Adamlarınızın boynuna sarımsak demetleri asmaları lazım. Birde bulursanız Türkmenlerden nazar boncuğu ve kurt büzüğü gibi nazarlıklar alın.” dedi. Kadı ona sert bir şekilde bakarak gürledi:
            “-Bunlar kafir adetleri! İslam’ın askerini günaha sokturmam ben!” dedi. İbrahim kadının karşısında olduğunu hatırlayarak kendi kendine sakin olmasını söyledi. Ardından kadıya aynı sertlikte bakmayı sürdürerek ve bir elini sağ kalbinin üzerine koyarak:
            “-Medreseli değiliz ama Horasan tedrisatından geçmişizdir evelallah. Siz doğmadan evvel genç yaşımda Sultan Kılıç Arslan’ın sancağı altında Bizans kafirine karşı cenketmişliğimizde vardır o askere zararımız dokunmaz. Ama bu hortlak denen musibet öyle kolay altedilebilecek bir şey değildir. Ben sanatımı atadan dededen öğrendim. Benim mesleğimdir, işinize gelirse!” dedi.
            Şahne araya girerek:
            “-Münakaşanın sırası değil, vakit geçiyor. Asker sadece haber verecek, cenge girmez merak etmeyin. Önce meseleyi anlayacağız. Hortlaksa şayet sizin dediğiniz tedbirleri alırız. Şimdi köydeki eve geçelim. Her evde bir adamım var. Ahali uyur gibi yapıyor. Bacadan bir ses bir tıkırtı duyar duymaz kapıdan dışarı fırlayacaklar.”
            İbrahim:
            “-Beyim sözünüzü kestim ama bunu yapmayın. Zira o asker daha kapıyı açamadan o kapı kilitlenir kanır. Ecinniler gibi o da eşyaya hükmedebilir. O yüzden askeri çekin. Biz o kasabayı gören bir yerde pusuya yatalım. O şey çatıya geldiğinde görürüz müdahale ederiz.” dedi.  Masanın ortasında duran kaseden bir portakal alarak kuşağından çıkardığı gümüş bir Çerkez kamasıyla ortadan ikiye ayırarak yemeye başladı. Diğerlerinin kamaya baktığını görünce:
            “-Bizim ocaktan yetişenler genelde hortlaklarla cadılarla uğraştığından, sıkı bir eğitime tabi tutulur. İyi yetiştirmek için genelde orduya katılırız. Bende bir dönem ilerlemiş yaşıma rağmen Mısır’a gidip el-Ravda’daki Memluk karargahına katıldım. Çerkes Memluklerinden bir arkadaşımın hediyesidir. Ata binmeyi, okçuluğu Kıpçaklardan öğrendim. Bıçak ve kılıç kullanırken dans eder gibi hareket etmeyide Çerkezlerden. Genelde diğer ocaklılarda bir dönem Mısır’a giderler genelde.” dedi.
            Subaşı müstehzi bir ifadeyle sordu:
            “-Niye bizim ordu karargahlarının suyu mu çıktı?”
            İbrahim kamasını paltosunun yenine sildikten sonra yeniden beline soktu:
            “-Sizin Selçuklu gulamları iyidir. Ağır silah kullanırlar ve iyi beslenirler. Güçlü ve hantaldırlar. Haçlıların gelişine kadar sizler Tatarlar gibi cenk ederdiniz. Bizimkiler ta o taraftan daha Tatar gelmeden göçmüşlerde rahmetli dedemden dinlerdim. Ok ve kementle. Ne zaman ki ağır zırhlı Haçlılar geldi iki kere bizimkileri geri sürdü ve bizimkiler kale tutmaya başladı, işte ondan sonra siz böyle asker yetiştirmeye başladınız. Sizin askerleriniz güçlüdür ama çevik değildirler, hantaldırlar. Bir devle cenk edecek olsam direkt gulam olmayı seçerdim. Ama hortlaklar bir insana göre daha hızlı hareket ederler. O yüzden çevik olmak iktiza eder. Bizde ekseriya Mısır’a gideriz. Kıpçaklardan bozkır okçuluğunu öğreniriz. Uçanı kaçanı vuralım diye. Çerkezlerden bıçak ve kılıç sallamayı görürüz. Kılıçla dans etmeyi öğreniriz ki rakipten daha hızlı olalım, daha hızlı bıçak atalım veya keselim.”
            Cümlesini bitirir bitirmez kolundan bir ufak hançer çıkartıp subaşına doğrulttu. Askerler hızla silahlarını çektiklerinde subaşı onları durdurdu. “İşte demek istediğim buydu.” dedi. “Yaşıma göre hızlı olmamın bir nedeni her gün talim yapmamdır. Biz böyle yetişiriz o yüzden ailede 80’den evvel ölen azdır. Tabi eceli hortlak elinden değilse.” diye de ekledi. Sonra şahneye dönerek sordu:
            “-Bu hortlak ortaya çıkalı ne kadar oldu?”
            Şahne sakin bir ifadeyle üçüncü yılı olduğunu söyleyince şaşırarak sordu:
            “-Köyün nüfusu mu fazlada fark etmediniz?”
            “-Üç yıldır var. Her zaman görülmüyor ama. Kafirlerin takvim zamanına göre yılbaşı dönemlerinde görülüyor ve o hafta içerisinde dadandığı evlerin çocuklarını parçalayıp çuvalına koyuyor. Kanlı bir çuvalla görmüşler onu. İlk sene oldu, delinin biridir dedik çünkü bir daha olmadı. İkinci sene olunca yine tesadüftür dedik. Bu sene tekrar aynı zamanda olunca şüphelendik.” dedi şahne.
            İbrahim sordu:
            -Yalnız anlamadığım bir şey var. Parçalıyor dediniz. Hortlaklar ceset parçalamazlar, albastıysa loğusa ciğeri yerler  ama burundan çıkartırlar, parçalamazlar. Hortlaklar kana susar sadece. Çuval muval garip geldi bana. Neyse. Üç yıl önce bu civarda alışılmadık bir şeyler oldu mu?”
            “-Ne gibi?” diye sordu şahne.
            “-Vahşi şekilde bir cinayet, bir intihar vakası. Yahut salgın hastalık?” diye sordu İbrahim. Bu soru üzerine subaşı ve şahne birbirlerine baktılar. Kadı yüzünü homurdanarak başka bir tarafa çevirdi. Subaşı ağır bir ses tonuyla:
            “-Üç yıl önce buna benzer bir şey oldu ama alakası olduğunu sanmıyorum. Bir göçer obası geldi bu yana. Bunların kızlarından birisi, derede çamaşır yıkanırken mi ne kaçırılmış. Dahası kaçırılmamış, kız boğuluyormuş derede. Kilisenin zangocu görmüş. Değişik bir çocuktu, aşırı şişman olur olmaz her şeye gülen yarı deli biriydi. Ama iyi birisiydi. Kimseye zararı olmazdı. Hatta marangozdu, tahtadan oyuncak yapar fakirin fukaranın çocuğuna dağıtırdı. Aziz Nikola dedikleride öyle yaparmış, o da onun gibi yaparmış. Kızı kurtarmış, kiliseye almış iyileşsin diye. Göçerler kızı arıyor nerede diye. Kilisede buluyorlar. Köyü kılıçtan geçirecekler neredeyse. Mahkeme istediler. Bu göçerlerde zinanın cezasını bilirsin belki. Çocuk yalvardı ben bir şey yapmadım diye ama töre diye tutturdular. Kadıda razı oldu. Çocuğun kollarını ve ayaklarını dört yöne bakacak şekilde atlara bağlayıp atları kamçıladılar. Paramparça oldu. Gömdük. Yılbaşılarının zamanıydı.” Diye yanıtladı İbrahim’i. Yüzünden gelip geçen keder gölgeleri İbrahim’in içindeki şüphe damarını kabarttı. Aklındaki soruları savarak ayağa kalktı. Masada duran kitabın içinden bazı sayfalara baktıktan sonra eğilerek sandığına koydu. Doğrulduktan sonra:
            “-Vahşi bir cinayet. Üstelik bir günde yapılıyor bu. Özel bir günde. Hortlak kendilerine sırt çevirmelerinden intikam alıyor olmalı. Eğer başka bir mevzu yoksa kalkabiliriz. Kaç saat olursa olsun hortlağı beklemeliyiz. Askeride unutmadan yanımıza alalım. Büyük ihtimalle hortlak o çocuk olmalı. Keşke sarımsak alsanız yanınıza.” dedi.
Eğilerek sandığını masanın üzerine koydu. Kapağını açıp bazı nazarlıklar taşıyan, kurt büzükleri, boncuklar, çeşitli hayvan kemikleri, tuhaf görünümlü taşlar, üzeri bilinmeyen şekil ve yazılarla bezeli tuhaf kolyeleri boynuna astı. Hepsinin üzerine sarımsaklardan yapılma bir kolye astıktan sonra birkaç tane sarımsağı da yanına aldı.  Sandığı kapattıktan sonra diğerlerine bakmaya başladı. Sandığı beline çapraz astığı sırada abasının yan tarafı açıldığında uzu eğik formda bir Türkmen kılıcının belinden sarktığını gördüler. Subaşı’nın ayağa kalkmasıyla birlikte diğerleri de kalktılar. Subaşı askerleri önden göndererek diğer askerleri köyün dışındaki tepeye çağırmalarını söyledi.
Kafile handan çıkarak toprak yolu izledi. Köyün olduğu yöne saparak aralarında fazla bir mesafe bulunmayan köye doğru ilerlemeye başladı. Pencerelerinden ufak ışıkların göründüğü, iki katlı evlerin dikili olduğu köyün yakınlarında yükselmeye başlayan tepeye tırmanarak yüksekliğine kanaat getirdikleri bir yerde durdular. İbrahim’in köyü gören bu noktada yere uzanmasıyla birlikte, pusuya yatarmış gibi onlarda köye doğru yere yattılar. Gece yarısına doğru gergin bir bekleyiş başlamıştı.
Ay ışığının ortalığı en az güneş kadar aydınlattığı gecenin ortasında, iyi ısıtılmış hanın salonundan çıkarak, bu soğukta dışarıda olmalarından dolayı bir çoğu halinden şikayetçi bir şekilde köyü seyrediyordu. Bir süre sonra yanlarına subaşının adamlarıyla evlerdeki askerlerde döndü ve onlarda diğerleri gibi tepenin orada pusuya yatarak hortlağı beklemeye koyuldular. Normal şartlarda bir insana angarya gelebilecek bu eylem, işin içine bir hortlağın varlığının karışması nedeniyle insanlara daha başka duygular hissettiriyordu. Herkesin içinde gecenin karanlığıyla pekişen anlatılması güç bir korku vardı. Göçebe kültürü terk edeli sadece dört beş kuşak olmuş bu insanlar, eski Şamanlık dönemlerinin ruhlarını ve cinlerini sağda solda arıyor, bir çıtırtı yada gölgeyi işaret olarak algılıyordu. Köydeki evlerin ışıkları birer birer sönmye başladıkça köyle birlikte bekleyenlerinde yüreği kararmaya başlamıştı. Beklemeleri sürerken Cadıcı İbrahim’in “İşte orada!” diyerek parmakla işaret ettiği yere baktılar.
Ay ışığının ayan beyan parlaklığının altında, köydeki çatıların üzerinde bir şey geziyordu. Bir insana göre oldukça şişman ve uzun kollu görünüyordu. Sallana sallana yürüyor, bir çatıdan diğerine atlıyordu. İbrahim diğerlerine dönerek fısıltıyla:
“-Göz temasını kesmeyin. Yavaşça onun olduğu yere doğru ilerleyeceğiz. Hortlak olup olmadığından emin olmamız gerek.” dedi. Kafile yerinden hızlıca kalkarak, silah şıngırtılarının elverdiği ölçüde bir sessizlikte köye inmeye başladılar. Köye indiklerinde çatıların bir kısmını göremiyorlardı ama köyün ilerisindeki bir evin çatısındaki karaltıyı herkes fark etmişti. Askerler oraya doğru ilerlerken İbrahim’in durmasıyla beraber onlarda durmuşlardı. Hortlak olduğundan şüphelendikleri şey ortadan kaybolmuştu. Askerlerden birisi batıl inançlarının etkisiyle içinden dualar okuyarak başka bir evin duvarına doğru yanaştı. Duvar olduğuna emin olduğu yere doğru ilerliyor, sanki saklanmak istiyordu. Bir şey çarpmıştı ama arkasındaki şey duvar değildi. Bir anda arkasını döndüğünde gördüğü şey dünyada çoğu insanın en son görmek isteyeceği şeydi.
Normal bir insan ölçülerine göre şişman, bembeyaz köse suratında iki ateş kızılı göz ve sivri dişlerinin dudaklarının arasından fırladığı tuhaf bir gülümseme, gereğinden fazla uzun olmasından dolayı çarpık çurpuk kollar ve uzun, kirli tırnakları, mezar kokusu ve ölüm soğukluğu yayan bir beden ile karşısında ayan beyan bir hortlak dikilmişti. Üzerinde tüm bedenini saran, kandan kıpkırmızı olmuş ve sadece kenarları beyaz kalmış bir kefen vardı ki rüzgarda tekinsiz bir şekilde uçuşuyordu. Bir insanı delirtebilecek kadar korkunç bakışlarla karşılaşan asker elini uzattığında o şeye dokunur dokunmaz kulakları tırmalayan korkunç bir çığlıkla gerilemeye çalıştı. Diğer askerle o taraf döndüklerinde korkudan dona kaldılar. Hiçbirinin eli kılıcına gidemiyor, akıllarına dua okumak bile gelmiyordu. Hortlağın tıslamasıyla karşısındaki asker çarpılmış gibi yere düştü. Tuhaf ve ürpertici bir şekilde iki yana sallana sallana masal gulyabanileri gibi askerlerin üzerine yürür yürümez askerler korkudan kaçmaya başladılar. Hortlak Ermenekli subaşının üzerine doğru yürüyordu. Şahne ve adamları çoktan gerilemiş, kadı ve cellatları ise bir başka sokağa doğru koşmaya başlamışlardı bile.
Subaşı korkusundan yerinden kıpırdayamıyordu bile. Hortlak elleriyle boğazına sarıldığında onun ellerindeki mermer soğukluğu tüm vücuduna yayılmaya başladı. Hortlak çürümüş nefesini onun burnun dibinde hissettirecek kadar yaklaşarak tıslar gibi konuşmaya başladı:
“-Senin yüzünden bu hallere düştüm subaşı! Geleceğini biliyordum!”
“-B… be-be…ben… Bilmiyordum. Böyle… böyle olacağını bilemezdim!” derken subaşı korkudan etkilenmiş bir halde o asker gibi olmuştu. Hortlak üzerine her yerden duyulabilecek bir tıslamayla hamle yapınca subaşı diğer asker gibi çarpılarak bayıldı. Dişlerini meydana çıkaran hortlak, subaşının boğazını ısırmak için yaklaştığı sıra bir şeyin onu tutup engellediğini hissetti. Çevresinde insan yoktu ama kulağına gelen davul sesinden bir büyüye maruz kaldığını anlamıştı. Subaşını bırakarak sesin geldiği tarafa döndü hırlayarak. Cadıcı İbrahim, sandığından çıkardığı orta boy bir şaman davulunu çalarak tuhaf dans figürleri eşliğinde hortlağın etrafında dönmekteydi. Hortlak ona dokunamıyordu. Gecenin karanlığında kaynağı belirsiz bir çok yerden gelen elin onu tutup engellediğini hissediyordu. İbrahim’in ayini sürdürdüğünü gördü. Şaman davulunu tutan eline sıkıştırdığı, üstü yazılı bir kağıt parçasını hortlağa fırlattığında kağıdın alev alarak hortlağın nefesine karıştığını gördü. Hortlak bir sürü el tarafından boğuluyor gibiydi. Son bir gücünü toplayarak güç bela yerinden doğrularak kendini geriye fırlattı. İbrahim şaman davulu çalarak ve tuhaf figürlerle dans ederek hortlağı kovalıyordu. Köyün dışındaki eski zamandan kalma kaya mezarlarına doğru kaçan hortlak mezar tünellerinden birine girdiğinde, ardından yetişen İbrahim mezarın girişine bir çizgi çekerek üzerine sandığından çıkardığı üç-beş adet sarımsağı yerleştirdi. Köye geri döndüğünde askerlerin meydana geri toplandığını, subaşıyla bayılan askeri köylülerden birinin evine taşıdıklarını gördü. Kadı ile şahnede maiyetiyle eve doğru gidiyordu. İbrahim’in geldiğini görünce ona doğru yürümeye başladılar.
Kadı:
“-Türkmen babaları gibi davul çalmayaydın iyiydi.” dedi. Cadıcı müstehzi bir şekilde kadıya bakarak:
“-Ben dua ederdim de ulema dururken ne haddimize diye düşündüm. Askerleriniz çil yavrusu gibi dağılmıştı, dua okusam ben hariç hepiniz bunun elinde harcanırdınız.” dedikten sonra şahneye dönerek:
“-Şimdi onu saklandığı mağaraya kıstırdım. Sabahı bekleyeceğiz ve o zaman inine girip halledeceğiz.” dedi. Şahne yan tarafından birkaç kese çıkartarak İbrahim’in davulunun üzerine koyarken:
“-Bu gece bitmesini istiyorum!” dedi. İbrahim mağaraları göstererek:
“-Gecenin köründe hortlağın inine girmek ha? Eskisi kadar iyi olsam bile yine deneyemezdim. Dışarıda olsa kolay olurdu. Atalarımın ruhlarını yardıma çağırabilirim. Ama orası ona ait onun lanetiyle bütünleşmiş bir yer.” dedi. Şahne tehdit eder gibi:
“-Yarını yok. Güneşi bekleyemem. Bu gece bitecek her şey!” dedi.
            İbrahim müstehzi bir ifadeyle:
            “-Hele içeridekileri bir kendine getirelim, sonra bakarız.” dedikten sonra subaşı ile askerin kaldırıldığı evin kapısından içeri girdi. Basit bir gaz lambasıyla aydınlanan salonda, bir duvar dibindeki sedire askerler tarafından yatırılmış olan subaşı ile askere yaklaşan İbrahim adamların korkudan bembeyaz olmuş yüzlerini ve ifadesiz, boş bakan gözlerini gördüğünde ister istemez bir ürperti duydu. Cadıcı İbrahim’in ardından eve giren kadı ile şahne onun yanına geldiler. İbrahim’in onların hortlağın korku tesiri altında kaldıklarını, bu çarpılma halinden onları çıkarabileceğini söyledi. Yan tarafındaki sandığının içinden bir tutam kurutulmuş defne yaprağı çıkartarak bunlar bir tütsü çubuğuna yaprakları sardıktan sonra askerlerden bir bardak soğuk su istedi. Su dolu bardağı aldıktan sonra bardağı yere koydu. Elindeki defne yaprağı tütsülerini, gaz lambasının ateşinde yaktıktan sonra subaşı ile askerin yanına çömelerek tütsüyü burunlarına doğru tuttu. Diğer eliyle parmak uçlarını batırdığı suyu subaşı ile askerin yüzüne serpmeye ve sanki birine bağırır gibi “Kovuç! Kovuç!” demeye başladı. O sırada askerlerin gözü önünde tuhaf bir olay yaşanmaya başladı. Subaşı ile asker titriyordu. Sanki birden fazla el tarafından tutulmuşta çekiştirilirmişçesine titriyorlardı. Gözleri deliler gibi fersiz beyaza kesmişti. Ellerinden ayaklarından boşalan terlerle sırılsıklam olmuşlardı. Ağızlarının açıldığını gördüler. Ağızlarının içinden tuhaf şekillerde, dumansı varlıkların çıktığını gördüler. O gri dumanın çıkıp havaya karışmasından sonra titremeyi bıraktılar. Gözleri normale döndü.  Kendilerine gelmeye başladılar. İbrahim tütsüyü söndürdükten sonra deriden bir torbaya sardıktan sonra sandığına geri koydu. Girdiğinde yere bıraktığı şaman davulunu ve üzerindeki para keselerini eline alıp askerlere bakarak:
            “-Kadı, şahne, subaşı kalsın. Diğerleri dışarıya çıksın.” dedi. Askerler şahne ile subaşıya baktılar. Şahne askerlere kafasını sallayınca askerler ve evin sahipleri dışarıya çıktılar. İbrahim kapıyı örttükten sonra subaşıya dönerek:
            “-Bana eksik anlattın. Hortlak sadece sana saldırdı. Neden?” diye sordu. Subaşı:
            “-Hortlak işte saldırdı. Subaşıyım diye adamı sorguya alacak halim yok ya?”  diye sordu.           İbrahim:
            “-Bu iş şaka değil. Adam haksızlığa uğradığını söylüyor. Vahşice öldürülmesi yüzünden değilde haksızlık nedeniyle hortladıysa işin rengi değişir.” dedi. Kadı:
            “-Öyle yada böyle ne fark eder ki? Sonuçta hortlağı defetmeyecek misin?” diye sordu. Cadıcı İbrahim para keselerini göstererek:
            “-İşin ne olduğunu, aslını öğrenmediğim sürece bunlar kirli akçedir. Ben kirli işe elimi sürmem. Ben gazilerdenim, emrime toprak tahsis edildi benim üzerimde yaptırım gücünüz yok. Şimdi bu kapıdan çıkar giderim sizde ömrünüzü bu hortlakla geçirmeye devam edersiniz. Bana işin aslını anlatın. Subaşı bir şeyler yaptı sizde saklıyorsunuz.” dedi. Şahne subaşıya be kadıya baktıktan sonra:
            “-Anlattıklarımız burada kalacak. Eğer dışarı sızarsa ister gazi ol ister sultan kellen gider! Bu Ermenekli şeytana uymuş üç yıl önce. O göçerlerin kızını kaçırtmış. Tecavüzden sonra üstüne birde kızı öldürmüş. Cesedi yok edemeyince bize başvurdu.”
            “-Sizde hepimiz aynı saraya mensubuz, kol kırılır yen içinde kalır diyerek bu deyyusa göz yumdunuz değil mi?” diye gürledi.
Subaşı sinirle ayağa fırlayarak kılıcını çekti. Ama daha İbrahim’in önüne gidemeden İbrahim kolundan çıkardığı bir bıçağı hızla onun gırtlağına dayadı. Subaşı kılıcını indirdikten sonra bıçağını çekmeden sordu:
“-Sonra?”
“-Bir tertip düşünmüş. Cesedi kiliseye bıraktırmış dereye soktuktan sonra. O çocuğun o kıza yardım edeceğini kiliseye taşıyacağını biliyorduk. İyi öyle yap dedik. Çocuk yalvardı yakardı cinayet onun üzerine kaldı öldürüldü.” diye tamamladı gerçek hikayeyi şahne.
Subaşı şahneye bakarak:
“-Asıl hikayeyi hiç biriniz bilmiyorsunuz. Anlatmamam için tehdit edildim!” dedi gürleyerek. İbrahim bıçağı gırtlağından çekmeden sordu:
“-Kim, niye tehdit etti?”
“-Üç yıl önce Celaleddin geldi. Beridçi Celaleddin.” dedi. Kadı ve şahnenin ağzından küfürler savruldu boşluğa. Subaşı yutkunduktan sonra anlatmaya devam etti: “Yanında adamları vardı. Bir kız getirmişlerdi. Hediye dediler, içtik felan bir hayli sarhoştuk. Sonra ne ara oldu bitti koynumda ölü kızı buldum. Onu gördüğümü gizlememi söyledikten sonra beni cesetle bırakıp gitti.” dedi. Kadı bilirmiş gibi kafasını sallayarak:
“-Kulağıma beridçilerin Türkmenlerle Selçuklu arasına husumet soktuğuna dair haberler gelirdi. Beridhane’den birileri söyledi, Türkmenleri kışkırtmaya mı neye çalışıyorlarmış, devletin bekası için hepsini yola getireceğim felan diyormuş. Demek ki bu boku bu yüzden yedi. Bu dansözcüde zokayı yuttu.” dedi.
İbrahim bıçağını geri çektikten sonra sandığını açarak keseleri içine attı. Sonra diğerlerine dönerek:
“-Kirli mirli devletin ayak oyunları beni alakadar etmez. Hortlağı yok edelim diyorsanız şimdi girelim diyorsanız gidelim.” dedi. Şahne:
“-İsabet olur cadıcı. Sabaha kalmasın. Şimdi yok edelim.” dedi. Cadıcı subaşıya dönerek:
“-Sakın askerleri mağaralara sokmaya çalışma. Orada da çil yavrusu gibi dağılırlarsa bize faydalarından çok zararı olur. Katipler ve cellatlarda. Çıkışta beklesinler. Ama siz gelin. Hocanın dualarına ihtiyacımız var. Şahne ile subaşım, sizlerde kılıç gücüyle yardımcı olabilirsiniz. Size yetecek kadar sarımsağım ve nazarlığım var. O mağaralarda bizi nelerin beklediğini bilmiyoruz.” dedikten sonra sandığını açtı. Onlara nazarlıklarını ve sarımsak kolyelerini verdikten sonra bunları kuşanmalarını bekledi.
Ekip hazır olduktan sonra dışarıda toplanan askerleri, katipleri ve cellatları aldıktan sonra mağaralara doğru yürüdüler. Mağaraların girişine geldikten sonra askerlere ve diğerlerine girişte kalmaları talimatı verildikten sonra, dörtlü grup meşalelerini yakarak cadıcının işaretlediği mağaraya girdiler. Duvarlarda kafirin cahiliye zamanlarından kalma putlarının, cenklerinin ve krallarının kabartmalarının olduğu, kimi yerlerde acayip şekillerde yazılarının resmedildiği, içi boş taş mezarlı lahitler duruyor, dipsiz bir tünel sonsuz karanlıkların içine doğru uzanıyordu. Taş koridoru takip ederek dehlizin diplerine doğru ilerlemeye devam ettiler. Bir noktan sonra aşağıya doğru indiklerini hissediyor gibilerdi. Taş koridorlar yerlerini sarkıtlı mağara galerilerine bırakmışlardı. Bir müddet sonra geçidin incelmeye başladığını ve yeniden yerini taş koridora bıraktığını gördüler. Serin ve ürkünç mağarada öylesine ileri gitmişlerdi ki sesleri bile yankılanmıyor, adeta geride bıraktıkları ürpertici karanlık tarafından yutuluyor gibiydi. Bir müddet daha ilerledikten sonra koridorun sonunda demir çivilerle bezeli tahtadan bir kapı gördüler. Cadıcı İbrahim kapının koluna asıldığında kilitli olduğunu gördü. Subaşı diğerlerine geri çekilmelerini söyledikten sonra yanında asılı duran topuzu çıkardı. Topuzu kapının kilit kısmına doğru savurarak sertçe vurdu. Birkaç darbeden sonra kapının kilidini kırmaya muvaffak oldu. Kapıyı kendilerine doğru çekerek açtılar. Oldukça geniş bir sarnıca geldiklerini gördüler. Tepedeki kubbelerden yere dek inen sütunların diplerinde bir sürü tahta kapaklı tabut duruyordu. Şahne burasının kilisenin aşağısı olduğunu, üst kata çıkan merdivenlerin ekibi kilise mahzenlerine kadar götürebileceğini söyledi.
Tabutların arasında gezinirken Cadıcı İbrahim meşaleyi onların yüzüne doğru tutarak bulundukları yerde bir sürü tabut olduğunu söyledi, asıl hortlağı bulmak için başka bir yol izlemeleri gerektiğini söyledi. Sandığını açarak içinden bir ufak faraş çıkardı. Lahitlerden birinin üstüne koydu. Birde kağıt parçası ve divit okka çıkardı. Meşaleyi şahneye verdikten sonra kağıdın üzerine Arapça bir şeyler yazmaya başladı. Tamamını doldurduktan sonra katlayarak faraşın üzerine koyduktan sonra diğerlerine döndü:
“-Bunu yaktıktan sonra en büyük parçanın uçuşmasını bekleyeceğiz. O nereye düşerse hortlak oradadır.” dedi. Sonra ekledi: “Yalnız bana garip gelen bir şey var. Çuval dediniz. Benim bildiğim hortlaklar ceset parçalamazlar yapsalar bile bu parçaları taşımazlar. Çocukların cesedine dair bir iz de yok.”
Cadıcı kağıdı yaktıktan sonra en büyük parçanın uçuşmasını bekledi. Kağıt bütünüyle havaya uçup parçaları bütün tabutlara doğru dağıldığında sunturlu bir küfür savurduktan diğerlerine bağırdı:
“-Sakın yanımdan ayrılmayın! Bunlardan bir sürü var burada! Kolonisini beslemiş dürzü!”
O anda görüp görebilecekleri en dehşet dolu dakikaları yaşamaktaydılar. Ateşin patlamasından sonra tabut kapaklarının yavaş yavaş açıldığını gördüler. Cadıcının göstermesiyle hepsi mahzene çıkan merdivenlere doğru koştular. Meşalelerinin ışığının el verdiği ölçülerde gördükleri şey karşısında akıllarını yitirecek gibi olmuşlardı. Tabutlardan çıkan ölü eller vardı. Kimisinden ölü çocukların çıktığını görüyorlardı. Ölü bedenli,çürümüş gözlü çocuklardı. Ağır aksak adımlarla hırlayarak merdivenlere doğru yürüyorlardı. Cadıcı hocaya dua okumasını söylediğinde adamın korkudan dilinin tutulduğunu gördü. O dehşet anında aklını başında tutabilen subaşının mahzene giden demir parmaklıklı kapıyı açmaya çalıştığını ve şahneninde ona yardım ettiğini gördü. Yürüyen ölülerin merdivenlerden yukarıya doğru yaklaştığını gördüğünde “Ne varsa eskide var” diyerek sandığından bir bakır közngü çıkardı. Bakırdan yapılma bir aynaya benzeyen ama üstünde güneş ışıklarının ışımasını taşıyan bir insan figürünün bulunduğu bu cisim, kadim Türklerin mezarları kötü ruhlardan korumak için bıraktığı eşyaların arasındaydı. Cadıcı, bakır közngüyü çocukların üzerine tuttuğunda onların kendilerine doğru yaklaşamadığını gördü. O sırada son anda kendine gelen hocanın bağıra bağıra, birbiri ardına dualar okumaya başladı. Çocukların tabutlarına doğru gerilediğini gördüler. Meşalelerin ışıklarının elverdiği ölçülerde mağaraya açılan açıldığını ve içeriye hayal meyal üç kişinin girerek ellerinde kılıçlarla yürüyen ölülere saldırdıklarını gördüler. Askerlerden olduklarını tahmin ettiler. O sırada da subaşı kapıyı açmaya muvaffak oldu. İçeriye girerek bir başka mahzen odasına geldiklerini gördüler. Burada iki lahit duruyordu. İkisininde üzerinde kabartmalar duruyordu. Cadıcı kilisenin olduğu üst merdivenleri göstererek:
“-Bu lahitler kiliseden değil, mağaradan sökülmüş lahitler. Burasıda kiliseyle bağlantılı ama alakası yok zira bir hortlak kiliseye sığınmaya cüret edemez. Olsa olsa kilerleridir.” dedikten sonra lahitlerinin üzerine eğildi. Daha sonra hepsini açmadan içindekini bulamayacaklarını söylediler. Soldaki lahidi açtıklarında boş olduğunu gördüler. Diğer lahidi açtıklarında ise cadıcının büyüsü neticesinde tbutunda boylu boyunca uzanarak uyumakta olan korkunç hortlağı buldular. Cadıcı sandığından dişbudak ağacından yapılma büyükçe bir kazık ve tokmak çıkardı. Hortlağın kalbine doğru nişanladıktan sonra çekici vurmaya başladı. Kazık hortlağın kalbine saplandıkça ağzından ve kalbinden oluk oluk kanların fışkırdığını gördüler. Kazık adamın kalbini deşerek lahide ulaştığında tok bir ses çıktı. Daha sonra belinden Çerkez kamasını çekerek hortlağın kafasını kestikten sonra boynundan çıkardığı sarımsaklardan bir iki tanesini hortlağın ağzına yerleştirdi. İşi bitirdiğini söylemek için lahitten geriye döndüğünde görüp görebileceği en tuhaf şeyi gördü. Kadı, şahne ve subaşı mahzenden çıkan üç kişiye bakıyordu. Biri aşırı derecede iri yarı, biri uzun ama daha ince yapılı, diğeri orta ölçülerde bir adamdı ki yüzleri kapüşonlarla sırtlarıda pelerinlere sarılı olduğundan kimin kim olduğunu göremiyordu.
Subaşı bağırdı:
“-Allah kahretsin! Beridçilerinde bu işin içinde olduğunu bilmeliydim!
Adamlardan orta boylu olanı  bir ferman çıkararak soğuk bir ses tonunda şunları söyledi:
“-Seninle işimiz bitti subaşı ama gerekte kalmadı. Saçma sapan işleriniz beni alakadar etmez. Elimizde Saadettin Köpek döneminde ona haraç veren ve destekleyen ümeranın listesi var. Sizinde adınız geçiyor. Ya bize de verirsiniz yada öldürülürsünüz hakkınızda ferman var.” dedi. Şahnenin haraç filan vermeyeceklerini ima etmesi üzerine adamlarına işaret verdi. Cadıcı olduğu yerde temaşa eder gibi olanları izliyordu. İri olan çifte bıçaklarını fırlatır fırlatma kadı ile subaşının yere devrildiğini gördü kanlar içinde. İnce yapılı olanı belinden çıkardığı bıçak şahnenin gırtlağını bir anda kesiverdi. Sonra orta boylu olana dönüp İbrahim’i gösterdikten sonra Farsça bir şeyler söyledi. Ama İbrahim gerisini göremedi. Daha ne olduğunu anlayamadan iri yapılı olanın çıkardığı ucu bıçaklı bir zincirle anında boğazını sardığını ve tek hamlede kopardığını hissedebildi.
Orta boylu olan cesetleri göstererek:
“Bunları yok edin. Lahidin içinde kalsınlar. Sahte fermanlarıda sahiplerine ulaştırın yarın şehrin başına geçsinler. Askere rüşvet vermeyi unutmayın dün geceyi unutsunlar.” dedi. Temizlik işlerini hallettiken sonra o gecelik şehirden ayrıldılar.
Myria köyünün hortlağı efsanesi, nesilden nesile anlatıldı. Demre olana kadar geldi. Efsane ve gerçek, başka masallarla öylesine karıştı ki, ortaya malumunuz olduğu üzere yepyeni bir efsane çıktı.

SON
           
Mehmet Berk Yaltırık
5 Ocak 2010 – Edirne
Okuyucuya Özel Not: Bir arkadaşımın sorusu üzerine bu notu yazdım. Celaleddin karakterinin ikinci bir hikayede arzı endam etmesi nedeniyle yazılma sırasında “Gerçekten var mı böyle biri” diye sordu. Esinlenildiği biri vardı. Ufak bir detaydır bu. Osman Turan’ın “Selçuklular Zamanında Türkiye” kitabının 432.sayfasında, meşhur vezir Saadettin Köpek’in ekarte edilmesinden bahsederken şöyle bir bilgi geçer: “Filhakika Gıyaseddin Keyhüsrev, devlet adamlarının birer birer ortadan kalkması, sıranın kendisine de gelmesi ve nihayet efkârın kaynaşması karşısında çok inandığı hassa kölelerinden birini gizlice Sivas sü-başısı Hüsameddin Karaca’ya gönderip…” Gerisi malumunuz, Saadettin Köpek öldürülür. İşte onun ölümünde rol oynayan ve beridlerin başı olarak gösterdiğim tipleme burada geçen o ismi tarihe geçmemiş hassa yani gulamdır. Bu şekilde bir hayali karakter oluşturulmuştur. M.B.Y


* bkz. “Harekat-ı Eskalibor” öyküsü.
[1] Ecriyan-ı hor:  Selçuklu ordu teşkilatında ücretli-kiralık askerler.
[2] Osmanlı dönemindeki bir akaid kitabından öğrendiğimize göre İslam hukukuna göre ve o dönemde Anadolu bu tür inançların varlığıyla ilgili karar çıkacağında ölünün yakılmasına caiz gözle bakılmamaktadır.
[3] İslam inançlarında, canlıların ruhu yoktur yani kıyamet zamanından önce bu insani ruhlar dirilemez, dolaşamaz. Bu nedenle görülen şeyler ve ruh çağırma seanslarında görülen olayları cinlerin yaptığına inanılır.

Öteki Boyut

(İlk Yayınlanış: Öteki Boyut, Kayıp Rıhtım, Aralık – 2010, Metro,
http://oyku.kayiprihtim.org/oteki-boyut-wyern)

“Kim ki  hem görür hem söyler, o kişi ermiştir. Kim ki görmez ama söyler o normal bir insandır.. Kim ki görür ama söyleyemez, işte o delidir.”
F.K.

Aldı hikayeci…

            -“Gördüklerinize inanamayacaksınız amirim.” dedi telsizden gelen İç Anadolu aksanlı ses.  Osman, Organize Suçlar Masası’ndan emekli olmasına birkaç hafta gelmişken son kertede büyük çapta mevzular yaşanmasın diye dua eden, emeklilik ikramiyesini, Ayvalık’ta yaşamını sürdüreceği yazlık evi aklından çıkarmayan, çocuklarının ve torunlarının kendi cenazesinde gözyaşlarını dökme ihtimali aklından çıkmayan bir polisti. 70’lerin Aksaray’ında, İstanbul’da hala son kabadayıların kaldırımları arşınladığı o günlerde, ilk gençliğin ve mahalle kültürünün etkisiyle külhani yaşamlara meyleden, birkaç kavgadan sonra bir gün Valide Camii’nin çeşmesinden abdest aldığı sırada hasımları tarafından sırtından vurulan Arap Ali’nin gözlerinin önünde can vermesinin ardından aklını başına devşirmiş, okulunu okumuş, yılların kurt komiseri olup çıkmıştı.
            Şimdi ise aldığı bir terör saldırısı haberi üzerine Aksaray Metro durağına doğru koşar adım ilerliyordu. Olayın detaylarını bilmiyordu ama metro ve altı ölü bir yaralı kelimeleri geçtiğine göre terör saldırısı olduğunu tahmin ediyordu. Üstelik her zaman ki gibi belanın kokusunu almışçasına yakınlarından bir yerde ortaya çıkması üzerine yine sunturlu küfürleri sarfederek olay yerine doğru ilerliyordu. İstasyonun etrafındaki polis arabalarını ve kordonlarını görür görmez nefes nefese kalmasına rağmen koşmaya başladı. Elindeki telsizi ve eskilerden tanıdıkları yüzünü görerek yol veren memurların arasından geçerek merdivenlerden aşağıya inmeye başladı.
Olay yerine geldiğinde şaşırmıştı. Cesetler torbaların içinde durağın zemininde bekletiliyordu ve civarda tek bir gazeteci bile yoktu. Bir terör saldırısını haber aldıklarında anında olay yerine gelirlerdi. Ortada bir gariplik vardı. Telsiz anonsundan kendisine haber veren komiser yardımcısı Vedat onu görür görmez yanına seğirtti. Başkomiser Osman bir anlığına oradaki polislerin yüzüne baktı. Ayakları kan içindeydi ve yerlerde kanlı ayak izleri vardı. Yan tarafta kapısı açık metronun içi kan gölüne dönmüştü. Memurların yüzlerinde belli belirsiz bir korku vardı.
-“Neler olmuş burada? Bu cesetler neden burada bekletiliyor?”
-“Bilmiyoruz amirim. Cesetlerin beşi paramparça olmuş, vahşi bir hayvan tarafından parçalanmış gibi. Bir tanesinde derin kesikler var, sanki döner bıçağıyla yada baltayla kesilmiş gibi.”
-“Sağ kurtulan hangisi?”
-“Şu bankta oturan, battaniyeye sarınmış olanı.” Dedi. Bankla bütünleşmişçesine gözden uzak gibi görülen sesi soluğu çıkmayan gençten bir çocuktu. Komiser:
-“İfadesini aldınız mı?”
-“Alamıyoruz komiserim maalesef.”
-“Neden?”
-“Komiserim gazetecilerin etrafta olmamasından belli değil mi? Geri çağrıldılar. Ankara’dan geliyorlar. Cesetleri onlar alacak, sorguyu da onlar yapacak.”
-“Kim lan bu hem medyayı hem polisi susturuyor? Asker mi istihbarat mı?”
-“Emir yüksek yerden. Bize emredildi sadece. Parapsikoloji Dairesi galiba.”
-“Cincilerin ne alakası var? Terör saldırısı basbayağı.”
-"Ankara'daki labarotavurları mı neyse artık yoğun bir reaksiyon mu ne görmüşler ne sapatamışlarsa buraya geleceklerini söylediler. Gizli tutmamızı belirttiler aksi halde insanlar zaten bize inanmayacakmlarmış."
Başkomiser Osman daha önce bu dairenin varlığını ve araştırmalarını duymuştu. Sır gibi saklanan, üyelerinin kimliklerinin gizli tutulduğu bir yapılanmaydı. İlk kez burun buruna geldiği bu yapılanmayla bugüne dek “Cinciler” diye dalga geçerdi. Çocuğun önüne geçerek ona baktı. Üniversite öğrencisi olmalıydı, giysisi ve görünüşü gençlere benziyordu. Ama yüzündeki beyazlık ve korku ifadesini Osman bugüne değin hiç görmemişti.
-“Ne oldu içeride?”
            Çocuk güçlükle cevap verebildi. Kapı gıcırtısını andıran ses tonuyla:
            -“Anlatsam inanmazsınız.”
            -“Ankara’dan  cinciler geldiğine göre var bir ayak sen anlat bir hele.” Dedi babacan bir tavırla.
            -“Vallahi de inanmazsınız. Ama açıklaması var. Boyut kapıları, paralel evren geyiği. Fizik konuları işte. Velhasılı kelam..
Çocuk korku dolu gözlerle başkomisere bakarak anlatmaya başladı…

Aldı yolcu…

Amirim, ……Üniversitesi, Edebiyat bölümü master öğrencilerindenim. Bundan bir iki saat öncesine kadar her şey normaldi. Ama öncesi var. Ben ve bir grup arkadaşım bazı çalışmalar yürütüyorduk. Bu deminde söyledim paralel evrenler geyiği işte. Bir teoriye göre belli bir hıza ulaşılınca, zaman ve mekanda bir solucan deliğinin açıldığı ve farklı boyutlara geçişin mümkün olduğuna dair bir hipotez. Sizin anlayacağınız şekilde aktarırsam kabaca zamanda ve hatta o korkutucu varlıkların dünyasına geçiş yapabilirsiniz. Sebebi daha çok meraktı ama gizli şeyleri bulmanın getireceği ün ve seBir takım deneyler yaptık dahası yaptılar ama gerek malzemelerin yetersiz oluşu gerekse parasızlıktan başaramadık. İşte o noktada devreye çalışmalarımızın başka bir boyutunu keşfettik. Dünya üzerinde bazı bölgelerde belli geçitler oluşuyormuş. Zaman ve mekan değişimine olanak sağlayan noktalar. Atlantik'teki Bermuda Şeytan Üçgeni ve Pasifik'teki Manila Denizi'nde olduğu gibi. Hatta İstanbul'da Kapalıçarşı'nın bir yerinde de bu türden bir geçit olduğunu duyunca orayı araştırmaya başladık. Söylentiler doğrultusunda araştırma yaptık ama müspet bir sonuç alamadık. Bizde araştırmalarımızı metafizik olaylar çerçevesine yoğunlaştırdık. Her söylentiyi her duyumu değerlendirdik ve o bölgede bazı ayinsel uygulamalara giriştik. Bazı şeyler görüyorduk ama çok zayıftı ve bir geçide felan rastladığımız da yoktu. Sonra bu tarz geçitlerin tesadüfen oluşmadığını keşfettik. Bazı noktalar yoğun enerji noktalarıydı, gerçeklik çizgisinin değiştiği yerlerdi. Bu nedenle buraları keşfeden insanlar o güçten faydalanmak adına oraya tapınaklar dikiyorlardı yada ayin noktaları haline getiriyorlardı. Bizans döneminde böyle bir yer vardı. Dehlizlerinde pek çok kurbanların kalıntısını ve hayaletini barındıran bir nokta. Aksaray civarında olduğu yazıyordu. O geçidi araştırıyorduk işte.
Sonra bir gün evde otururken tek başına bir çalışmasından dönen arkadaşımızı gördük. Geçen haftaki gazetelerde görmüşsünüzdür, bir trafik kazası sonucu şaibeli bir şekilde vefat eden ....... diye yazdılar. Eve geldiği zaman yüzü bembeyazdı. Hortlak görmüş gibiydi. Bize geçidi keşfettiğini söyledi. Nasıl olduğunu, neye benzediğini sorduk. Metrodaymış, araştırmadan dönüyormuş. Birden karanlığın içinde bir ışık parlaması görmüşler. Metro olduğundan hızlı hareket etmeye başlamış. Bir noktadan sonra etrafındaki insanlara bakmış. Bir kısmının eski giysilerle metro içinde şaşkınca etrafa bakındıklarını görmüş. Bir kısmı ise insana benzemiyormuş. Yaratıklar demişti, korkunç yaratıklardan bahsetmişti. Eciş bücüş görünümlü olduklarını anlattı. O kadar korkunç görünüyorlarmış ki gözünü her kapatışında aklına onlar geliyormuş! Ondan sonra adeta deliye döndü. Her yerde bir gölge bir gariplik gördüğünü iddia etmeye başladı. Eve kapandı. Duvarlara her çeşit kutsal sembolü, kitapları felan asmaya başladı. Sonra bir gün evden çıktı, kaçıyordu, arkasında bir şey var gibiydi. Gözleri delilerin gözleri gibi küçülmüştü. Onun cesedini buldular. Bu metronun tam üzerinde. Ezilmiş bir şekilde. Tüm kemikleri kırılmıştı, çok büyük bir boa yılanı tarafından sarılmış gibi yüzü mosmordu, boğulma izi vardı. Anlayamadık ama geçitle ilgili olduğunu tahmin etmiştik. Araştırmalarımızı bu nokta üzerine yoğunlaştırdık.
Her gün tütsülerle, madalyonlarlar bu civarı geziyorduk. Bazı uygulamalar ve ritüeller yaptık işte. Aramızda kura çektikten sonra metroya binmeye karar verdik çünkü geçit ilk burada ortaya çıkmıştı. Hepimiz sırayla bindik. Kimsede bir belirti yoktu. En son ben bindim. İki saat önceydi. En ön taraftaydım. Birden çok ileriden güçlü ışık huzmeleri gördüm. Son seferdi ve az kişi vardı. Ben dahil yedi kişiydik. O anda kafamda bir şimşek çakmıştı. Bazı sayıların büyülü özelliklerinden bahsedilridi, cifr, kabala, ebced gibi sistemler bunlarla ilgileniyordu. Arkadaşımızın anlattığı şeydeki ufak bir detay aklıma geldi. kendisi dahil toplam dokuz kişilermiş. Bir anlığına o görüntü oluşmuş. Işık huzmelerinin kuvvetli olmasına dayanarak söyleyebilirim ki geçidi harekete geçiren yedi kişiydi. Evlerine ulaşmaya çalışan ve bunu arzulayan altı kişi ve geçidi bulmayı hedefleyen bir kişi. Belki bu istek belki yedi insan bu geçidi tetiklemişti. Aslında yedi kişi değildik, sekiz kişiydik birde sürücü vardı ama enteresan olanı bir kişininde en arkada olmasıydı. Yani yine dokuz kişiydik ve geçit harekete geçmişti! O sırada hemen sürücünün olduğu bölümünün olduğu kapıyı açtım. Adam şaşkınlıkla ışığı seyrediyordu. O an hepimiz aynı şeyi hissediyorduk. Belki asırlardır pek aşinası olmadığımız bir şeydi ama o his daha önceki atalarımızın genlerine işlenmişti. Vücudumuzda acaip bir karıncalanma hissi vardı. Etrafta beyaz ışıklar uçuşuyordu. Kristof Kolomb'un seyir defterdi bahsettiği, Bermuda Şeytan Üçgeni yakınlarından gemileriyle geçerken gördüğü beyaz ışıktan halelere benzer uçuşan ışık huzmeleriydi. O kadar yoğundular ki geçerlerken insana dokunuyor gibiydiler. O ilerideki büyük parlamaya düşer gibi yaklaşıyorduk. Yüksek bir yerden düşerken hissedilen o tuhaf karın boşluğu hissi gibiydi. Kulaklarımız çınlamaya başlamıştı, ışıklar artmıştı. O büyük beyazlığın içine girdiğimizde gözlerimi kapattığım halde ışığı ayan beyan görüyor gibiydim. Arkamı döndüüğümde tuhaf bir şey gördüm.
İnsanların giysileri ve kısmeden tipleri değişmişti. Öylesine bir boyut değişimi ve geçidiydiki saatime baktım, kendini zamana göre ayarlayan otomatik saatime. Geri geri gidiyordu ve tarih hanesi değişiyordu. 18 Mart 1122 tarihinin belirdiğini gördüm. Garip bir histi. Arkamdaki sürücü basit kıyafetli bir hristiyan köylüye dönüşmüştü. Elinde üç dişili bir yaba vardı ve oldukça sinirli görünüyordu.Yanımdan koşarak geçti. O beş kişiye baktım. Kimisi zırhlı kimisi deri giysili, kılıçlı baltalı oklu savaşççılara benziyorlardı. Işık sönmüştü ama onlar değişmemişlerdi.Daha ileriye baktığımda hayatımda görüp görebileceğim en korkunç şeyi gördüm. Oldukça büyük bir canavardı. İnsan boyunda ama bir şekilde şiş göbekli, uzun ve çarpık kollarıyla ayakları olan, sivri tırnaklı, korkunç gülüşlü ve gözleri kızıl ateşlere benzeyen tuhaf bir yaratıktı. Uzun saçları vardı ve korkunç bir şekilde çığlık atıyordu. Sesi kulaklarımızı tırmalıyordu. O geride tek başına oturmaktayken basit bir köylü kılığında olan adamı yakalamıştı. Yanımdaki beşliden birisi, uzun deri zırh giyen, kürklü keçe başlık takmış, sırtında ok sadağı ve yay, belinde eğik kılıç taşıyan, hafif çekik gözlü, seyrek bıyıklı, esmer suratlı, yüzünde savaş yaraları taşıyan bir adamdı. Diğerlerine dönerek "Cazu karu kapanga tüşti!" diye bağırdı. Adamın söylediği bana garip bir şekilde tanıdık geldi. Gerçi edebiyat bölümünde duymuştum, Kıpçak lehçesine benziyordu. İçimden "Kuman" diye bir ses geldi sanki. Ama daha garip bir şey vardı. O an bilincimin içinde yabancı birisi vardı. Bende değişmiştim ama beni hala kendi asıl bilincime bağlayan bir şeyler vardı sanki. Üzerimde siyah bir cüppe vardı. Üzerinde çeşitli semboller dikilmişti çeşitli kumaş parçalarıyle. Üzerimden, saçlarımdan ve sakallarımdan sarkan incik boncuklar, yüzük ve taş parçaları vardı. En garibi ise elimde uzun bir tahta sopa vardı. Ben kimdim? İçimden bir ses "Aşir" dedi. İsmim bu muydu? Adamlardan birisi zincir zırh giymişi, yüzünü maskeyle örten bir miğferi ve elinde kocaman, iki eliyle tuttuğu dev gibi bir baltası vardı. Kızıl saçlı, iri yarı bir adamdı. Bana dönerek "Vasluta honom!" Bu dilde bana yabancıydı. Neyce konuşuyordu? Vareg dili diye bir şey çınladı sanki içimde, kuzey diliyle "Bitir onu" gibi bir şeyler söylüyordu. Onun arka tarafında, elinde ok ve yayı hazır tutan, iki tarafı keskin düz kılıçlı, demirden miğfer ve kürkler taşıyan yine seyrek sakallı ama sarı saçlı bir adam bana dönerek tıpkı Kuman dilinde konuşan adamın diline benzer bir şekilde "Cazu karuyu tuttuk eşde ni turarsın ni beklersen?" içimden bir ses "Peçenek iyi bir avcı ama hiç sabırlı değil" diye çınladı sanki. Bir başkası, mor giysilere üzerine bazı zırh parçaları takmış, haçlı kalkan ve büyük kılıç taşıyan bir şövalyeydi. İçimden "Gösterişli bir tipin var Bizanslı ama bakalım kılıcın cadıya işleyecek mi?" diye bir ses çınladı tekrar içimde. Beşinci savaşçı uzun bir mızrak taşıyan, arap giysilerine bürünmüş esmer adam bana dönerek sinirle baktı. Yanında bekleyen köylü kılıklı elinde yaba taşıyan adama döndü. "El hücum!" diye bir nara patlarak atıldılar ama bir şey onları engelledi.
Cadı yakaladığı köylüyü sımsıkı kavramış, ağzınıda kocaman açmıştı. Kafasından başlayarak eşini yiyen dişi çekirgeler gibi adamın çığlıklarına ve çırpınmasına aldanmayarak yemeye başladı.Etrafa kanları sıçrayan adamı bir iki dakika içerinde yuttu. Sizin anlayacağınız iki ceset daha var ve ikisinin parçaları şu an kızın midesinde. Eli yabalı olanın kardeşi felandı herhalde büyük bir sinirle saldırdı. Cadı uzun kollarıyla adamı yakaladı ve tıpkı öteki gibi yemeye başladı. Evet doğru tahmin aracı kullanan kişi kızın midesinde. Bu arada metronun içinde olmadığımızı bir dehlizde olduğumuzu farkettim. Duvarları zincirli, yosun ve is kaplı, soğuk ve nemli zindan duvarlarıydı. O eli yabalı adamıda bitirdikten sonra bize doğru sallana sallana yaklaşmaya başladı. Birden elimi ona uzatarak anlamadığım dilde bir şeyler söylemeye başladım. Savaşşçılar silahlarını çekerek naralar savurarak cadıya saldırdılar. Bir şekilde onu kesmeyi başardılar ama pençelerinin kurbanı oldular. Hepsi öldü. En son ben kalmıştım. Bana doğru geliyordu. Yerden düşmüş bir kılıcı kaptım. Sopamı bir yana fırlatarak kılıcı iki elimle kavradım. Yine bilinmeyen bir dilde gözlerimi kapatarak bir şeyler okuduktan sonra hızla cadıya atıldım. Beni pençeleriyle öldürebilirdi ama yorgun düşmüş haliyle beni fazla tutamazdı. İleriye atlayarak kılıcımı onun göğsüne sapladım. En cesur kişinin bile yüreğini titretebilecke korkunç bir çığlık çıktı boğazından. Cadının kara kanları üzerime fışkırıyordu. Kılıcı çıkardıktan sonra tekrar ve tekrar cadıya saplamaya başladım. Artık ona ne yaptıysam bana karşı elini kolunu oynatamıyordu.
Tam kılıcı geri çektim cadının kafasını koparmak üzere hamle yapıyordum ki bir ışık parlaması daha oldu. Hiç bir şey hatırlamıyorum. Gözümü açtığımda çevremde cesetler vardı, insan hallerinin cesetleri. Sonra siz geldiniz zaten.


Aldı Hikayeci...

            Başkomiser ve polisler, çocuğun anlattığı delilik ürünü şeyleri soluksuz bir şekilde dinliyorlardı. Başkomiser'in aklı karışmıştı. Bu çocuk geçirdiği bir cinnet sırasında hepsini öldürmüş olabilirdi, silahıda raylara atmıştı belki. Ama diğer iki cesedin olmaması, sürücünün kaybı kafasını kurcalıyordu. Birden çocuğun yerinden kalkarak hızla etrafına bakındığını gördü. Çocuk: "Ben deli değilim ve size ispatlayacağım!" dedikten sonra hızla koşarak açık olan metronun içine girdikten sonra sürücü kısmına geçti ve aracı çalıştırmaya başladı. Başkomiser ve diğer polisler onun ardından metroya atladılar. Çocuğun metoryu durdurması ve teslim olması için kapıyı yumruklamaya başladılar. Çocuk kapıyı kapattıktan sonra metroyu hareket ettirdi. Her düğmeye basarak bulduğu bu tuhaf yönetm sonucu metro hareket etmeye başlamıştı. Polisler şiddetle kapılara ve camlara vurarak çocuğu ikna etmeye çalışıyorlardı. Bir anda başkomiser bir ışıltı görür gibi oldu. Uzaktan kendilerine yaklaşıyordu. Etrafına bakındı. Yedi polis, kendisi ve genç! Silahını çektikten sonra kapıyı kırmak üzere kapının kilidine doğru yöneltti namluyu. "Durdur metroyu yoksa sıkarım!" diye haykırdı. Gerçektende beyaz bir ışığa doğru yaklaşıyorlardı. Işığı geçmelerinin ardından silahını ateşlediğinde garip bir şey gördü başkomiser. Elindeki silah eski zamanlardan bir piştova dönüşmüştü. Hemen henüz kaybolmamış metronun camından yansımasına baktı. Burma bıyıklı bir yeniçeri ağasına dönüşmüştü! Kızıl elbisesi, belinde palası, keçeden başlığı vardı. Ardındaki yedi memurunda yeniçeri neferlerine dönüştüğünü gördü.
            Artık bir metronun içinde değillerdi. Bir zindanın içindeydiler. Yeniçerilerden biri bağırdı: "Ağam canavar yaman geldi emir sal geri çekilelim!" dedi. O sırada önünde durdukları kapının açıldığını gördü. Son farkettiği şeyse ardından üzerine fırlayan dev gibi bir boa yılanının kızıl gözleriydi.

SON


Mehmet Berk Yaltırık
2 Aralık 2010 – Edirne

Son Cadıyı Ben Kestim!

(İlk Yayınlanış: Son Cadıyı Ben Kestim, Gölge E-Dergi, 39.Sayı, Aralık 2010, s.108-114.)

Tuhaf bir olay yaşamak, bir yerden sonra insana o ilk anda hissettiği olağanüstülüğü, normalde olmayacak bir şeyin var olmasının getirdiği şaşkınlığı yaşatmıyor. Belki ilk anda bu hisle başı dönüyor, gerçek olup olmadığını, rüya görme ihtimalini, hayal görüp görmediğini kontrol ediyor sonra fantastiğin kollarına bırakıyor kendini, bir masalın içinde gezinmeye yada hayatını efsanelerin demine bulaştırmaya. Sonra bir anda masal bitiyor. Masalı kabullenip, gerçek olarak bildikten sonra efsaneler ve olağanüstü şeyler güzelliğini yitiriyor, parlaklığı sönüyor. Belki bu yüzdendir ki, hayaletlerden korktuğu için onları inkar edenler, o fantastik düşleri içlerinde solmadan tutabiliyorlarda, bizim gibi fantastiği yaşayanlar artık olağanüstü olağan hale gelince yeni ilham kaynakları gelene kadar normal insanlar gibi sıkılıyoruz.
Yaşadığım şeyde böyle bir tını var işte. Bir dönem yaşadım ve gördüm ama fantastiği kabul edişten sonra sıradan, rutin bir anı haline geldi. Benim açımdan bir tuhaflık artık söz konusu değil ama ilk dinleyenler için nasıl bir etki yaratır bilemem. Zira yirmi birinci yüzyıl içerisinde, bir anlığına ortaçağ efsanelerinden birinin içine girip çıkmıştım. Gerçi ilk ve son maceram olarak, elde kılıç kampüs civarında dolaşmaya başladığım dönemlerin başlangıcı ve bitişiydi. O yüzden anlatım tarzımı mazur görün, deli felan değilim sadece bu üslubu biraz fazla seviyorum o kadar.
Üniversite yıllarındaydım. Şimdi bulunduğum bu tımarhanenin koğuşlarından birindeki ufak hücremin içinde pineklemekte olduğum bu gerçek ve sıkıcı zamanlardan çok önce, hayallerime en çok yaklaştığım ve ağırlıklı olarak günlerimin güzel kısımlarını hatırladığım dönemdi. Hepimizin hayallerine yakın olduğu, elinin altında yığınla öğrenci topluluğu ve ortam bulunduğu bir gerçeklikte, üniversitesiyle varlığını sürdürebilen bir sınır şehrindeydik.
İlk yılımdı ve etrafımda akmakta olan bir dünya vardı ama ben günlerimi sahaflardan bulduğum Conan, Red Sonja, Kull gibi antik çağın kılıç savuran savaşçılarının maceralarıyla, kılıç ve büyü konseptli fantastik kurgu kitaplarıyla geçiriyordum. İçinde gaz savaş müzikleriyle dolu müzik çalarım ve bir şekilde yıllarımın birikimi sayesinde bir antikacıda bulup başucumda taşıdığım şövalye tipi kılıcım dışında hiçbir şeyim yoktu. Kalan zaman da her mühendislik öğrencisi gibi dersti. Üzerimde tişört üzeri süveterim, fazla kilolarımla elde denklemlere ve mukavemete meydan okuduğum zamanlardı.
Fantastiğin kapılarıyla ilk karşılaşmamın olduğu o gün, kolumun altında defter ve bir iki çizgi romanla kampüsün olduğu tepeyi tırmanıyordum. Sağımdan solumdan geçen insanlar, çimenlerde gitarla oturanlar ve günlük güneşlik bir atmosferin ortasında hayatımın rutini haline gelmiş derse gidiyordum. Etrafım dershane öğrencilerini gaza getirmeye yönelik reklam dergilerinin kapaklarını süslemeye aday görüntülere sahne oluyordu. Yemekhanenin önünden geçerken, binanın ön kapısında sınıftan arkadaşlarımı gördüğüm zaman, yüzlerindeki muzip sırıtmalardan av peşinde olduklarını anlamam fazla geç olmamıştı. Yeni bir not bahanesiyle ama aslında biraz da onların göz güzelliği kaynaklarından yararlanmak adına yanlarına gitmiştim. Merhabalaştıktan ve yeni notlardan bahsettikten sonra can sıkıcı bir sessizlik tüm muhabbeti sonlandırmıştı. Ne yapıyorsunuz yollu birkaç cümleden sonra ağızlarından okulun tiyatro gruplarından birisinin toplantısına katılacaklarını, sahnenin onlara yeni ortamlara taşıma fırsatı yaratacaklarını ağızlarından almıştım. Derse gidebilirdim ama mukavemet yerine tiyatro sahnesinde kalabalık bir hatun kitlesine karşı sanat aşkımı gösterip becerilerimi sergileyebilmek daha cazip geldiğinden kalıp onlarla birlikte beklemeye karar vermiştim. Rakip sayısını arttırdığım için gözlerinde sinirli bir ifade vardı ama tip olarak ya da maddi durum açısından pek iç açıcı biri olmadığımdan pek ciddiye aldıkları söylenemezlerdi.
Onlarla birlikte yemekhanenin üst katlarına giden merdivenlerde çıkarken, bu yarı karanlık ve loş ortam bir anda beni yeniden hayaller alemine sürüklemişti. O anlığına yukarıya neden çıktığımı unutarak, arkadaşlarımın gerisinden geliyorken gözümde beton duvarlar örme siyah taşlardan zindan duvarlarına dönüşmüştü. Tavanlardan zincirler ve iskeletler sarkıyor, sağdan soldan inleme ve çığlık sesleri geliyorken derinlerdende canavar gürültüleri duyuluyordu. Rüzgarın etkisiyle zincirler ve iskeletler hafiften sallanıyor, yosun ve küfle kaplı duvarların bazı yerlerine asılmış meşalelerin alevlerinden çıkan dumanla siyah isler duruyordu. Yerlerde bizden önce bu kuleye tırmanmış savaşçılardan kalma iskeletler, onların miğferlerinden, kalkanlarından, zırhlarından, mızraklarından, kılıçlarından kalma kalıntılar duruyor arada bir ayaklarımızın altında yada farelerle dev çıyanların yürüyüşünde çıtırdıyordu. Biz bir kahramanlar grubuyduk. Yukarıda bizi bekleyen hazineler vardı. Ama o hazineyi koruyan bir şey vardı. Bizimkiler “iletişim kuramama” diyordu ama ben kesin bir ad bulamamıştım. Ayaklarımın altında yatan kadim savaşçılardan kalanlara bakarak yukarıda çok güçlü bir varlığın hazineleri koruduğunu anlamıştım. Ya koca bir ejderhaydı, ya da güçlü bir büyücü, belki de ruhlarla beslenen kanlı bir iblis.
Çalışmanın yapılacağı kata geldiğimizde hayallerim hala sürmekteydi. Uzun bir koridora denk gelmiştik, benim gözümde hazinelerin bulunduğu odanın olduğu yerdi. İlk kapıdan içeri girdiğimizde tiyatro çalışmalarının çoktan başlamış olduğunu, yönetmenin seçtiği kişilerin sahnede doğaçlama yapmakta olduklarını gördük. Hayallerim yine harekete geçmişti. Hazineler tam karşımızda duruyordu. Kimi iktisattan, kim, güzel sanatlardan, kimi edebiyattan, kimi kimyadan gelme, sarışınlardan, kumrallardan, esmerlerden müteşekkil bir müfreze oluşturmuş, her birinin güzelliği değme ozanlara türkü yaktırır güzellikte kızlar bizlere dönüp baktığında, hazinelerin onlar olduğunu çoktan idrak etmiştim. Arka sıralara geçip oturduğumuzda kimisi gülerek kimisi bir anlık jestle kimisi de garipseyerek bize bakıyordu. Savaş meydanımız tam karşımızdaydı. O sahnede yaptıklarımız, yapacaklarımız bize bu hazinelere giden yolu açacaktı ama şunu iyi biliyorduk ki hazineler aynı zamanda kendi kendilerinin bekçileriydi, kendi değerlerini bilerek gelen saldırıları kibirden oklarıyla defeden amazonlardı. Onları alt etmeden yani bir savaşçı gibi önce kendi kibirlerini yenmeden onları elde edemezdik.
Yönetmen bizleri sırayla göstererek sahneye çıkmamızı söyledi. Kılıçlarımız elde gladyatör arenalarına çıkar gibi, amazonların aralarından geçip, kibirden oklarına “pardon” kalkanlarıyla karşılık vererek sahneye çıkıp kalabalığa döndük. Tek tek isimlerimizi ve bölümlerimizi söyledikten sonra, bizi girdiğimiz koridora çıkartan bir kulise gitmemizi söyledi. Orada bekleyecek ve ismimiz söylendikçe sahneye çıkarak doğaçlama bir karakteri canlandıracaktık. Her birimiz sahneye çıktık ve genelde kibirden oklara ve kahkahadan kılıçlara vurula vurula teker teker yerimize geçtik. Onlar acemiydi ama ben çizgi roman okurken kılıç savurmaya alışkın olduğumdan onlara göre deneyimli bir savaşçıydım. Conan’ın maceralarından bir pasajı canlandıracaktım onlara. Belki bu kibirden oklu amazonları bu şekilde yenebilirdim.
En son ben kalmıştım. Benden önceki son kişi sahneye çıkmış ve kibirden oklara karşı verdiği umutsuz mücadelesine başlamıştı. Ben orada, o ölümü bekleyen gladyatör dehlizlerini andıran ahşap duvarlı ufak kuliste beklerken ve yapacaklarımı aklımda tekrarlarken kulisin dışarıdaki koridora açılan kapısı açılmıştı. Hayatımda görüp görebileceğim en kudretli tılsımın etkisine girmiştim. Karşımda duran sırtına kadar uzanan siyah saçlı, orta boylu, açık tenli sıradan bir kızdı. Uzaktan görülse çok dikkat çekmeyecek tipte, sıradan giyimli biriydi. “Tiyatro çalışması burada mı?” diye sormuştu. Eğer o an ona çok dikkatli bakmasaydım başıma bunlar gelmeyecekti ama bir kere yazgı beni onun önüne sürüklemişti. Yüzüne baktığımda gördüğüm iki ahu göz zamanı durdurmaya yetmişti. O gözlere bakmasaydım bunların hiç biri olmayacaktı ve ben yine hayatımı Conan tasvirlerine göre betimleyerek çizgi romanlarda huzur aramaya devam edecektim. Gerçi ne kadar karşı koyabilirdim ki?
Sonuçta karşımdaki insan görünümlü varlık veya en azından bir zamanlar insan olan şey öte alemlerden kopup gelmiş, bizim aklımızın alamayacağı dehşetlerin gerçekliğinden bizim dünyamıza gelmiş bir şeydi. Onu durdurabilir miydim?
Size tarif etmeye kalksam söyleyebileceğim tek şey bir çift yeşil gözdür ama onun gözlerini, o yaşattıklarını tarif etmek imkansız ötesi. Hani Divan şiirlerinde şair o gerçekte olmayan hayaldeki sevgiliyi zalim olarak tarif eder, bakışlarını yüreğini delen mızrak olarak betimler ya işte bu betimleme onun bakışları karşısında öyle sönük kalmaktadır ki! Gözlerinizin içine bakar, sizi sarıp sarmalar, ruhunuzun derinliklerini okur. Bakışlarının ayazında üşürdünüz eğer sağ kalsaydı ve tanık olsaydınız.
O bakışların büyüsündendir ki sorusunda güçlükle cevap verebilmiştim. Kız bunun üzerine içeriye geçmişti. Tam etkisinden kurtulamamıştım ki yönetmen adımı söyledi. Sahneye çıkıyordum ve onun karşısında olacaktım. Heyecanımı bastırmaya çalışarak sahneye çıktım. İnsanların bakmaları ve eski oyuncuların müstehzi bakışları etkilemiyordu beni. Zerre çekincem yoktu bu insanlara rezil olmaktan. O an dikkate aldığım ve düşündüğüm tek şey oydu. Kalabalığın içinde hemen fark etmiştim onu. Conan’ı canlandıracaktım ama aklım vazgeçmemi söylüyordu. Yapacağım canlandırma kılıçlarla ilgiliydi, Conan’ın gaz bir söylevini içeriyordu. Ama hayattan çıkardığım birkaç dersten biriydi ki kızlar ortaçağdan beridir kılıçla gezen erkeklerden etkilenmiyorlardı. Bilakis alay alma ve ciddiye almama eğilimleri vardı. Tahta kılıçlarımızı yenilgiler değil, kızların alaylı bakışları kırmıştı sonuçta. İçimdeki o ses yine kıza rezil olurum dürtüsüyle beni bu doğaçlamayı yapmaktan alıkoydu. Bende onun yerine daha karikatürize bir şey yapmaya karar vermiştim. Belli belirsiz bir zamanda “Kızlar kendilerini güldüren erkeklerden hoşlanır” diye bir tespit duymuştum. Gerçek olma ihtimali olabilirdi, ortamda genellikle en espritüele karşı ilgi gösterdikleri olurdu.
Bu düşünceyle sahnenin yan tarafındaki siyah perdenin yanına giderek altına girdim ve yaşlı büyücülerin siyah kapüşonu haline getirdim. Belimi epey bir kamburlaştırıp ihtiyar bilgin pozu verdim kendime. Bazı insanlar güldüler, o da gülüyordu. O coşkuyla düşündüğüm gibi ezbere bildiğim, her Conan macerasının başında geçen meşhur dizeleri okumaya başladım. Evet bildiniz hani şu “Şunu bilin ki prensim”le başlayan satırlar. Yaşlı bir alim gibi davranmaya çalışarak, o jest ve mimiklerle zenginleştirerek repliği okuduğumda bir hayli alkış almıştım. Yönetmen yaptığımın ne olduğunu sorduğunda birkaç kişi Conan’ın adını söylemişti. Ona bu giriş pasajının ne olduğunu açıklamaya çalışırken hala çizgi roman okumamı ve ezberlememi ilginç bulduğunu söyledi. Ayrıca doğaçlamaların dram içerikli olmasını, komedi içerikli oyunlar hazırlamadıklarını bir dahaki sefere drama ağırlıklı bir doğaçlama yapmamı istedi. Birkaç isteksiz alkış eşliğinde yerime geçtiğimde gözüm onun üzerindeydi. Bana bakarken bir anlığına güldüğü gördüğümde, dünyanın en mutlu insanı o an için bendim. Yerime geçtiğimde de sahneden ziyade onun saçlarına bakıyordum. Bakmak ne kelime bir tabloda resmedilmişçesine seyrediyordum.
Birkaç isim sonra onu da sahneye çağırmıştı yönetmen. Olanca narinliğiyle yerinden kalkarak sahneye yürüdüğünü gördüm. Sahneye çıktı. Adını söylediğinde saatler yeniden durmuştu. Adı neydi? Can verirken kendi tuhaf lisanında bir şeyler söylemişti, kulak tırmalayıcı bir sesi vardı anlayamamıştım. Ama insan suretindeyken Yaren ismini kullanıyordu. Adını söyledikten sonra doğaçlamasını canlandırmaya başladı. Dram içerikliydi. Ne söyledi, ne yaptı bilmiyorum o an dikkat etmedim zira dikkat ettiğim tek şey gözleriydi. Canlandırdığı anın durumuna göre büyüyüp küçülen gözleri. Bitirdiği zaman herkesle birlikte alkışlamıştım. Diğerleri oyunculuğuna hayrandı ben ise gözlerine. Belki de onun yaşadığı o çağlar, birden fazla surete bürünmesi, onu oyunculuk konusunda bu denli yetenekli kılmıştı kim bilir? Ama gözleri, o gözleri asıl maharetinin saklı olduğu o gözleri, asıl gücünü ondan alıyordu. Öyle ki oyundan sonra arkadaşlarla kantine oturup ortamdaki kızlardan bahis açıldığı zaman konu ona geldiğinde herkes onun gözlerini övmüştü. Kıskanmaya başlamıştım.
            Hem arkadaşlarımdan hem de orada bulunmuş herkesten kıskanmaya başlamıştım. Basit bir hoşlanma olmadığını anlamıştım. Aşık olmuştum. Kaldığı yurttan fakültesine kadar her bir şeyi öğrenmiş, dersten kaçıp kaçıp onun geçtiği yerlere, oturduğu cafelere gitmeye başlamıştım. Her şeyimi o belirliyordu artık. Beni arada görüyordu ve bana gülümsüyordu ya işte o zaman ki bu hergün tekrarlanıyordu kendimi ona bir adım daha yakınlaşmış hissediyordum. Dedim ya her şeyimi ona göre düzenliyordum. Ona rezil olmayayım diye fantastik film ve kitap afişlerimi, kitaplarımı ve canımdan çok sevdiğim kılıcımı bile yatağımın altına saklamıştım. Onların yerini sağdan soldan topladığım film ve tiyatro afişleri, tiyatro maskları, eski tiyatro davetiyeleri almıştı. Birkaç tanede sahaftan toplanma eski tiyatro kitapları ve metinleri. Geçtiği yollar, ders programı, en çok ziyaret ettiği arkadaşlarının evi kısaca hayatının tüm detayları aklımın ucundaydı. Platonik bir ilgiydi, açılmaya cesaretim yoktu ya bu çocuksu aşk bile beni ayakta tutmaya yetiyordu. Konuşmaya pek cesaret edemiyordum.
            Ta ki onun gerçek yüzünü keşfettiğim güne kadar. Bir gün yolda ilerliyordu, arkasındaydım, cafeye doğru gidiyorduk. Pek mesafe yoktu aramızda. Belli karşılaşmalar dışında fark etmiyordu zaten beni. O sırada yolun diğer tarafından bebek arabasıyla ilerleyen bir kadın geçiyordu. Bir anlığına kadına ve arabadaki bebeğine gözüm kaymıştı. Tekrar Yaren’e baktığımda daha önce görmediğim bir şey görmüştüm. Kadına doğru korkunç bir şekilde bakıyordu. Yüzündeki dehşeti ve öfkeyi, o güzel gözlerindeki kızgınlığı anlatamam. O ne korkutucu bakışlardı öyle? Sanki gözleri ateş gibi yanıyordu. İşte o ara oldu her şey. Birden bire arabanın alev aldığını gördüm! Bebek arabası cayır cayır yanıyordu! Kadının feryat figan ederek güç bela çocuğunu kurtarabildiğini ve arabadan uzaklaştığını gördüm. Bu tuhaflığa ilkin bir anlam veremedim. Sonra Yaren’in kadına baktığını gördüm bu kez. Yaren’le göz göze gelmiş kadın kurtardığı bebeğine sarılarak geri geri yürüyordu ardındaki duvara sürtünerek. İşte ondan sonra bir tuhaflık daha oldu. Yanan arabanın kadının üzerine doğru kendiliğinden yürüdüğünü gördüm! Hızla anneyle çocuğun üzerine ilerliyordu ki birden durdu. O an bir an için Yaren’le göz göze geldim. Bana bakıyordu. Yüzünde şaşkınlık ve korku dolu bir ifade vardı. Hızla oradan uzaklaşmıştı. Çok araştırdım bu konuyu. Metafizik bir şeydi ona emindim. Nazar konularına yöneldim, sonra cisimleri ateşe verebilme yetisini, tanıkları, olayları inceledim. Basit bir nazar vakası değildi. Arabanın hareketi için parapsikologlar beyin gücü teorisini öne sürüyorlardı. Peki Yaren’in gözlerindeki o bakış neydi?  Demek ki kasten yaptığı bir şeydi. Masum insanları hedef alıyordu belki de. Ortada bir kasıt vardır, metafizik bir olay vardı. Conan’ın meşhur bir sözü çınlıyordu aklımda: “Büyü kokusu alıyorum!” Karşımda bir büyücü vardı! Garip geliyordu ama uzun inceleme ve araştırmalarımın neticesinde bu sonuca varmıştım.
            Cesaretimi toplayarak onun sürekli takıldığı …… Cafe’ye gittim. Gittiğimde yalnız başına oturuyordu ve çevrede kimse yoktu. Tam istediğim gibiydi. Anında karşısına oturmam onu bir hayli şaşırtmıştı. Araba olayından bahsettiğimde hiçbir şey anlayamadığını, basit bir kaza olduğunu söyledi. Ben zorladıkça yüzünden telaş ve korku eseri olarak terlerin boşaldığını gördüm.  Neyden sonra tehdit eder gibi her şeyi bir kelimede itiraf etmişti. “Ben yaptım!” demişti ve eklemişti: “Büyücü yada sihirbazlıktan çok öte bir şey bu. Cadıyım ben!” Ona neden arabayı yakmaya çalıştığını sorduğumda yine aynı ses tonuyla: “Sizlerin öldürdüğü yavrularımın intikamını alıyorum! Arada bir hoşuma gidiyor!” diye tıslamıştı. Hem kötüydü hem cadıydı. Conan çizgi romanlarından gelen bir bilgiyle kaç yaşında olduğunu sordum. “Olabildikçe yaşlı.” Dedi. Tekrar ne kadar olduğunu sordum. “Zamanı dikkate alırım ama saymam. Yine de ben bu binaların dikilmesinden ve sizlerin dilini konuşanların gelmesinden öncede vardım.” Dedi. Atlantis dönemlerine mi gönderme vardı tam bilemedim. Ama sınıfının en zekilerinden biri olmasının nedeni bu olmalıydı. Bana: “Senin anlamana hiç şaşırmadım. Bu zamanda savaşçıları hala okuduğuna göre!” dedi. Bir şey söyleyemedim. Sonra yine tehdit eder gibi konuştu:

            “-İstersen herkese anlatabilirsin. Ama bir düşün bakalım. Benim gibi başarılı bir öğrenciye mi yoksa çizgi roman okuya okuya kafayı yemiş birine mi inanırlar?”
            Söylediklerinde haklıydı. Eğitim sistemi çizgi roman okuyan hayalperestlerden ziyade kendisini sorgusuz sualsiz kabullenen ineklerden yanaydı. Deli olarak anılmak vardı hatta biraz daha kastırsa bana tacizci bile dedirtebilirdi. Gözleri içime işliyordu. Son kez söyledikleri olmasa oradan kalkar gider ve bir daha karşısına çıkmazdım ama bir kere gururumu okşamıştı:
            -“Sakın bir daha karşıma çıkayım deme! Senden önce kahramanlığa kalkışan çok kurbanım oldu!” dedi.
            Bu bir meydan okumaydı. Bir cadının bir kılıç taşıyana meydan okumasıydı. Zaten kafamda önceden beri bir yok etme planı oluşmuştu ama şimdi bu plan netleşmişti. Kılıcımla onun kafasını kesecek ve onun varlığını dünyadan kaldıracaktım. Bu onun bile ihtimal vermediği bir şeydi zira kılıç taşıyan ve büyücülere karşı savaşan savaşçılar, çoktan kadim çağlardan kalma efsanelere gömülmüştü. Ama birisi vardı, beni hesaba katmamıştı.
Evime giderek yatağımın altına sakladığımı kılıcımı çıkardım. Kendimi savaşa gidiyor gibi hissediyordum. Evdeki ekmek bıçağıyla kılıcımı bilerken sanki kabilemin şamanları bana uğur getirmesi için savaş tanrılarına dua ediyorlardı. Kılıcımın yeterince keskinleştiğine kani olduğumda arkadaşımın gitarının kılıfına gizleyerek evden çıktım. Doğruca cafeye gittim. Biraz kalabalıktı mekan, bizim haricimizde bir beş altı kişi daha vardı ama hiç umurumda değildi. Bu işi bugün bitirecektim.
Beni gördüğünde şaşırdı ama dikkat etmedi yeniden karşısındaki arkadaşına döndü. Hızla yanına giderken kılıcımı sakladığım kılıftan çıkarttığımda herkes bana bakıyordu. Bir macera filminin ağır çekim sahnesi gibiydi. Cadı beni görür görmez kafasını ejderha boynu gibi uzatmaya çalıştı, gözleride kızıl kızıl yanıyordu. Bunu oradaki insanlarda görmüştü. Yüzyıllardır kendini korumamıştı. Kılıç ve büyücülük romanlarından etkilenen bir delinin, elinde kılıç bir gün karşısında çıkacağını hesaba katmamıştı. Şimdi değişime zorluyordu kendini ama ben öğrendiğim gibi bir nara patlattım ve iki elimle tuttuğum kılıcı cadının boynuna doğru savurdum. Başı koptu ve yer düştüğünde insan halini aldı.
Sonuç?
Bunları polise anlattığımda aşk cinayeti dediler.
Şahitler?
Deli damgası yememek için ağız birliğiyle beni deli çıkartıp, aşk cinayeti dediler.
Ben?
Tımarhanedeyim.
Benimde hesaba katmadığım bir şey vardı. 21.Yüzyıl insanının kahramanlık anlayışı bir hayli değişmişti ve onun bunun kafasını uçuranlara pek hoş gözle bakmıyorlardı.
O yüzden başta da dedim ya.
İlk maceram son maceram oldu. Bu dönemde serüvenler yaşamak gerçekten imkansız. Yine de dışarıda olsam bile son cadıyı öldürdüğüm için ve artık pek ejderha, canavar felan da kalmadığından nasıl ikinci bir serüven yaşardım onu da bilmiyorum. Hem de kılıcım benden alınmışken!


SON

Mehmet Berk Yaltırık
10 Ekim 2010 – İstanbul