28 Ağustos 2013 Çarşamba

İlk Gayri Resmi Korku Romanımız: Gulyabani (İnceleme)

(Bu inceleme daha önce Gölge e-Dergi'nin 37. sayısında, Ekim-2010'da yayınlanmıştır. http://golgedergi.blogspot.com/2010/09/golge-e-dergi-37-say.html)



“Gulyabani” kelimesi sanırım hiç birinize yabancı gelmeyecektir. Kemal Sunal’ın tanınmış filmlerinden olan bir karakter olarak, çocukluk kabuslarımıza giren ve arada sırada “Gulyabani’den bende korkardım” sözüyle hatırladığımız bir hayaldir. Acaba kaç kişi bu karakterin ünlü yazarlarımızdan Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “Gulyabani” isimli romanından uyarlama olduğunu bilmektedir?
            Belki fantastik kurgunun ağırlıklı  olduğu  bu dergide tanıyanlar için bir Hüseyin Rahmi Gürpınar eserinin incelemesi ilk başta garip gelebilir. Çünkü bilindiği üzere Gürpınar natüralist olduğu kadar realist romanlar yazmış, eserlerinde pozitivist düşüncelerini savunmuş bir yazardır. Ne enteresandır ki Gulyabani gibi gayri resmi olarak ilk korku romanlarımızdan birisi sayılabilecek olan bir eserin yazarıdır. Üstelik eserin önsözündeki bir okur mektubu o dönemde halk arasında sözlü bir korku ve fantastik edebiyatı geleneğinin izlerini göstermesi açısından ve yazarında bu geleneği reddederek belki ilk Türk fantastik korku romanının yazarı olabilecekken bundan vazgeçmesiyle ilgili olarak barındırdığı ilginç bir anekdotu barındırması açısından  önemlidir.
                                                                                            

            “Gulyabani” ve Hüseyin Rahmi Gürpınar
            1912 yılında yazılmış Gulyabani, tipik bir Hüseyin Rahmi Gürpınar romanıdır. Onun pozitivizmi savunan, halkın boş inançlarını, cinlere, perilere ve tuhaf olaylara inanmasını eleştiren romanlarından biridir. Zaten Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın eserlerinin bir çoğunda bu önemli bir husustur. Onun eserlerinde doğal ve gerçekçi bir üslupla o dönemin İstanbul’undaki insanların hayatlarından, konuşmalarından kesitler sunarken aynı zamanda onların değer yargılarını, boş inançlarını ve katı gelenekçiliklerini eleştirmektedir. Okuyucuyu bilinçlendirmeye, boş inançlardan ve çağdışılıktan uzaklaştırırken bunu bu inanışların gülünç yönlerini önplana çıkartarak yapmaktadır. Bu nedenle bazı eserlerinde bu öğreticiliğin dozu kaçtığı için romanın estetiğini bozsa bile yazarın en belirgin özelliği olagelmiştir.
Halkın değer yargılarını ve yaşayışını değiştirmek için sanatı bir araç olarak gördüğünden, eserlerinde bu yaşayışın her yönünü eleştirmekten çekinmemiştir. Ama buna karşın halkı dışlamaz, bilakis sanatın seçkinler arasından çıkartılıp halkın arasına karışmasını, halkın bu şekilde değer yargılarını değiştirebileceğini savunur.
Ayrıca mükemmel bir gözlemcidir. Devrin İstanbul tiplerini, vapurlardan şenliklere, ev hanımlarının oturmalarından kır gezilerine oldukça geniş bir mekan ve şahıs onun eserlerinde adeta zaman makinesine binmiş gibi okuyucuya o dönemi birebir yaşatmaktadır. Romanlarında da bu tipleri iki grupta toplar. Eleştirdiği gelenekleri ve görenekleri tutucu bir şekilde muhafaza edenler ile Batı’nın akla, bilime dayanan pozitivist zihniyetini savunanlar arasındaki çatışma söz konusudur. Bu özellik Gulyabani’de de kendini göstermektedir.
Okumak isteyenlere sonunu söylemek gibi olmasında zaten yazarın duruşu aşağı yukarı belli olduğu için romanın sonunun tıpkı filmdekine benzer bir sonla biteceği malumunuzdur. Ama sonunu bilseniz bile okunması gereken bir eserdir çünkü yazar öyle bir tasvir etmiştir ki romandaki korkuyu, gündüz vakti bile etkisinde kalmanız olasıdır. Yukarıda da söylediğim gibi bu eser gayri resmi ilk korku romanımız benzetmesini boş yere hak etmemektedir. Roman bir korku hikayesi gibi başlar, daha ilk sayfalarda Üsküdar yakınlarındaki Yediçobanlar Çiftliği’ne çalışmaya giden hizmetkar Muhsine’nin yaşadıkları romanın içindeki korkunun habercisidir. Sadece gulyabani yoktur, periler, kıllı tüylü ordan oraya gezen cinler ve bir nica tuhaflıklar vardır.Ama korku dolu olaylara rağmen oradaki çalışanlardan biri olan Hasan ile Muhsine sağduyu ve zekanın yardımıyla, oyunu ortaya çıkartırlar. Evin hanımını gulyabani kılığına girerek korkutanların ondan para sızdırmaya çalışan yeğenleri olduğu anlaşılır. Romanı yahut yeni çıkan çizgi romanını özellikle geceleri okursanız alacağınız zevki garanti edebilirim. Yazar için “Keşke korku yazarı olsaymış” dedirteceğinden kuşkunuz olmasın. (Detaylı bilgiler için bkz. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Gulyabani, Özgür Yayınları, İstanbul-2005, s.7-19.)

Sözlü Korku Geleneği ve İlk Gayri Resmi Korku Romanı

            Gulyabani romanı tipik bir Hüseyin Rahmi Gürpınar hikayesi olsa da yukarıda da değindiğim gibi içerisinde gayri resmi olarak bizim o zamana değin sözlü gelenekte yaşatılan ve yazılı geleneğe aktarılması gayri resmi olarak bu romanda yapılmıştır. Kaldı ki Gürpınar’ın bu tür tasvirleriyle dolu hemen hemen benzer içerikli romanlarında da sonucu belli olsa bile korku unsurları sözlü geleneğin ürpertici hikayelerini aratmamaktadır. Mesela Cadı’yı, Dirilen İskelet’i, Mezarından Kalkan Şehit’i bu eserler arasında gösterebiliriz. Doğrudan bir kabulleniş yoktur ama sanki yazar fantastik edebiyata göz kırpmıştır.
Bunu ülkemizde korku edebiyatı adına yazılmış ilk eser olan, Bram Stoker’in başarılı bir adaptasyonu sayabileceğimiz, tarihçi Ali Rıza Seyfi’nin yazmış olduğu “Kazıklı Voyvoda” (1997’de Drakula İstanbul’da adıyla basıldı) romanında de görebiliriz. Fantastik olayları içerse de roman asıl olarak bir tarihçinin elinden çıkmadır ve içerdiği milliyetçi unsurlar dönemin kültürel havasından ziyade yazarın kendi tarih görüşünün yansımasından etkilenmiştir. Nitekim Ali Rıza Seyfi’nin eserlerine baktığımız zaman Drakula romanı fantastik yönüyle sırıtır çünkü diğer eserleri Barbaros Hayrettin Paşa ve Deli Arslan gibi tarihsel kahramanlık öyküleridir. Reşad Ekrem Koçu’nun, Feridun Fazıl Tülbentçi’nin ve Şevket Rado’nun kahramanlık dolu akıncı maceralarının anlatıldığı geleneğin bir temsilcisidir. Bu bilgiler çerçevesinde Drakula İstanbul’da romanının da aslında eski bir Türk düşmanı olan Kazıklı Voyvoda’ya karşı mücadele eden kişiler vardır. Romandan cümle cümle alıntı yapmaya gerek yok, karakterlerden Van Helsing yerine geçen Resuhi bey’in Sultan Abdülhamid zamanında siyasi nedenlerle Trablusgarp’a sürülen tıbbiyeli bir genç olduğu, diğer karakterlerden ikisinin Kurtuluş Savaşı’nda savaşmış bir subay ve Kuvayi Milliye gönüllüsü olduğu satır aralarında hatırlatılmaktadır. Bu minvalde tarihsel bir roman olmasına rağmen adaptasyon nedeniyle de olsa fantastik edebiyata göz kırpmaktadır. Ama bu romanda ayrı bir incelemenin konusudur.
Aynı göz kırpmayı Gulyabani’de de görmekteyiz. Yazar gerçekçide olsa natüralistte olsa yazdığı eser ister istemez fantastik korku edebiyatına meyillenmektedir ve yazar bunu yazabileceği halde görüşleri nedeniyle bunu reddetmektedir. Pozitivist olmayıp Ali Rıza Seyfi gibi bir şekilde geleneğe bağlı kalsa bile yine Seyfi gibi fantastik yazsa bile tarihsel içerikli, fantastik korku’ya göz kırpan bir başka eser yazmış olurdu.
Gulyabani’nin önsözü yerine yazılan bir okur mektubunda ki benim elimdeki basımda böyle yapılmıştır diğerlerinde bu var mıdır bilemem, Hüseyin Rahmi Gürpınar’a eski İstanbul’da ihtiyar bir hanım ve yazarın cevabı Türkiye’de korku edebiyatına neden ilk etapta soğuk bakıldığının bir göstergesidir.
Yazara mektup gönderen hanım yazara, kendisi gibi yaşlı İstanbul hanımlarıyla birlikte oturup yaptığı sohbetlerden bahseder. Romanlarını onlara sesli bir şekilde okumaktan hoşlandığını kendisi ve yaşıtları gibi İstanbul hanımlarının konuşmalarını birebir yansıttığı için bundan büyük keyif aldıklarını belirtir daha sonra bu hanımların anlayabileceği, sevebileceği türden “romanla masal arasında” şeyler yazmasını istemektedir. (Alıntıdır) “Bilgiden, teknikten ve sosyal problemlerden kaçacaksınız. Konunuz esrarlı cin, peri gariplikleri, yahut bir çarşambakarısı, bir dev, bir gulyabani olacak. Olay o kadar meraklandırıcı bir ustalıkla düzenlenecek ki biz hep buna susamış kocakarılar hikayenin alt tarafı acaba ne çıkacak diye bekleye bekleye tandır başında titreşeceğiz. Zaten sarsılmış sinirlerimizi bu merakla büsbütün sarsacaksınız.”(Hüseyin Rahmi Gürpınar, Gulyabani, Özgür Yayınları, İstanbul-2005, s.24.)
İhtiyar hanımın bu mektubunda görüldüğü gibi bizdeki sözlü geleneğin, kış geceleri çocuklar ve büyükler arasında anlatılan korku hikayelerinin günümüzdeki öğrenci yurtlarında konuşulan “üç harfli muhabbetlerinden”de eskiye dayandığı zaten bilinmektedir. Hüseyin Rahmi’de bu geleneğe göz kırpış vardır, Ali Rıza Seyfi’de ise birebir bu sözlü geleneğe, kış gecesi anlatılan çocukların korktuğu hikayelere değinir. Hüseyin Rahmi Gürpınar’da zaten Gulyabani’de anlattıklarıyla, fantastik olanı yerden yere vurduğu halde ilk etapta korku unsurunu öyle bir kullanır ve anlatır ki bu sözlü korku geleneğinden farkı yoktur.
Ayrıca bu mektubun bir özelliği de, bizlere o dönemde sözlü korku geleneğinin yazıya geçirilmesini ve korku edebiyatının başlamasına dair bir arzunun görülmesidir. Demek ki o dönemde de şimdi olduğu gibi edebiyatımızda korku edebiyatından da eserler görmek isteyen bir taban vardı. Bu taban genelde azınlıkta kalıp yazmaya çalışan kesimi de alayla karşılaşılmışsa da bu tür bir isteğin izleri ve ürünleri çeşitli dönemde yazılmış korku eserlerinde görülmektedir. (Kerime Nadir’in Dehşet Gecesi ve Hamdi Varoğlu’nun Ölmez Adamların Evi v.b) Hatta sözlü korku geleneğinin başlatıcılarından sayabileceğimiz meddah öykülerinin ve masallarının yazıya döküldüğü ve çok sattığı 1970’lerde (Seyfizülyezen Hikayesi, Seyfülmülk, Şahmeran v.b) bu çizgi biraz aşılmaya çalışılmış ama başarılı olamamıştır.
Peki korku edebiyatına nende soğuk bakıldı ya da en azından Hüseyin Rahmi Gürpınar neden bu türde yazmayı reddetti? Bunun cevabı da Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın mektubundadır. Bizde o dönemde Yahya Kemal Beyatlı’nın eleştirilerinde de görüldüğü üzere korku edebiyatı, çoğu yazar ve edebiyatçı tarafından dışlanmıştır. Bunun nedenlerinden Giovanni Scognamillo’nun yazdığı “Dehşetin Kapıları” adlı incelemede Güven Turan’ın yazdığı önsözde bahsedilmiştir. Modern Türk edebiyatı ilk etapta halkı aydınlatma amacını güttüğünden ve bu alanda eserler verdiğinden dolayı, o dönemde ki ilk öykü denemeleri ağır bir şekilde tenkit edilmiştir. Bu anlayış günümüze kadar etkisini korumuştur halende vardır, bazı edebiyatçılar tarafından fantastik korku eleştirilir, çocukça gelir, gerçekleri yazmak varken hayalleri yazmanın saçmalık olduğu savunulur. Eğer okul yıllarınızda korku kitabı okumanızı eleştiren ve hatta iğneleyen hocalarla karşılaştıysanız belki bu satırları okurken onları da hatırlayacaksınız.
            Peki Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın bu okuyucuya verdiği cevap ne olmuştur?
Hüseyin Rahmi Gürpınar okuyucusuna bu söylediğini yapmanın zor olduğunu zira bugüne kadar hiçbir şekilde doğaüstü bir yaratıkla karışlaşmadığını, görmediğini, görenlerinde yeminler etmesine rağmen onların sözlerine inanmadığını söylemektedir. Ama sonrasında yazdıkları çok şaşırtıcıdır! Yazar yazdıklarının etkisinde kaldığını, kendisinin de korktuğunu itiraf eder ama bunları neden yazmadığına dairde kendi görüşüne göre bir nedeni vardır. Hüseyin Rahmi Gürpınar bir gözlemcidir, natüralisttir. O gördüğü şeyleri kendi üslubuyla birleştirerek yazmaktadır. Belki korku ve heyecan unsuru kendisini bile etkileyecek denli gerçekçidir, ama bir gulyabani ya da cini görmeden, gözlemleyemeden yazamayacağını belirtir. Bu yorumunda pozitivist biri olarak boş inançlara bakış açısına dair kendi görüşünü bize de üstü kapalı bir şekilde anlatmaktadır hatta romanlarında sıkça görülen, kişilerin psikolojik olarak gördükleri ve duydukları şeyleri tuhaf varlıklar zannettiğini, korku gücününü bu psikolojik etkiden geldiğini de söylemektedir ama müstehzi bir şekilde. (Alıntıdır) “Tavsiyenize uyarak masalı şimdi ki romanlar derecesinde sadeleştirmeye uğraştım. Meydana şu eser (Gulyabani romanı) geldi. Bu hikayede gariplikler yahut tabiatüstündeki olaylara susamış zihinleri memnun edecek boyda ve görünüşte bir gulyabani, bir alay da cin ve peri var. Eserin yazıldığı tarihte bu acayip ve korkunç yaratıklarla öylesine uğraştım ki bazı akşamlar ev halkı uykudayken gecenin sessizliği içinde bana yazı odamda gürültüler, patırtılar oluyor gibi gelirdi….Hikayeme bilimle, teknikle, sosyal problemlerle ilgili teoriler karıştırmamamı tavsiye ediyorsunuz…Ah Hanımnineciğim… Dürbünlerden, Kodak makinelerinden, her türlü teknik kovalamalardan kaçan gulyabaniyi bu aciz romancı nerede yakalayıp da gerçek tasvirleriyle hayrete düşürecek, gözünüzün önüne koyabileceğim?...Yazış sırasında iyi saatte olsunlar rüyama girdiler. Bakalım okuduktan sonra size neler olacak?” (Hüseyin Rahmi Gürpınar, Gulyabani, Özgür Yayınları, İstanbul-2005, s.25-26.)

Sahnede, Beyaz Perdede, Müzikte “Gulyabani”den Esintiler
“Gulyabani” romanının dışına çıkarak başka alanlarda ve bilhassa korku özelliğiyle günümüze kadar kendisini taşıyabilen bir kült olmuştur. Sinemadan tiyatroya, müzik kliplerine kadar pek çok yerde kendisini gösterebilmiş bir eserdir.
            Gulyabani ilk olarak 1965 yılında oyunlaştırılarak Lale Oraloğlu Tiyatrosu’nda sahnelenmiştir. Radyo oyunu ise yine Lale Oraloğlu’nun arasında bulunduğu sanatçılar tarafından 2004 yılında Trt Radyosu’nda yayınlanmıştır. Sinema versiyonu ise Ertem Eğilmez’in yönetmenliğinde 1976’da yapılmıştır ve çoğumuzun Gulyabani’yi tanıması bu film sayesinde olmuştur. Senaryoyu Sadık Şendil yapmıştır ve hikaye doğrudan Gulyabani romanını değil, Kemal Sunal, Şener Şen ve Halit Akçatepe gibi oyuncuların karşılıklı güldürüsüne dayanan başka bir senaryo olan “Süt Kardeşler” adını taşımaktadır. Konuyu ve filmi hepiniz bildiğiniz için burada bahsetmeyeceğim ama romanla aralarındaki yaşlı hanımı korkutup mirasına çöreklenmek için delirtmeye çalışılması teması söz konusudur.
Ama tema aynı olsa, esinlenme aynı olsa bile bambaşka bir hikaye ve film çıkar ortaya. Gulyabani tipinin popülerleşmesi ve hepimizce tanınır hale gelmesi bundan sonra başlar. Hatta Gulyabani tipi o kadar baskındır ki filmin korsan cd satıcılarında ve internetteki film izleme sitelerinde aratılan adı “Gulyabani”dir, Süt Kardeşler’e oranla daha çok önplandadır.

            Zaten yukarıda da bahsettim, yazarın kendisi bile eserle ilgili yaşadığı tuhaf korku hisleri esere de yansıyor ama başka bir senaryoda olsa gulyabani tiplemesi yine ve bu sefer daha popüler bir şekilde kitleleri korkutuyor. Günümüzde bizim kuşak arasında ki sayısız geyik konularından biri olan “Gulyabani’den ben de korkardım” lafı Umut Sarıkaya’nın iki karikatürüne dahi yansımıştır. Bir karikatüründe bildiğimiz Alien, Gulyabani’ye bakarak küçükken kendisinin de korktuğunu söylemektedir, yine başka bir Umut Sarıkaya karikatüründe bu sefer ünlü gerilim yönetmeni Alfred Hitchcock’un ağzından gulyabaniye bakarak korku sinemasının bu kadar basit olmadığını, şeklin karton olduğunu söyler, karedeki bir adamda Hitchcock’a bu ülkede gulyabani karakterinin herkesi ünlü yönetmenden daha çok korkuttuğunu söylemekte bu iki karikatürde popüler kültüre yansımaları rahatlıkla görülmektedir.
            Gulyabani karakterini müzik dünyasında da görmekteyiz. Replikas grubunun Aralık 2000’de piyasaya sürülen “Köledoyuran” isimli albümünün 7.şarkısı “Gulyabani müzik”tir. Aylin Aslım ve Tayfası grubunun 30 Nisan 2005’te piyasaya sürdüğü “Gülyabani” isimli albümün şarkılarından olan “Gülyabani”nin klibinde Süt Kardeşler filmine ve meşhur gulyabani karakterine yapılan göndermeler söz konusudur.


Mehmet Berk Yaltırık

9 Eylül 2010 – Edirne 


12 Şubat 2013 Salı

Büyücünün Tuhaf Romantizmi-3


Büyücü: “Aldığı kitap… Bu oldukça kötü şöhretli bir kitaptır. Derslerde bahsedilebilecek denli kötü şöhretli! “İblisleri Etkilemenin Binbir Yolu”, hiçbir büyücünün dokunmaya cüret edemeyeceği kitaplardan biri.”
Eşkıya: “ “Dünyanın En Tehlikeli Büyüleri”nden bile mi kötü şöhretli?”
Büyücü:  “O dediğin, bu kitabın yanında sokaklarda koşturan beş yaşında bir çocuk gibi kalır. Bu kitap boyut kapılarının ileri seviyelerine ilişkin bir çalışmadır. Boyut kapıları üzerine çalışsam bile benim de dokunmama izin verilmezdi!”
Eşkıya: “Ama kız alıp götürüyor. Tabi soylu olmayınca… Bürokrasi zaten senin benim gibi garibana işliyor, zenginin çarkına dönüyor…”
Büyücü: “Bırak şimdi İsyanist (yöreye özgü bir siyasi akım) söylevleri. İçinde farklı boyutlardan iblislerle irtibat kurmanın ve çağırmanın yolları vardır. Aslında öğretici bir kitap ama öğrettiği şeyler tehlikeli!”
Eşkıya: “Aga saç yaptırmaktan, arkadaşlarıyla kahve için düşmanlarına nispet yaptığını sanmaktan başka bir şeyden anlamayan bir kızcağızın iblisle miblisle ne işi olur? Aşk büyüsü mü yapacak daha zengin ve soylu birisini bulmak için?”
Büyücü: “Bunu öğrenmenin tek bir yolu var. Mekânın geçmişine bakmak.”
Eşkıya: “Sen falcı değildin hani?”
Büyücü: “Geleceğe bakmayacağım aptal! Geçmişe bakacağım! Mekanla bütünleşmek deniyor buna. Ben konsantre olacağım, ben konuştukça soru sor, söylediklerimi ben aklımda tutarım yönlendirmeyi sen yapacaksın!”
Büyücü ellerini demirden kafese koyarak gözlerini kapattı. Bir süre sonra kaynağı belirsiz mor dumanların, ışıklar saça saça sağdan soldan gelerek büyücünün etrafında topladığını gördü Sansar. Büyücünün cezbe gelmiş hali bir şeyler söylüyordu:
Büyücü: “Büyük Kahraman Agrabul (Akdiyar’lı, evrensel şöhrete sahip mitik bir kahraman) geliyor!”
Eşkıya: “Agrabul asırlar önce Gizem Kulesi’nde inzivaya çekilmedi mi? Aga zamanda yanlış döneme gittin, bugünlere gel. Kitabı buradan alan kıza!”
Büyücü: “Hissediyorum. Kızın içinde muazzam bir öfke var. Erkeklere karşı duyduğu amansız bir nefret… Kitabın varlığını bir cadıdan öğrenmiş. Bir iblis çağırmak istiyor. D’hka’lın! Onu çağırmak için bir ölümsüzün kanına ihtiyacı var ancak kendisine kazık atmak isteyen, aşık olmamış, onu sadece cinsel yönden tatmin amacıyla arzulayan bir ölümsüzün kanına. Uzun ömür süren, büyülü bir varlığın kanı… Sonra kitabı almadan çıkıyor, günler sonra geri dönüyor…”
Büyücü kendine gelir gelmez mor dumanların etrafa saçılarak yok olduğunu gördü Sansar.
Eşkıya: “Aga?”
Büyücü: “İyiyim ben. Biraz geri gittim ilkin ancak yönlendirmenle doğru zamanı tutturup kızın yaptıklarını gördüm.”
Eşkıya: “Aga kız gelmiş buraya ilk, bu kitabı…”
Büyücü: “Hatırlıyorum. Kızın çağırmaya çalıştığı iblis, D’hka’lın! Onun kim olduğunu öğrenmemiz lazım. Demek vampirle önceden çıkıyordu. Sonra büyüyü uygulamak isteyince ölümsüzlerin sayısını arttırıp şansını da arttırmak istedi! Dahice! Sonra gelip kitabı aldı, çünkü üzerlerindeki tılsımdan ötürü kopyalanamazlardı! Dahice! Gulyabaniyi bu yüzden seçmiş?”
Eşkıya: “İblisi nereden öğreneceğiz?”
Büyücü: “Yasaklı kitaplar yolumuzun üzerinde hali hazırda yukarıda, oraya bakacağız.”
Wyern ile Sansar, “Gerçekten Yasaklanmış Büyü Kitapları” kısmından çıktılar. Wyern çıkarken ejderhanın önündeki belgeyi alıp katlayarak cüppesinin iç ceplerinden birine sokuşturdu. Yasaklı kitaplar kısmında “Tekmili Birden İblisler Ansiklopedisi”nin “D” harfli maddesini ihtiva eden cildi kolayca bulan Wyern, sayfaları hızla çevirmeye başladı. Bir anda durup, korkutucu görünümlü ancak güzel sayılabilecek bir kadın resmine baktığını gördü Sansar.
Eşkıya: “İblis de iblis ha!”
Büyücü: “Görüntüsü yanıltmasın.”
Eşkıya: “Bu iblis ansiklopedisi neden yasak?”
Büyücü: “Diğer dünyalardaki iblisler hakkında da bilgiler verdiğinden sakıncalıdır. İşte burada yazıyor kızın çağırmak istediği iblis. İblis D’hka’lın, intikam iblisi. Paralel bir evrende müzikle ilgisi olan biriymiş o yüzden bu iblisin gelişi sırasında gürültülü müzikler duyulurmuş. Tapınanları genelde yaz mevsiminde gürültülü müziklerle ayin düzenleyip eski sevgililerini lanetleyen bir topluluk. İntikam tanrıçası Demserortkal’ı andırıyormuş ki onun kozmik alemlere yansımasıymış.”
Eşkıya: “Ben Demserortkal tapınanlarını bilirim. Yaz geceleri içkiler seller gibi çağıldar ve şarkılarında eski sevgililerine sövüp onları unuttuklarını yeni sevgilileriyle mutlu olduklarını söylerler, kitleler halinde eski sevgililerinin aşağılarlar. Hele şarkıların nispetli kısımlarında “eller havaya” yaparlar ki onların o halini görsen kanın donar!”
Büyücü: “Benzeri şeyleri burada da yazmışlar. Demek ki kainatın her köşesinde intikam iblisleri arasında bazı benzerlikler var. Keşke İblisoloji üzerine yoğunlaşsaymışım. Ama boşver, o kadar kendini beğenmişlerdir ki senin Karanlıklar Efendisi olmana fırsat vermezler, “efendimiz efendimiz” diye gezinirsin yanlarında sırtında paçavralarla. Kız yeryüzünden tüm erkek nüfusunu kendisine köle yapması için çağırmak istemiş bu iblisi.”
Eşkıya: “Neyi neye alet ediyorlar vay arkadaş!”
Büyücü: “Kız galiba bu gece ayin yapacak. Onu bulmamız lazım, kapıyı açmasına engel olmalıyız!”
Eşkıya: “Artık itiraz yok aga seninleyim!”
Büyücü: “Tama… Bir dakika. Biri geliyor, saklanalım!”
Wyern’in yaptığı bir el hareketi ile ellerindeki meşaleler söndü. Bulundukları kısma bir gölgenin süzüle süzüle yaklaştığını gördüler. Wyern’in bir başka el hareketiyle meşaleler yandığında gelenin Gorour Sandıkçızade olduğunu gördüler.
Eşkıya: “Hah! Bir sen eksiktin tam oldu!”
Büyücü: “Ne işin var burada? Hatta bizi nasıl buldun?”
Vampir: “Kokunuzu takip ettim. Bulmam zor olmadı.”
Eşkıya: “Aga hatırlat av mevsimi gelince birlikte gidelim, hayvan takibi için boşu boşuna köpek alm…” (Büyücünün kızgın bakışları üzerine susmak zorunda kalır)
Büyücü: “Buraya niye geldin?”
Vampir: “Engizisyon galiba bizden şüpheleniyor. Siz şatodan çıktıktan sonra dört-beş kişi bahçenin dışından gözlemeye başladı şatoyu. Bir tane rahip kılıklı adam da onlara katılınca başıma bir iş gelmesin diye yarasaya dönüşüp kaçtım.”
Eşkıya: “İyi de niye peşimize takıldın? B.k mu vardı affedersin?”
Vampir: “Ne bileyim? Bir planınız vardır diye size sığınmaya geldim bir süreliğine.”
Eşkıya: “Biz de zaten Engizisyon Mağdurları Sığınma Derneği’ni yeni kurmuştuk, tam üstüne geldin.”
Büyücü: “Hakikaten bu yaptığının ne manası var? Ya peşine takıldılarsa?”
Vampir: “Bir şey olmaz. Hem konuşmalarını duydum, sadece  kimdir necidir şüphesi üzerine siz o vakitte şatodan çıkınca şüphelenmişler, sokakta rastladıklarını tutup sorguluyorlarmış. Sizin yüzünüzden oldu o da!”
Büyücü: “Her şeyi duyduysan, bizim konuşmalarımızı da duydun mu? Duvarlar dışarıdan sihre karşı yalıtımlıdır ama?”
Vampir: “Bu sihir değil, doğal yetenek. Konuşmalarınızı işittim ama sadece şu iblisle ilgili olanı. Bu kız ne yapmaya çalışıyor öyle?”
Büyücü: “Olabildikçe kötü şeyler. Ancak durdurabileceğimizi zannediyoruz.”
Eşkıya: “Beyler. Bu kızın burnunu havaya kaldıran sizlersiniz. Siz kaldırdınız, siz indirin.”
Vampir: “Zaten gidebilecek başka yerim yok, sizinleyim. Anca beraber kanca beraber… Yani dediğin kadar tehlikeliyse durum, hepimiz tehdit altındaysak elbirliğiyle halledip bu meseleden paçamızı kurtarmalıyız!””
Eşkıya: “Kan man dedi? Aga bir yamuk yapmasın?”
Büyücü: “Lafın gelişi söyledi geri zekalı! Tamam hep beraber kızı engelleyelim. Ancak engizisyon dışarıda her gördüğünü çeviriyorsa, bir tedbir düşünmeli.”
Vampir: “Bunlara kaba güç yetmiyor. Yasaların bir kısmı kendilerinden yana, rahipleri de yamandır.”
Büyücü: “Ben biraz zorlasam duman ederim ama büyücülerden oluşma yegane askeri birliği üzerime salarlar. Meşhur 27. Alay, Büyücülerin Alayı… Onlarla tepişecek denli güçlü olsam zaten…”
Eşkıya: “Hah. Şimdi bana işiniz düştü işte.”
Büyücü: “Aha. Şimdi tutup şehrin başrahibini dağa kaldıralım diyecek…”
Eşkıya: “Yok yahu! Sen hep kızıyordun benim İsyanistlerle konuşmama görüşmeme ama işimize yarayacaklar.”
Vampir: “Sen İsyanist misin?”
Eşkıya: “Fikirleri yaşam tarzıma uyuyor diyelim.”
            Büyücü: “Bize ne faydası var bunun?”
            Eşkıya: “Görürsünüz şimdi. Yürüyün yurtlarına gidiyoruz.”
            Büyücü: “Haydi! Engizisyondan kaçalım derken sen bizi İsyan Komitaları’na teslim edeceksin herhalde?”
            Eşkıya: “Aga hiç korkmayın. Basit bir tedbir alacağız, takip edin.”
            Akdiyar kıtasında siyaset aslında çok da eski sayılmazdı. Ne zaman ki yerel lordlar ve krallar yerlerini seçimle belirlenen şehir konseylerine ve konfederasyon sistemine bırakmış, seçimle birlikte siyasi görüşler ve akımlar da yaşamlarına girmişti. Gerçi herkes konsey üyeliğine aday olanları seçmekteydi yani bunlar zaten zengin burjuvalar, soylular ve bağlantıları sağlam olan nüfuzlu kimselerdi, bireyden bireye değişirlerdi. Buna rağmen ahali arasında çeşitli görüşler vardı ve konsey adaylığında da bu görüşler etkin oluyordu. Ahalinin bir kısmı “Konfederasyoncu”ydu yani ne etliye ne sütlüye karışırlardı onlar için önemli olan esnafın dükkanını açık tutması, ticaretin akması ve ortamın “isyanizm”e teslim olmamasıydı. Bunların büyük bir çoğunluğu palazlanmasının ardından Güneş Rahiplerinin başını çektiği, Güneş Dini’ne inanların saflarına katılmışlardı. Halkın yarısından fazlası onları destekliyordu. Tapınak adına gelir olsun diye kiralanan veya satın alınan dükkanlar, araziler, ticarethaneye dönüştürülen eski-yeni binalarla muazzam bir rant söz konusuydu ki işin kaymağını tapınağı doğrudan temsil edenlerle, aracı zengin aileler yemekteydi. Bir de yerel cin-peri, yecüc, mecüc ve bazı gulyabani unsurlarının kendi yönetimlerini desteklediği, yerelci yani “Federasyoncu” görüş hakimdi. Kendi şehirlerinden, bölgelerinden gayrısını düşünmezlerdi. Bunların haricinde hatırı sayılı miktarda sempatizanı ve partizanı bulunan “İsyanistler”di. İsyanistlerin büyük bir kısmı kölelik hususunda çalışmalar ve tasarılarıyla bilinen kişilerdi. Bunların arasında sadece kölelik hususuyla alakalı olarak “Madenisyanistler”, tüm hükümetlerden ve idarelerden ayrı bir yapı kurmak isteyen “Özerkisyanistler” olmak üzere iki ufak yapı daha vardı ancak geneli “İsyanizm” hususunda hemfikirdi. Özellikle maden bölgeleri ve Üniversiteler şehrinde yoğunluk kazanıyorlar, loncalara, tüccarlara, rahiplere, burjuvalara aksi gidiyorlardı. Aklı bu işlere erer pek çok Akdiyar’lı kara efendilerden kara tanrılardan sonra Akdiyar’ın başına bunların musallat olduğunu dillendiriyordu –daha çok muktedirler. İsyanistler bulundukları yerlerde barikatlar ardına kendi bölgelerini kuran, kendi içlerinde bir teşkilatlanmaya sahip kimselerdi ve kendilerine hoş bakmayanlarla başları pek hoş değildi.
            Wyern, Sansar ve Gorour, şehrin kuzeyindeki öğrenci yurtlarında kendilerine ayrılan kısımda, barikatlar ardında bulunan İsyanistlerin bölgesine gidiyorlardı. Çoğu öğrenci, az bir kısmı Muhafızlar tarafından aranan kaçaklardan müteşekkil İsyanistlerin, gerisinde üç tane gri, yeşil pelerinli insanın nöbet beklediği “Güney Barikatı”na gelmişlerdi. Buradaki bölge hakkında üniversite yönetiminin pek şikayeti yoktu ancak Güneş Rahipleri, başına buyruk yaşamalarından ve fikirlerinden ötürü kendilerinden hiç hazzetmezlerdi. Onlar da rahiplerden hoşlanmaz hatta fırsat bulurlarsa engizisyon ve muhafızlara karşı toplanarak yürüyüş yaparlar, eleştiri yazıları yayınlarlardı. Güneş Tapınağı yanlısı politika ehli Konsey üyelerinden birisinin: “Ben de oraya gidecektim öğrenciliğimde ama baktım kızlarla, çimenlerde takılıyorlar. Orada kalsam yoldan saparım” açıklamalarıyla hedef gösterilmeleri üzerine yeni bir çatışma konusu çıkmış, yurtlarının etrafına barikatlar kurmuşlardı.
            Wyern, Sansar ve Gorour, güney cephesine bakan barikatların önüne geldiğinde gri pelerinli öğrencilerden birisi onların karşıladı. Gorour’la el sıkışıp tanışıklığını belli eden öğrenci, görece daha giyimi debdebeli Wyern ve Gorour’a, onların üzerindeki birkaç adet tılsım ve süs eşyasına kötü kötü baktı:
            Öğrenci: “Bu soylu takımıyla ne geziyorsun?”
            Eşkıya: “Bunlar soylu değil, öğrenci. Önemli bir durum var, o yüzden benimle geldiler. Setner ile görüştür beni.”
            Öğrenci: “Tamam geçin. Buradan dümdüz ilerleyin, havuzun sol çaprazındaki ev. Kapıda sorarlarsa benim gönderdiğimi söylersiniz.”
            Eşkıya: “Sağolasın.”
            Üçlü, barikatı geride bırakıp havuzun olduğu yere ilerlediler.
            Büyücü: “Bunlar muhafız gördü mü dayak mayak girişen adamlar, biz elimizi kolumuzu sallayarak girdik içeriye. Sen ne ara muhabbeti bu kadar ilerlettin?”
            Vampir: “Onun tek muhabbeti bunlarla değil. Şimdi hatırladım, bizim fakültenin kantinine de gelip gidiyordu Sansar. Birçok öğrenci grubunu tanır herhalde, hatta bana gelip kız ayarlasana demişliği bile var.”
            Büyücü: “Ben de az kalsın, bilinçli bir yardımcım var diye övünecektim. Yine sapık emellerin çıktı karşıma.”
            Eşkıya: “Ben de hatırladım aga şimdi o konuştuğumuzu, o zaman üstünde pelerin yoktu ondan hatırlayamadım demek ki? Aman! Neyse ne sonuçta içeriye girebildik ya!”
            Büyücü: “Ben hala anlamadım buraya gelmemizin amacı ne?”
            Eşkıya: “Bekleyin görün.”
            Tarif edilen yere geldiklerinde, Sansar ile yapılan kısa bir görüşmenin ardından üçünü de eve aldılar. İçeride masalar üzerinde veya yerde oturan, harıl harıl bildiri yazan (Mecüc Burjuvazisinin Tarım Ürünleri Üzerindeki Etkisini Protesto), sandalye üzerinde nutuk atan (, hararetli bir tartışma çeviren İsyanistler içeriye girenleri görür görmez faaliyetlerine ara verdiler. Setner yerinden kalkıp samimi bir gülümseme ile Sansar’ın elini sıktı.
            Setner: “Nasılsın Sansar abi? Bu saatte işin ne?”
            Eşkıya: (Olabilecek en ciddi yüz ifadesini takınarak) “Çok karışık olaylar dönüyor Setner! Engizisyon şehirleri bitirdi şimdi de okullara el attı!”
            Setner: “Nasıl yani?”
            Eşkıya: “Bu yanımdaki arkadaşlar öğrenci. Biri büyücü, biri vampir… Bunları yakmak istiyorlar, hani farklı türleri yakıp yıkalım hesabı…”
            Masadaki Öğrencilerden Birisi: “Ben şu pelerinliyi tanıyorum, ticaret fakültesinden. Şatosu var, burjuvadır!”
            Eşkıya: “İşte ben de tam onu söyleyecektim. Tapınağın muhabbetini biliyorsunuz bir çok arazi satın alınıyor ya da kiralanıyor, yerlerine kendi tapınaklarını, merkezlerini dikip bunların yanına vakıftan para gelsin diye ticarethane açıyorlar. Hatta bazı aileler bu işlerde aracılık ettiğinden daha büyük arazilere daha büyük ticarethaneler açıyorlar. Engizisyon mallarını müsadere etmek için onu bunu yakıyordu ya şimdi işi iyice azıttılar. Önce öldürüp sonra arazisine el koyuyorlar, bu bahaneyle öğrenci yurtlarını da dağıtacaklarmış!”
            Setner: “Böyle şey olmaz! Nasıl cesaret ederler buna?”
            Eşkıya: “Biz de bu yüzden buna bir dur demek için karar aldık. Bazı arkadaşları şehirdeki merkezlerine götürüyorlar sorguya çekmek için. Oranın önünde toplanacağız, kuzey yakasında büyük tapınağın aşağı sokağında. Sizlere de haber vermeye geldik.”
            Setner: “Gerçi biz bir yürüyüş düzenlemeyi düşünüyorduk ama zamanı belirsizdi. Gecenin köründe, sokaklar kapatılamadan yapılan bir yürüyüş daha etkili olabilir. Hem yaptıkları Zarboizm (oraya özgü bir görüş, baskıcı anlamında kullanılır) yanlarına kalmamalı!”
            Eşkıya: “Ben şimdi bu arkadaşları saklamaya gidiyorum. Katılımınız çok önemli arkadaşlar, gecenin köründe Engizisyon’un oraya yığıldığımız zaman korkup geri adım atacaklardır.”
            Setner: (Etrafındakilere dönerek) “Bütün arkadaşlara haber verin, yürüyüş var. Gece olduğundan hızlı hareket etmemiz lazım, tarihimizin en büyük yürüyüşü olacak! (Eşkıyaya döner) Siz de gidin bir an önce, yakalanmayın!”
Wyern, Gorour ve Sansar evden çıktıktan sonra başkalarının da evden çıkarak başka evlere ve sokaklara dağıldıklarını gördüler.
Büyücü: “İçeride sesimi çıkarmadım ama bu yaptığın neydi şimdi?”
Gorour: “Engizisyon peşimizde. Muhafızlar peşimizde. Federasyon askerleri hakeza peşimizde. Bu son siyasi olaya da karışmamızın ardından devreye Konfederasyon Ordusu girer!”
Büyücü: “Bir isyan eksikti!”
Eşkıya: “Aga bilerek yaptım bunu. Şimdi Engizisyon bizim tepemizdeyken biz nasıl rahat hareket edeceğiz? Düşünsene tapınağın oraya yüzlerce isyanist toplanınca ne yapacaklar, bizi bırakıp onlarla uğraşacaklar! İblis meselesine inandırmaya göre daha kolaydı. Öbür türlü: “Sizin işlerinizden bize ne?” derlerdi ancak iş siyasi olunca bize yardımları dokunacak!”
Büyücü: “Ben hedef şaşırtma diye buna derim!”
Eşkıya: “Cahiliz mahiliz ama salak değiliz aga! Eşkıyalıktan geliyoruz o kadar pusudur, şaşırtmacadır öğrendik bir şeyler!”
            Büyücü: “Yine de aklım almıyor. İnsanlar durup düşünmeden bir cahilin sözleriyle nasıl hareket edebiliyor ki?”
            Vampir: “Bu yeni bir şey değil ki. Eskidenmiş o siyaset okullarından yetişen esaslı politikacılar. Politikacının esaslısı ya asırlardır taşrada pişmiş derebeyi kökenlilerden çıkıyor yahut halkın içinden, onun zaaflarını bilen ve bunu kullanabilenlerden çıkıyor.”
            Büyücü: “Siyasete pek aklım ermez zaten. Şimdi Taryal’ın şatosuna gidiyoruz, onu bulup engellememiz lazım.”
            Vampir: “Şatosunda olduğundan emin miyiz? Belki o gulyabaninin şatosuna gitmişlerdi.”
            Eşkıya: “Belki mezarlığa gitmiş de olabilirler. Dünyanın anasını satmadan önce son romantik piknik hesabı…”
            Büyücü: “Kızın okuduğu sayfayı gözümde canlandırdığımda gulyabaniyi neden seçtiğini görmüştüm. Yani kendisine aşık olmayan, sahte bir aşık kurban olacak ve bu insan haricinde bir kurbanın kanı için gerektiğinden kız onu kendisine bağlayacak. Ayin için yapacağı hazırlık için şatosunu kullanmış olabilir.”
            Vampir: “Ayin için hazırlık? Şey mi hani sekiz tane mum var hilal şeklinde diziliyor, gül yapraklarından semboller çizilmiş, kanla yazılmış yazılar ve havaya kaldırılmış bir pençe çizimi? Ayrıca büyük, taştan bir sunak, altından bir bıçak ve birkaç tuhaf görünüşlü taş? Sunak taşı güneye bakıyor, tam karşısında büyükçe bir boy aynası var, kenarları kanla lekelenmiş?”
            Büyücü: “Sen nereden biliyorsun? Kitabı mı okudun?”
            Vampir: “Hayır, Taryal’a ait bir kır evinde. Şehrin kuzey çıkışına yakın bahçeli bir ev.  Hiç görmedin mi?”
            Eşkıya: “Wyern daha aşıklar korusunu göremedi ki orayı görsün?”
            Büyücü: “Öhmm… Neyse, o zaman dediğin yere gidelim orada olmaları lazım.”
            Vampir: “Ayini orada yapacaksa birkaç saat evvel şatosunda ne işi vardı?”
            Büyücü: “Bizi şaşırtmak için olabilir. Peşinden geleceğimizi tahmin etmese kapıya muhafız koydurmazdı. Eve daha sonra geçecekti belki çünkü sen geleli bir saat bile olmamıştır, gulyabani de senden yarım saat önce gelmiş olabilir? Ancak bizim şatoya gelebileceğimizi tahmin edemedi.”
            Eşkıya: “Ne girmesi aga bastık bildiğin?”
            Vampir: “Şikayetçi olmaması da acelesini gösteriyor. Bir an önce kır evine gidip ayini tamamlamak için. Demek ki bu gece ayin olacak!”
            Büyücü: “Bu söylediğimden nefret ediyorum ama dünyanın geleceği bizim ellerimizde. Bir an önce gidelim!”
            Wyern, Sansar ve Gorour, barikatı geride bırakır bırakmaz yurtla aynı mesafedeki tahtadan mamul “Çürük Köprü”üzerinden Sırlı Nehri’ni geçip şehrin kuzey yakasına geçeceklerdi. Hızlı adımlarla kah koşup kah tökezlenerek Taryal’ın kır evine doğru ilerlemekti amaçları. Ancak köprü bekçisinin durmalarını haykırmasının ardından bekçi kulübesinin arkasından fırlayıp gelen engizisyoncular, birkaç rahip ve birkaç Şehir Muhafızı’nın etraflarını sarması bu niyetlerini sekteye uğrattı. Rahipler bir ellerinde kutsal semboller, diğer ellerinde Güneş Kitabı olduğu halde dualar okumaktayken engizisyoncular ellerinde urganlar olduğu halde onlara yaklaşmaktaydı. Şehir Muhafızları kılıçlarını tehditkar bir pozisyonda tutarak Wyern ve diğerlerinden gelebilecek herhangi bir hamleyi beklemektelerdi. Sembolleri gören Gorour iki büklüm olduğu yere çöküp kalmıştı. Wyern cadılar için yazılmış büyü karşıtı duaların tesiriyle hareketsiz kalmıştı. Karşı koyabilirdi ancak o an için nasıl bir keşmekeşin patlak verebileceğini tahmin edemiyordu. Türünden dolayı ne duadan ne sembollerden etkilenmeyen Sansar ise kah muhafızları kah rahipleri süzüyor, en mahrem küfürleri mırıldanıyordu.
            Büyücü: “Sansar! Sen dualardan etkilenmiyorsun.”
            Eşkıya: “Ben dua bilmem ki? Yoksa kötü bir şey mi söylüyorlar?”
            Büyücü: “Onu demiyorum! Bak sen rahiplere saldır, ben muhafızları indiririm!”
            Eşkıya: “Neyi nereye indiriyorsun aga? Baksana rahip, asker elele. Dinle devlet işlerini birleştirmişler. Ben rahibe ilişsem muhafız var, ona ilişsem engizisyoncu var ben ne yapayım?”
            Muhafızların Komutanı: “Wyern Kızılaba, Gorour Sandıkçızade, Dağlıgillerin Sansar. Bir soylunun evini basmak, haneye tecavüz, darp, sözlü tehdit, kanundan kaçma, suçlulara yardım ve yataklık, yasadışı işler için büyü kullanımı suçlarından dolayı tutuklusunuz.”
            Kıdemli Rahip: “Aynı şekilde aydınlığın yapısını tehdit ettiğiniz, özel güçlerinizi zarar vermek için kullandığınızdan ötürü Engizisyon tarafından tutuklanmış bulunmaktasınız.”
            Eşkıya: “Sözün bittiği yerdeyiz beyler…”
            Büyücü: “Kim tarafından tutuklanıyoruz anlamadım? Hatta niye suçlanıyoruz onu da anlamadım?”
            Muhafızların Komutanı: “Biz de ilkin bunu tartıştık, zaten bu yüzden geç tutukladık sizi.”
            Büyücü: “Nasıl olur?”
            Muhafızların Komutanı: “Şimdi engizisyon bu şato baskınından sonra peşinize düştü ya, siz de kaçtınız? Biz şatoya gittik, şikayetçi olmadı Taryal Hanım. Ama sonuçta ortada suç vardı. Bizim casus şebekelerimizin yarısı Tapınağa mensuptur, Engizisyon’un istihbarat ağı da daha geniş diye yine bizim tapınağa bağlı şehir konseyi mahkemesi tarafından yasa çıkarttırıp onaylattırdık. İstihbarat tapınakla ortak hale geldi, böylece biz de peşinize düştük.”
            Eşkıya: “Yargı tapınak, şehir muhafızları tapınak, engizisyon cübbesi giyin bari?”
            Muhafızların Komutanı: “İsyanist isyanist konuşma! Hoş konuşsan da bir şey olmaz zaten sağ çıkamazsınız. Her neyse yasa gereği artık engizisyon vakalarında biz onlara, bizim vakalarda da onlar bize yardım edecekler.”
            Büyücü: “Bizi yakalıyorsunuz ama şatoyu niye bastığımızı bir bilseniz! Asıl Taryal Hanımı tutuklamanız lazım. Bizi bırakmazsanız hepimiz öleceğiz! İblis çağıracak!”
            Kıdemli Rahip: “Peh! Laf! Kurtulmak için yalan söylüyor! Ne konuşturuyoruz bu zındıkları, meydana götürüp gün ortasında yakalım gitsin!”
            Büyücü: “Hemen yakın! Büyücüleri yakana kadar politika hokkabazlarını yaksaydınız daha hayırlı bir iş yapmış olurdunuz! Kız büyü yapacak iblis çağıracak!”
            Kıdemli Rahip: “Şikayet ediyorsunuz ama engizisyon bunun için var işte. Bizim istihbaratımız kuvvetlidir. Büyücüleri, büyü yapanları, cadıları, tüm ecinni taifesini fişliyoruz. Kimse gözetimimizden kaçamaz! Biri bir büyü yapmaya niyetlense anında haber alırız!”
            Eşkıya: “Engizisyon ayakta uyuyor ayakta! Wyern, aga göster delilleri de inansınlar!”
            Wyern: (Cübbesinin iç cebindeki kağıtları çıkartıp göstererek) Bak bu üniversite kütüphanesi kayıt defterinden. Taryal Hanım’ın aldığı kitap kodu, yasaklı kitapların olduğu kısım.”
            Kıdemli Rahip: (Kağıdı uzaktan inceleyerek) “Bu imkansız! Yasaklı kitaplardan kitap çıkarılamaz. Hatta bu 06 koduyla başlıyor, bunlar çıkarılmasını bırak dokunulması bile yasa kitaplar.”
            Wyern: (Öteki kağıdı gösterir) “Başmüdürün imzaladığı izin kağıdı, Taryal Hanım’a özel. İblis çağırma üzerine yazılmış bir kitap var elinde, ayin yapacak!”
            Muhafızların Komutanı: “O da suç tamam ama sizin yaptığınız da suç!”
            Eşkıya: “Aga bak ben cahil eşkıya aklımla bile akıl ediyorum siz nasıl akıl edemiyorsunuz? Biz evi bastıysak Taryal Hanım neden şikayetçi olmadı?”
            Vampir: (Çöktüğü yerden) İsyanımı şiirle haykırıyorum! “İftiralar değildir, yaralayan sensin sen!”
            Eşkıya: “Tanrısını seven beni önden yaksın! Yine şiir okuyacak!”
Kıdemli Rahip: “Yahu daha ne konuşuyorsunuz? Mahkeme falan yok size bence o kitap geyiği de tamamen hurafe bunlar kurtulmak için yalan söylüyorlar. Şatoyu kız meselesinden bastığınızı da biliyoruz, Taryal Hanımın sevgilisi söyledi.”
            Eşkıya: “Ben o gulyabaninin çıktığı mezarı…”
            Vampir: (Bir anda ayağa fırlayarak haykırır) “Şuraya bakın! Şuraya bakın!”
            Kafalarını gayri ihtiyari vampirin gösterdiği yere çevirdikleri zaman her biri dehşete düşmüşlerdi. Şehrin kuzeyinde, çıkışa yakın bir noktada göğe doğru uzanan ancak ses çıkarmayan bir hortum vardı. Hortumun tepesinde yıldırımlar saçana kara bulutlar döne döne toplanmaktaydı. Bir süre sonra hortuma benzeyen siyah ışık halesi oldukça genişlemiş sanki büyük bir yarık açılmıştı. İnsanlar pencerelere çıkıyor, sokaklara çıkarak bu acayipliği seyrediyorlardı. Daha aklı başında olanlar ise ne olur ne olmaz diyerek ailelerini dahi bırakıp şehir dışına kaçmaya başlamıştı. Yarığın içinde belli belirsiz, dev gibi bir insan bedeni görüntüsü belirmişti.
Sansar: (Kıdemli rahibin omzunu dürterek şekli gösterip) “Biz öyle ecinniyi mecinniyi yakarız diyordun! Aha iblis orada! Git onu da yak! Hadi! Hadi!”
Tam da o sırada Wyern ve diğerlerinin işine yarayacak bir gelişme vuku bulmuştu. Yürüyüşe gitmek üzere topluca yurtlarından çıkan İsyanistler, köprünün orada engizisyoncularla, muhafızların bir grup öğrenciyi rehin aldığını öğrenince taşlar ve bağrışmalarla oraya doğru yaklaşmaya başlamışlardı. Wyern ve diğerleri karışıklıktan istifade onların kıskacından kurtulup ayinin yapıldığı yere doğru koşmaktayken taşlara hedef olan muhafızlar ve engisizyoncular köprüye dek gerilemek zorunda kaldı:
Kıdemli Rahip: (Yanındakilere bağırarak) “Üniversiteler şehrinde paganların olduğunu bilmiyordum! Arka çıktılar!”
Muhafızların Komutanı: “Arka çıkmadılar, burası İsyanistlerin bölgesi takviye almadan gelmeyelim demiştim. Muhafız zırhı ve cüppe görünce dayanamaz hücum ederler böyle!”
Kıdemli Rahip: “Öte yandan adamlar haklıydı gibi galiba! İblis var! Gelmeye çalışıyor! Ne yapacağız?”
Muhafızların Komutanı: “Şehirde isyan çıkmak üzere buraya takviye ekip çağırmalıyız.”
Kıdemli Rahip: “Ben de başrahibe gidiyorum! İblis için bir şeyler yapılmalı!”
Sanki sözleşmiş gibi önce geri çekilip ardından kaçmaya başlayan engizisyoncularla muhafızları isyanistler kovalamaya başladıkları sıra, Wyern ve diğerleri çoktan Taryal’ın ayin yeri olarak kullandığı kır evine yaklaşmıştı. İblis de daha bir görünür olmuş, muazzam gürültülerle bu dünyada cisimlenmeye çalışıyordu.
İntikam iblisi D’hka’lın’ın geldiği yerden şarkılar ve gürültülü müzik sesleri geliyordu. Kendilerinden geçmişçesine dans eden zebanileri ve düşük seviyeli iblisleri görmüşlerdi orada. Şarkıların sözleri tanıdıktı, eski sevgililerine lanet okuyanlar, onları unuttuklarını söyleyenler, hiç umurlarında olmadıklarını haykıranlardan bahsediyordu. Paralel bir evrende, sahil şehirlerinde yaz mevsiminde sokakları gümbürdeten, “gider edebiyatı” olarak nitelendirilebilecek uğursuz şeylerdi… İblis’in kendisi de bir şarkı haykırıyordu. Lanetli şarkının sözlerinde kah bir semtte yeni sevgilisiyle dolaştığını eski sevgilisini unuttuğunu, yeni yerler gezmek istediğini, onu bilerek terk ettiğini söylüyordu. Büyücü, geldiği yerde sürekli bu lanetli şarkıların kulaklarında çınladığı talihsiz insanlara hayatında ilk defa acımıştı…
Oraya yaklaştıklarında İblis’in açıldığı yarığa doğru kuvvetli bir yıldırım büyüsü yapmıştı ancak hiçbir tesir göstermeyen büyü kolayca dağılmıştı. Büyü bile yetersiz kalıyordu. Daha güçlü bir şeyler olmalı diye düşünürken bir anda aklına bir fikir gelmişti Wyern’in. Parlak bir fikir değildi ancak tutma ihtimali vardı.
Büyücü: “Ne yapacağımızı şimdi buldum.”
Eşkıya: “Kızı mı öldüreceğiz?”
Büyücü: “Hocalarım beni uğursuzluk ve lanet üzerine araştırmalara yönlendirdiklerinde üzülmüştüm. Ancak şimdi anlıyorum. Bendeki en doğal güç bu… Lanet ve beddua… Neden bu alan yönlendirdiler? Çünkü uğursuz yaratıkları çekebiliyordum kendime, ben uğursuzdum zaten ben lanetliydim. Daha kötü ne olabilir ki?”
Eşkıya: “Sonuç olarak?”
Büyücü: “O canavarı geri gönderirken yapabildiğim şey nedeniyle beni yönlendirdi hocalarım. İçimden gelerek okuduğum bir lanetle geri yollamıştım o iblisi.”
Vampir: “Sakın iblisi beddua ederek durduracağını söyleme?”
Büyücü: “Teoride öyle… Ama pratiği farklı, o zaman ki gibi konsantre olabilirsem yaparım. Ben de doğal lanet var, ailemde de var bu. Tüm bu karanlık isteği demek ki nedensiz değildi… Burada kalın.”
Eşkıya:(Wyern’in kolunu tutar) “Aga öleceksin… Dur… Zaten ortalık karışık, bedduayla iblis mi kovalanır ya?”
Büyücü: “Bekleyin dedim!”
Elini kurtarıp onlara dönen Wyern, topraktan çağırdığı dev sarmaşıklarla Gorour ve Sansar’ın ayaklarını bağlattıktan sonra İblis’e döndü. Biraz önce ağzından kaçırdığı ancak detayıyla bahsetmediği, herkesten sakladığı sırrını düşündü. Büyük büyük atalarından birisi, daha Agrabul’un yeryüzünde yeni yeni yürümeye başladığı devirde hüküm süren karanlık efendilerden birinin soyundan gelmekteydi. Kara Tanrı Aldı Koca’nın oğlu ilk karanlıklar efendisi Bolog Han’ın, içindeki özü kaybetmeden önce bir peri kızından doğan oğlu ve kuşaklar boyunca kimselerin bilemediği “karanlık bir töz”ün nesillerce aktarılması konusu olmuştu. Ne Bolog bilebilmişti bu devam eden tözü ne de Kızılaba’ların üyeleri kendileri dışında kimseye ifşa etmişlerdi. İyi büyücüler yetişmiş ancak uğursuzluk yakalarını bırakmamıştı. Wyern, İblis’e bunları düşünerek dönmüştü. Ellerini ona doğru uzatıp bildiği tüm bedduaları, lanetlerim okumaya başlamış, bir yandan da ona doğru ilerlemişti. Dünyaya gelmeye çalışan iblis onu ilkin fark edememişti ancak Wyern’in içindeki karanlık töz harekete geçtiğinde görmüştü. Wyern’in gözlerinden saçılan kızıl ışıltılar ve vücudunda dolaşmaya başlayan siyah, sarı şuadan haleler karanlık sokağı aydınlatacak denli fazlalaşmıştı. İçindeki töz öyle bir noktaya gelmişti ki iblis binlerce yıllık ömründe ikinci kez korkmuştu (ilkinde muhtemelen Wyern’in kovaladığı ahtapot kafalı iblisle aynı soydan gelme ancak daha güçlü bir iblis ile karşılaşıp evrenin bilinmeyen bir zaman dilimine geçiş yapmıştı).
Wyern’in okuduğu lanetlerden bir tanesi muazzam bir gürültü ve uğuldamayla tözünden ayrılıp iblise doğru zamanı ve gerçekliği yararak ilerlemiş, tuhaf ışıktan hortum ile iblise çarpmıştı. Yer gök sarsılıp iblisin korkunç çığlığıyla çınlarken muazzam bir aydınlık neredeyse her yeri gündüz gibi aydınlatmıştı. İblis gelmeye çalıştığı yarıktan geri dönüp tekrar hiçliğe karışınca tüm o acayip ışıklar kaybolmuş, bulutlar kısa sürede dağılmış, yıldızlar yeniden gökyüzünde parıltılarıyla arz-ı endam etmişlerdi. Karanlık geri geldiğinde, Wyern’in belli belirsiz yerde yattığını gören Sansar ile Gorour, sarmaşıklardan güç bela kurtularak Wyern’in yanına koştular. Yanına vardıklarında Wyern’in gözleri açık bir şekilde gökyüzünü seyrettiğini görünce korkuyla üzerine eğildiler. Nefes alıyordu ama hareketlere tepki vermiyordu. Bir anda olduğu yerde doğrulup: “Gitti mi?” diye sormasıyla kendine geldiğini anlayıp kalkmasına yardım ettiler.
Eşkıya: “Gitti de laf mı? Kaçtı, kaçtı! Yaman büyücüymüşsün aga!”
Vampir: “O şey büyü değildi. Belki bedduayla alakalı bir şey bilmiyorum ama kesinlikle büyü değildi.”
            Büyücü: “Lanet işte… Değişik bir alan… Taryal nerede?”
            Gorour ve Wyern, Taryal’ı hatırlar hatırlamaz sokağın öbür ucunda bulunduğunu tahmin ettikleri kır evine doğru koşturdular. En azından Wyern, yerini tam bilen Gorour’u takip etti. Eşkıya arkalarından koştururken kendi kendine söyleniyordu: “Yok olmanın eşiğinden döndük bunlar hala kız peşinde!” diyerekten.
            Çatısı tamamen yok olmuş kır evine giren Wyern ile Gorour moloz yığını arasında Taryal’ı aramaya başladılar. Taryal’ın kokusunu belli belirsiz duyumsayan Gorour’un odanın birindeki tahta parçalarını kaldırmasıyla gulyabaninin boğazı kesik ancak hala hırıltıyla nefes alan bedeninin yanında baygın durumda yatan Taryal’ı gördüler. Wyern, tam Taryal’ı kaldırmak için hamle yapacakken istemsizce Gorour’un onu kolları arasına alıp dışarı çıkarmasına müsaade etti. Biraz etrafa bakınıp bulduğu o yasak kitabı yanına aldıktan sonra halen hırıldayan gulyabaninin bedenini sürükleyerek dışarıya çıkardı. Bahçenin bir köşesinde, Taryal’ı taştan bir banka yatırmış, bileklerini ovan Gorour’u gördü. Sansar, Wyern’e öfkeyle bakmaktayken kolundan tutup bahçenin diğer köşesine sürükledi:
            Eşkıya: “Senin ben beynine… O kadar Taryal, Taryal diye ağladın! Başımızı belaya soktun! Mülki idareden tut dini idareye tüm bürokrasiyi peşimize taktın! Niye? Bu lavuk gidip ayıltsın diye mi? Adam kızı dışarıya çıkarıyor, bizimki kitapla peltesi çıkmış mezarlık gulyabanisiyle çıkıyor! Ne yapacaksın, gulyabaniye mi çıkma teklifi edeceksin?”
            Büyücü: “Sansar! Unutuyorsun. Kız önceden onunla çıkıyordu. Benimle değil. Ayılınca yine onu seçecek beni değil. Hem niye seçsin? Maddi gücüm belli, lanetli bir kara büyücünün tekiyim. Tamam altıncı seviyede böyle bir büyüyü yapabilmek her büyücünün harcı değil, ancak yine de o beni tercih etmeyecek.”
            Eşkıya: “Niye peşine takılıp kızın ölüp ölmediğini kontrol etmeye geldin o halde?”
            Büyücü: “Öldüğünü sandım. Ölüp ölmediğini görebilmek için.”
            Eşkıya: “Dünya münya hikaye sen kızı kurtarmaya geldin değil mi? İblisi kovup kızı kurtaracağım diye hem kendini hem bizi tehlikeye attın değil mi?”
            Onların konuşmaları sürmekteyken bir anda yolun iki tarafından kalkanlarını kuşanmış, mızraklarını almış şehir muhafızlarının bahçenin etrafını sardığını gördüler. Engizisyoncular da yanlarındaydı. Kendilerini tutuklamaya gelen ancak isyanistlerin kovaladığı Şehir Muhafızlarının Komutanı’yla Kıdemli Engizisyon Rahibi’nin de onlarla birlikte olduğunu görmüşlerdi.
            Muhafız Komutanı: “Şehir muhafızları adına teslim olun! Etrafınız sarıldı!”
            Eşkıya: “Şekle bak, sanırsın eli kanlı haydut çevirmişler!”
            Komutan ve kıdemli rahip, onların silahsız olduğuna kanaat getirince bahçeye girmişlerdi. Taryal Hanım’ı görür görmez şaşırıp büyücü ile eşkıyaya dönmüşlerdi:
            Muhafız Komutanı: “Bu Şehir Konseyi üyesi Beyazhisarlızade Torgun Bey’in kızı Taryal Hanım değil mi?”
            Büyücü: “İblis çağıracak dedik ya! Neyse ki iblisi geri göndermeyi başarabildim!”
            Kıdemli Rahip: “Yok artık! Sen daha birkaç senedir altıncı seviyeymişsin hala iblis çağırma üzerine eğitimin sürüyor, nasıl öyle ha deyince kovaladın iblisi?”
            Vampir: “Büyü yapmadı ki? Beddua etti.”
            Kıdemli Rahip: “Nasıl? Ne etti, ne etti?”
            Vampir: “Beddua etti, ilendi, lanet etti…”
            Kıdemli Rahip: “Lan büyüyü bilmiyoruz diye çocuk mu kandırıyorsunuz? Bedduayla iblis mi kovalanır?”
            Büyücü: (Yasak kitabı göstererek) “İşte bu da delili… Şu mezarlık gulyabanisi de kurban edilmiş ama hala yaşıyor. Taryal hanım kendinden beklenmeyerek başarılı bir ayin yaptı ama büyüyü bilmediğinden iblis gücünü toplayamadan bedenini buraya aktardı. Ben de güçlü bir lanet yolladım, uzmanlığım bunun üzerinedir. Böylece iblisi geri yolladım!”
            Bir anda sokağın sonundan nedeni belirsiz bağrışmalar, çağrışmalar gelmeye başlamıştı. Aşağıdan gelenleri gördükleri zaman her birisi kah korkudan kah şaşkınlıktan ne diyeceğini şaşırmıştı. Akdiyar Konseyi’nin mavi kumaş işlemeli zırhlarına bürünmüş gaddar ve silahlı ifritlerin arasında ilerleyen görkemli ve zengin bir araba sokağa doğru ilerleyip evi tam önünde durmuş ve içinden dört kişi inmişti. Bu görülmeye değer bir manzaraydı zira çok ciddi bir mesele olmadıkça doğrudan Konfederasyon’a bağlı birlikler pek ortalıkta görünmezler, şehir muhafızlarını ve engizisyoncuları itekleyerek yol açmazdı. Şimdi ise her birisi ifritlerin koruma amaçlı sağa sola iteklemeleriyle istemeye istemeye yol vermeye zorlanmışlardı.
Arabadan inenler Şehir konseyi üyesi Torgun Bey, Üniversiteler’in başmüdürü ve Büyü Okulları’nın müdürü Marag Eskisunak ile onun kalem işlerini Hırdal Çelegir, pek kimsenin tanımadığı ancak o civara yakın konuşlanmış olan Konfederasyon Ordusu’nun komutanı olan azman suretli bir gulyabani olan Cengir Topuzkıran’dı. Bahçeye giren ifritlerden ikisi Taryal’ın yanına geçip Gorour’u geri ittikten sonra Cengir’in emriyle iki ifrit Sansar, Gorour, Wyern, Şehir Muhafızlarının komutanı ve kıdemli engizisyon rahibini kır evinin içine sürüklemişlerdi. Ardından arabadan inen dörtlü kır evinin içine girip kapıyı kapatmışlardı. Bölgenin en tepesindeki şahsiyetler, kendilerine göre bile ayaktakımı sayılacak kişilerin önünde tüm haşmetiyle dikilmişlerdi.
            Torgun Bey: “Açıkçası bir rezalet yaşandı. Duyulmaması gereken birçok skandal… Buraya bunları kapatmaya geldik. Taryal ile ilgili yaşananları ve yapılanları unutacaksınız. Aynı şekilde onun olaya karışmaması için buradaki herkes birbirini unutacak. Kimsenin suç hanesine bir şey işlenmeyecek.” (Komutan’a döndü) “Dışarıdaki gulyabaniyi de öldürüp saklayın, hiçbir iz istemiyorum.”
            Marag: “Wyern Kızılaba, üzerinde bazı deliller varmış. Bunları teslim etmeni istiyorum.” (Wyern sabıkası tehlikeye girmeyeceğinden çekinmeden kağıtları sakladığı yerden çıkarıp müdüre verir, ayrıca işaret etmesi üzerine büyü kitabını da teslim eder) “Teşekkür ederim. Aynı zamanda bir iblisi kovmayı başardın. Üzerinde çalıştığın tez kabul edildi ve seni yeni bir araştırma konusuyla ödüllendirdik. İşlemlerin hazır. Gerekenleri teslim et Hırdal…”
            Hırdal: “Yedinci seviyeye geçmene karar verildi. Bir iblisi kovabildiğine göre artık iblisler üzerinde uzmanlığını kanıtladın sayılır. Artık Ölüm Büyüleri üzerine çalışacaksın. İblisiyye Nişanı’na ve onun getirdiği tüm haklara sahipsin. Yakında fakülteden kadro alıp araştırmalarını da öyle sürdüreceksin.” (Nişanı ve gereken beratı Wyern’e teslim eder)
            Cengir: “Olay kapandıysa daha fazla kimse burada oyalanmasın, olanlar üzerinde konuşmasın. Konfederasyon bu tip şeylerden rahatsız olacaktır. Herkes alacağını alıp mesele halledildiyse dağılabiliriz.”
            Dörtlü, beraberlerinde Taryal da olduğu halde arabaya binip ifrit muhafızlarla geldikleri gibi gittikten sonra birini yakamadıkları için üzülen engizisyon rahibi ve komutanla birlikte ötekiler de kır evinden çıktılar.
            Eşkıya: (Rahibin sırtına vurup kinayeli bir şekilde gülerek) “Üzülme aga. Sizin tapınağın el atmadığı yer kalmadı. Yargı sizden, asker sizden, biraz dişinizi sıkın konfederasyonda da adamınız olur. Hehehe…”
            Kıdemli Rahip: “Sen kiminle dalga geçtiğini zannediyorsun?”
            Büyücü: “Ben artık yedinci seviyeyim. Kanun gereği bir suç işlediğimde beni ancak Büyü Okulları Müdürü yargılayabilir. Kölelerim yani parayla satın aldığım hizmetkarlarım da bu kanuna tabi olarak ancak benim tarafımdan cezalandırılabilir.”
            Rahip ile komutan dişleri kenetli bir şekilde bahçeden çıktılar. Engizisyoncular gözden kaybolurken, muhafızlardan birkaç tanesi gulyabaninin gırtlağını tamamen keserek cesetle birlikte sokaktan uzaklaşıp gözden kayboldular.
            Vampir: “Hepimiz ucuz atlattık. Hatta senin için iyi bile oldu Wyern. Benim gitmem lazım gün doğumundan önce evimde olmalıyım. Sizinle tanıştığıma memnun oldum. Bir gün muhakkak yine ziyaretime beklerim. Tabi peşinizde engizisyoncular olmadan!”
            Büyücü: “Gorour… Peki şimdi ne olacak? Taryal meselesi?”
            Vampir: “O mesele kapandı bile bence. Aslında bırakmazdım onun peşini. Konuşmalarınızı işittim, sana da üzüldüm ama onu ben de seviyorum. Yine de Taryal’ın peşini bırakmak zorundayım.”
            Eşkıya: “Anladım aga. Bu idarilerde, soylularda bir durum var. Kızları bir skandala karışınca anında daha soylu ya da dengi biriyle evlendirilirler. Taryal’ı size kaptırmazlar yani…”
            Vampir: “Arabaya binerlerken Taryal’ı Gapara Beg diye biriyle evlendireceklerini duydum. Kvagan soylularından olması lazım. Neyse Wyern, üzülme. İleride daha iyi birilerine rastlama olasılığımız yüksek. Sizinle tanıştığıma memnun oldum tekrar, güzel bir geceydi. Görüşmek üzere. Şatoma davetli olduğunuzu tekrar hatırlatmak isterim!”
            Eşkıya: (Gorour yarasaya dönüşüp uzaklaşınca) “Şiir okumadığın sürece neden olmasın?”
Gorour gecenin karanlıklarına kanat çırparken, Wyern ve Sansar da oradan uzaklaştılar. Çürükköprü üzerinden geçip civardaki İsyanistlerle ufak ufak görüştükten sonra kulelerinin yolunu tutmuşlardı.
            Eşkıya: “Hep lanetliyim, hep uğursuzum diyorsun ama bak kısa sürede nelere kavuştun!”
            Wyern: “Bence konuşmak için hala erken. Ama yine de dediğin gibi iyi oldu.”
            Bir anda sokağın öbür ucundan duydukları bir araba gürültüsüyle o yöne baktıklarında siyah bir arabanın atlarının son hızla üzerlerine doğru koşturduğunu gördüler. Bir anda önlerinde duran arabanın kapısı açılarak esrarengiz görünümlü, oldukça süslü elbiseler giymiş ve değerli taşlar kuşanmış bir Yecüc’ün sırıtarak kendilerine baktığını gördüler. Yecüc kendilerini arabaya davet edince arabaya bindiler. Yecüc kapıyı örttü.
            Yecüc: “Umarım sizi korkutmamışımdır.”
            Büyücü: “Bir iblis kovaladıktan sonra bunu söylemek garip gelecek ama biraz çekiniyorum açıkçası.”
            Yecüc: “Haberim var. Her şeyden haberim var. Ben buraya Akdiyar Konseyi adına geldim. İkiniz için. Sizin gibi yetenekli kimselerin elimizin altında olmasını isteriz.”
            Eşkıya: “Ben de mi?”
            Yecüc: “Biriniz iblis kovabilen bir büyücü. Sen ise İsyanistler arasında dün geceden sonra popüler olmuş birisin, aralarındasın. Tek bir casus bile sızdıramadık aralarına. Ama sizler bu iş için biçilmiş kaftansınız.”
            Eşkıya: “Biz konseye casusluk yaptığımızı nereden bileceğiz peki?”
            Yecüc: (Ceketinin içindeki gümüşten rozeti gösterip korkudan sarardıklarını gördükten sonra) “Sanırım bu yeterli olmuştur. İstihbarat bu zamanda oldukça iyi her şeyi öğrenebiliyoruz. Ama sızamadığımız yerler var ve yetenekli, iş bitirici birilerini bulmak her zaman kolay değil.”
            Büyücü: “Kabul etmemiz bile beklenmediğine göre… Ki kesinlikle reddetmeyiz, zira canımızı sokakta bulmadık. Tamamdır. Konsey’e gönüllü casusluk yapacağız.”
            Yecüc: “Güzel. Benim asıl adımı bilmenize gerek yok. Bana “Arabacı” diyebilirsiniz. Lazım olduğunda size bu nişanın bir benzerini taşıyan ufak bir altın yüzük gönderip haberci yollarım ya da arabamla size denk gelirim. Sizi her halükarda bulurum, size ulaşırım Siz ise sadece emredilenleri yapacaksınız.”
            Büyücü: “Görevimiz ne peki?”
            Yecüc: (Kapıyı açtı) “Artık gidebilirsiniz. Benden haber bekleyin. Siz çalışmalarınızı sürdürün, Sansar ise isyanistlerle daha sık görüşsün ve bizim adımıza bilgi toplasın.”
            Eşkıya: “Muhbirlik sevdiğim bir şey değil ama Konsey’le de pek tepişmemek lazım.”
            Wyern ve Sansar arabadan indikten sonra siyah araba geldiği gibi gitti. İkili yollarına devam ettiler. Yorgun görünüyorlardı. Bitkinlerdi ve gün doğumuna çok az kalmıştı. Kendilerini tuhaf hissediyorlardı. Wyern hala Taryal’ın acısından muazzep bir şekilde düşünceliydi. Eşkıya efendisi olmasına rağmen daha yakın gördüğü Wyern’in omzuna elini koydu. Wyern ses etmedi, o anda ne efendilik ne kölelik kalmıştı. Sansar, Wyern’in gözlerinin bir tuhaf baktığını görmüştü. Bir iblis kovalamanın zaferini ve şanını bile kutlayabilecek, sevinebilecek hali yoktu.
            Eşkıya: “İstersen gidip zaferini kutlayalım?”
            Büyücü: “Sevinemeyecek kadar yorgunum…”
            Eşkıya: “Doğru ya… Bir ömre sığabilecek bir macerayı bir gecede yaşadık. Kuleye… Pardon şatoya gidip iyi bir uyku çekmek istiyorum.”
            Büyücü: “Ben de… Hadi uyuyalım. Sabah nasıl olsa geçer değil mi?”
SON
Mehmet Berk Yaltırık
Mayıs 2012, 8 Şubat 2013 – Edirne/İstanbul