ateş behiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ateş behiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Haziran 2015 Cumartesi

Behiye'nin Akibeti-Ateş Behiye 4 (Son)

(Daha önce Gölge e-Dergi'de yayınlanmıştır)

          Behiye’nin ömrü sayısız sıkıntıyla geçti. Şahsuvar Paşa’nın konağından cinayet suçlamasıyla çıkarılıp önce yeniçeri kolluğuna götürüldü. Kadı efendi davayı uzatmadan neticelendirince Baba Cafer Zindanı’na düştü. Buradaki yosmalarla, cazgır kadınlarla yaptığı kavgalar neticesinde namı Ateş Behiye’ye çıktı. Bir gün oradan firar edip sokaklara düştüğünde ömrü yine hengâmeden kurtulamadı. Hamam külhanından yeniçeri kolluğuna sayısız hovardanın yanında geçen ömrü, en sonunda tek başına belinde yatağanıyla sokaklarda dikilmesiyle son buldu. Nefes alırken gördüğü son şey karanlık sokaklarda şavkıyan namlulardı. Kanlar içinde yere yığıldığında dipsiz bir kuyuya düşmüş gibiydi.


            Gözlerini açmaya çalıştığında önce karanlığı fark etti. Ardından göz kapaklarına dolmuş olan toprağı. Hareket etmeye çalıştığında toprağın çepeçevre etrafına doluştuğunu, üstünü örttüğünü fark etti. Kulağına dışarıdan gelen sesler çarpıyordu. Belli belirsiz fısıltılardı bunlar, dua fısıltıları. Tespih şıkırtılarını ve muskalara sarılan yağlı kağıtların seslerini de işitti. Kimisi genç kimisi yaşlı bölük bölük kadının sesi geliyordu toprağın altına. Ağlama sesleri ve hıçkırıklar duyuyordu uzaktan uzağa, adına ağıtlar yaktıklarını, destanlar okuduklarını işitiyordu Behiye.

            Karanlığın içinde sanki yanı başında duran birisinden çıkan, gürüldeyen bir ses işitti: “KALK!” diye seslendi Behiye’ye. “KALK AYAĞA NEGUJ KIZI BİLANA!” Behiye cevap vermek için ağzını açtığında soluk almadığını fark etti. Yine de konuşabiliyordu: “Sen… Sen kimsin?” Ses konuştu ancak sorusuna cevap vermedi: “KALK! TOPRAĞINDAN SİLKİN! SENİ ÇAĞIRIYORLAR!”

            Behiye toprağın içinde sonuçsuzca debelendi: “Ben öldüm. Nasıl kalkayım?” Ses karşılık verdi: “ÖLÜMÜNDEN KALKACAKSIN… SAYISIZ KADININ DUASI VE BEDDUASI ÇAĞIRDI SENİ. ÇAĞIRDIKLARINDA KALKIP ONLARIN ÖCÜNÜ ALAN BİR MÜNTAKİMSİN ARTIK! SİLKİN VE KALK!” Behiye korkuyla inildedi: “İnsan gibi mi dolaşacağım yeryüzünde?” Ses son kez karşılık verdi: “AYAĞI YERE BASMAZ HORTLAK OLACAKSIN Kİ YÜZÜNÜ GÖREN ÇARPILA! YAKALADIĞINI YERE ÇALIP SÜRÜKLEYECEKSİN Kİ ELİNE DÜŞEN KURTULAMAYA! DÜNYA DÖNDÜKÇE SEN DE KABRİNDEN ÇAĞRILASIN Kİ KADINLARIN BEDDUASI SON BULMAYA!”

           Sonrası o meçhul hikayecinin rivayet ettiği gibi oldu: Duayla bedduanın birbirini bulduğu anda Ateş Behiye’nin toprağını eşeleyerek çıktığına şahit oldular. Gözlerinde tuhaf bir ışık parlıyor, yıkanmasına rağmen kanlarının akıp bulaştığı kanlı, toprak lekeli kefeni ay ışığında mermer mezar taşları gibi ışıldıyordu. Sanki iki dev kollarının altından yapışmışta ayakları altından sürür gibi havada uçarcasına Hranuş’un evine varmıştı Ateş Behiye. O kefenli, kanlı, ateş gözlü hortlağın halini gören zorbaların şekli şemali değişti, ağzı yüzü eğildi. Kimisine inme indi, kimisi korkudan sekte-i kalp geçirdi. Tam o anda konağın ışıkları söndü, rüzgarlar ve ay ışığı altında parıldayan kefenli ölünün görüntüsü her birini korkudan delirtti. Sabah horozları öterken Behiye geriledi, kabrine geri girerek toprağını örttü.

Behiye’nin hortladığı haberi İstanbul'u karıştırdı. Her şeye rağmen güzel ve alımlı o kızın, ölümü bile güzelliğiyle etkileyerek geri döndüğüne inandılar ve ölü olduğunu bilseler bile bu dünyadan çekip gittiğini kabul edemediler. Söylentiler ve hikayeler aldı başını yürüdü. Eceli bile etkileyen hatta aşkından deliye döndürdüklerini anlattıkları Behiye’nin namını bu vakıya nispetle “Ecelyandı” yaptılar, ecel bile aşkından yanmıştı, o aşkın hararetine toprağı eşeleyerek zorbaların ümüğüne çöktüğünü söylüyorlardı.

İstanbul’un ilk ve son kadın kabadayısı Ecelyandı Ateş Behiye’nin halen karanlık sokaklarda gezindiği, ateş kızılı gözleri ve saçlarıyla göründüğü zalimi helak edip, kadınlara el kaldıranlara, karısına kızına zulmedenlere göründüğü rivayet olunmaktadır.”



25 Ağustos 2014 – İstanbul

Esir Pazarından Konağa-Ateş Behiye 3

(Daha önce Gölge e-Dergi'de yayınlanmıştır)

          Bilana’nın ve diğer esirlerin ağlamalarıyla esircilerin sus ihtarı babından şaklattıkları kırbaç seslerine dalga seslerinin karıştığı seyahatleri, bir-iki gün sonra beyini Osmanlı padişahının atadığı, Kırım Hanı’ndan evvel buradan emir alan Kefe şehrinin limanında son buldu. Bilana, süslü zırhları ve yaylarıyla arz-ı endam eden Kırım çerilerinden ziyade, ak keçeden börk giyer tüfenkli yeniçerileri ve sekbanları daha ziyadece görür olmuştu. Kah karaya bakar sur kapılarından, kah limandan elleri kolları bağlı, her yaştan ve tipten, kimi ağlayan kimi gülen Rus, Leh, Boğdan, Kalmuk, Çerkez, Macar, Gürcü ve hatta Acem köleler, cariyeler, gulamlar getirilmekteydi. Ahşap evlerin cumbalarından sarkan kadınlar ve çocuklar merakla gelip gidenleri seyretmektelerdi. Bilana’nın kulağında Tatarlarla Türklerin lisanları kadar, Çerkez ve Abazaların konuşmaları daha ziyade çalınmaktaydı ki bunu kölelerin çokluğuna yormuştu o ufak yaşına rağmen.


            Limanın dibindeki bir meydanda tek sıra halinde dizildiler. Gemilerden inen başka kölecilerin de ellerindeki esirleri bu şekilde farklı farklı yerlerde dizdiklerini gördüler. Bazı köleciler, doğrudan Kefe’deki esir pazarına çalıştıklarından kafilelerini esir hanına doğru götürürlerken, köle pazarı mezatçılarından evvel İstanbul gemileriyle şehre esir götürmeye gelmiş olan irili ufaklı esirciler başlarına üşüştüler. Bilana’nın bulunduğu kafilenin başına da siyah tenli, üzerinde çeşitli incikler boncuklar bulunan korsan tipli bir adam yanaştı. Tatar esirciyle aralarında hararetli bir pazarlık geçmekteydi. Adam, Bahr-i Sefid’in korsan taifesindendi. Kâfi bir ücretle Bilana’yı ve iki Gürcü kızını satın almak istediğini, Cezayir Beyi’ne hediye edeceğini söylüyordu. Tatar esirci ise fiyatı az bulduğunu, verdiği paranın yaşı geçkin bir köleye ancak yeteceğini söylüyordu. Bu pazarlıkları sürerken limanın olduğu meydana Kefe esirlerinin satışından mesul esir emininin adamları inmişti. Ellerindeki bir deftere satılan esirlerin adlarını ve ederlerini tek tek kayda geçiriyorlardı. Ardından da satmalarına müsaade etmek için esircilerden bir miktar para alıyorlardı. Tatar esircinin yanına gelen eminin adamları her bir kölenin adını ve ederini, eşkaliyle birlikte kayda geçirdi. Her birine tek tek adı Abhaz-Çerkez-Gürcü dillerinde soruldu. Bilana da şöyle kayda geçti: “Orta boya mütecâviz, çekme burunlu, kızul saçlu, göğ gözlü, Çerkes asıllı cariye Bilana. Ederi…”

            Esir emininin görevlileri çekildikten ve birkaç paralı kimse daha gelip gittikten sonra esir pazarındaki hatırlı mezatçıların adamları geldiler. Seçtikleri bazı esirleri yüklü meblağa esircilerden satın aldıktan sonra bunları yanına katıp Kefe’nin esir hanına götürdüler. Bilana da bu satın alınanlar arasındaydı ki bunlar kahir ekseriyette yüksek meblağa Kırım’ın beylerine yahut Kostantiniyye’den gelme daha varsıl köle tacirlerine satılırlardı. Kafile hana götürülür götürülmez hanın hemen dibindeki hamama götürülüp yıkandılar. Aynı zamanda kendileri de kölelikten gelme görmüş geçirmiş hamamcı kadınlar bir sakatlıkları, kusurları olup olmadıklarını kontrol ettiler. Kendilerine söylenen bir-iki Tatarca-Türkçe kelimeyi Çerkezce-Gürcüce anlamlarıyla söyleyip ezberlerinde tutup tutamamalarına, yürüyüşlerine ve endamlarına baktılar. Huysuz hareketleri ile dikkat çeken iki Gürcü kızı, hamamcı kadınların değnek darbelerine rağmen onların söylediklerine aksi davranınca üzerlerine çaputları, elbiseleri geri verilerek sille dayak esir hanının mahzenine indirildiler. Bilana ve diğer cariyelere bu hareketlerden bazıları daha o anda ezberlettirildikten sonra yeni elbiseler giydirip güzel kokular sürdüler. Ardından esir hanına geri götürülüp hanın sahanlığında çorbayla taam ettiler, sonra da hanın en temiz yeri sayılabilecek bir odaya götürülüp samandan şiltelerin üzerinde uyudular. Bilana, gece boyu zindandan gelen Gürcü kızlarının çığlıklarını, dışarıda gülüşüp haytarma oynayan kimselerin seslerini dinleyerek, kafesli pencerenin ardındaki yıldızları seyrederek uyuya kaldı. Dayak korkusuna sus pus oldu. Birkaç gün boyunca sabahtan köle pazarına götürülür, akşamına hamam ettikten sonra karınları doyurulduktan sonra yatıp kalırlardı.

            Birkaç gün sonra yine bir gün erkenden kalkıp esir hanından çıkarak köle pazarına götürüldüler. Bazı kızlara Kırım beğlerinin kâhyalarının gönderdiği kimseler talip olarak yeni konaklarına, evlerine götürüldüler. Bilana’nın kısmetine de Kostantiniyye’den zengin bir tacir düştü. İleride güzelliği ile paşa köşklerine konaklarına layık olacak bir cariye olacağını kestiren Kostantiniyyeli tacir kızı birkaç kese gümüşe satın aldıktan sonra, diğer yerlerde aldığı güzellikle birbiriyle yarışır cariyeler ve gulamlarla birlikte Kefe limanına indiler. Bindikleri karamürsela Kefe limanından ayrılırken Bilana yüksek duvarları, yeşil tepeleri seyre koyuldu. İlk kez geldiğinden bu denli büyük bir şehir, yüksek konaklar görmemiş olmanın hayreti hala üzerindeydi. Diğer kölelerle birlikte karamürselanın ambarına indirildi. Böylece yine sıla türküleriyle, gözyaşlarıyla dolu bir seyahat daha başlamıştı. Kızlardan biri veremden mi bilinmez ölüp gidince gemi tayfaları ölümden korkarak cesedini bir çuvala koyup denize atmışlardı da kendilerini de atarlar diye korkuyla sessiz sessiz ağlamışlardı ardından.

            Günler geceler sonra Bilana gün ışığını yeniden gördüğünde şaşkınlıktan adeta dili tutulmuştu. Kostantiniyye’nin koca minarelerini, kâşanelerini, köşklerini, saraylarını görmüş, insanlarının ve gemilerinin çokluğuna hayran kalmıştı. Ak topukları Eminönü rıhtımının yosunlu tahtalarının üzerinden geçip şehrin çamurlu yollarını dövmeye başladığında eski yaşantısı şimdiden zihninde bir masal siluetine bürünmüştü. Esir Hanı seneler evvel yandığından, köleler bir hayli yürütülerek Büyük Çarşı civarındaki Esir Pazarı’na getirilmişlerdi. Yakınlardaki bir hamamda yıkanıp güzel kokular sürülen cariyeler ayrı, gulamlar ayrı yerlere götürülerek pazara gelip giden kimselerin ve yoldan gelip geçenlerin önünde sergilenmektelerdi.

            O esnada pazara Şahsuvar Paşa’nın hanımı Çeşmidil Hanım, konak ahalisinden bir ayvaz ile birlikte gelmişti. Konağın işlerinde aşçı kadına, bacı kalfaya yardımcı olur diye gençten bir zenci halayık satın almak niyetindeydi. Kendisi de kölelikten gelme bir Çerkez olan Çeşmidil Hanım, konağa hizmet edecek kimseleri iyi seçtiğinden işi ayvaza, yamağa bırakmaktansa kendi eliyle halletmeyi istemişti. Böylece kızıl saçlarıyla dikkat çeken, şaşkın bakışlarla gelip geçen insanlara bakınan o ufak kız, Çeşmidil Hanım’ın da dikkatini celp etmişti. Köle tüccarına kızı sorup Çerkez olduğunu öğrenince, hatırladığı kadarıyla Çerkezce konuşup kıza adını sormuştu. Soğuksu Çerkezlerinin lisanı ile konuştuğundan, Bilana’ya farklı gelse de bunu anlayıp adını söylemişti. Çeşmidil Hanım, o gün hem Bilana’yı hem de Sudanlı bir zenci halayığı satın alıp konağa öyle döndü. O vakitlerde daha ufak yaşlardan Çerkez halayıklar yani cariyeler bir konağa alındıktan sonra hem işleri öğrenirler, hem de bir yaştan sonra konağın efendilerinden biriyle evlenirlerdi. İşte böylelikle Bilana, Şehsuvar Paşa’nın konağına girmişti. Çeşmidil Hanım, konak ahalisinin önünde hem güzel hem alımlı diye Bilana’ya Behiye adını koymuş, Çerkezce konuşup artık bu adı taşıyacağını söylemişti.

Böylece Behiye’nin Kostantiniyye sergüzeşti başlamış, Bilana ve yıllar içinde onun Çerkez Bozoduku’ndaki anıları, hikâyeleri, şarkıları birer masal hüviyeti kazanmış, hayal meyal hatırlar olmuştu. Kısa sürede Türkî lisanı öğrenip konak işlerine el atmışsa da bu yılları pek de öyle akıllı uslu geçmemişti. Haylazlığı ve haşarı oluşu başına bela olmuş, ne Çeşmidil Hanım’ın çimdikleri, ne zenci halayıkların maşaları, ne de paşanın sütannesi olup Arnavutluk dağlarından Dersaadet’e geleli asrı bulmuş olan gulyabani suretli Hatır Hanım’ın dayakları onu uslandırmıştı. Ancak eli maşalı olduğundan, konağın dışından herhangi bir erkek konak hanımlarına yan gözle bakamaz diye, iyi iş görür diye konaktan atılmamış ailenin bir parçası olup çıkmıştı.

Yıllar birbiri ardınca geçip, yaşı geçtikçe serpilmiş, serpildikçe ayın on dördü misali güzellikte bir halayık olup çıkmıştı. Böylece artık insanlar onu haşarılıklarından ziyade fidan endamıyla, kızar gibi bakışıyla anar olmuş, mahallenin delikanlılarının korkuyla kaçıştığı bir haylaz kız değil, her an arzuladıkları ahu göz ve perirû bir afet olup çıkmıştı. Hiçbir erkek eli maşalı biri olduğundan yanaşmaya cesaret edemediği, istetmeye korktuğu bu kıza doğrudan doğruya göz koyabilen yegâne kişi konağın küçük beylerinden biriydi. Nev traş püser dahi olmamış bıyığına tarak batmaz bir yeniyetme olan küçük bey, sürekli kızı alımlı alımlı süzse de Behiye ona pek yanaşmazdı. Zira en ufak bir rezalette kabağın kendi başına patlayacağını, “evladımı baştan çıkardın” bahanesiyle büyük hanım tarafından sokağa atılacağını adı gibi biliyordu. Üstelik köleliğin getirdiği hislerle, geldiği yere alışsa bile insanların kendisine eşya muamelesi yapmasına halen alışabilmiş değildi. Bu nedenle içten içe asabı bozulsa da açıktan küçük beye karşı bir kötü bakış bile atmış değildi, zira beylerin paşaların bir cariyenin sözündense evlatlarının sözüne bakacağı gün gibi açıktı. Bu nedenle hep sabrediyordu.

Lakin bir gün küçük bey, konağın tenha bir yerinde Behiye’yi çimdiklemeye kalkınca sabır taşı çatladı. Konağın küçük beyini evire çevire dövüp hayli benzetti. Olayı fark eden Çeşmidil Hanım, haklı haksız sormadan oğlunun o halini görünce tutup Behiye’yi dövdü. Behiye küçük beyin rezaletinden bahsedince bir de oğluna iftira attığı gerekçesiyle dövdü. Yorgun düşünce emretti bir de konak ahalisi dövdü Behiye’yi, küçük beye attığı dayağın mislini konak ahalisinden yedi. Dayak yedikçe sövdü, iftira atmadığını söyledi. Dayak atmaktan yorgun düşen ahali Behiye’yi susturamayınca uslansın diye dehlize kapattılar. Demir kapıyı örterken bir zenci halayık: “Konağın beyidir. Gün gelir nikâh bile kıyar, sen böyle bir çimdiğe vaveyla edersen kim bakar suratına?” diyerek yüzü gözü kan ve tırmık iziyle dolu Behiye’nin suratına tükürdü.

Birkaç gün sonra uslanmıştır diye Behiye’yi dehlizden çıkardılar. Konağın işlerine geri dönüp, konak ahalisine pek karışmadan ev işlerini halletti. Yemek vakitlerinde dahi bir kuru ekmeği ya yedi ya yemedi erkenden dehliz dibinde duran yatağına döner oldu. Konağın küçük beyi, yedi dayağın etkisi geçince bir gece vakti yine kudurup dehlizin dibine indi. Bahçeye bakan ufak bir delikten ay ışığının dolduğu o dehliz ağzında yağ ve bal küplerinin kullanılmayan testilerin ardında bir duvar dibinde uyuyan Behiye’yi görür görmez üzerine yürüdü. Kızın üzerine karabasan misali çöküp ağzını kapatınca can havliyle uyanan kızla aralarında bir boğuşma cereyan etti. Uyku sersemi olan kızcağız, kendini tam savunamadığından can havliyle pek de sonunu düşünmeden eline geçirdiği bir testiyi beyin başına indiriverdi. Testi paramparça olurken beyin bedeni kızın üzerine yıkıldı kaldı. Kafasından akan kan, Behiye’nin üzerine aktığı sıra testinin gürültüsünü işiten konak ahalisi çoktan ayaklanmıştı...


5 Temmuz 2014 – İstanbul 

Kefe Köle Pazarı Yolunda-Ateş Behiye 2

(Daha önce Gölge e-Dergi'de yayınlanmıştır)

          Bilana, kaçak Nogay’ın atının terkisinde Abhaz Bozoduk’unun metrisindeki büyük tahta kapıya yaklaştığı zaman metris tepesinde dolaşan Abhazların gülüşerek kafileye baktığını gördü. Tahta kapılar ardına kadar açılınca en büyüğü iki katlı tahta kulübelere ve binlerce teknenin bulunduğu iskelelerine baktı, gürüldeme sesleri gelen denizin ihtişamına hayran kaldı. Abhazlar, esir aldıkları oğlanları ve kızları dar sokaklardan geçirip iskelelere yakın bir açıklığa getirdiklerinde Bilana da kaçak Nogay’ın atının terkisinden indirilerek diğer esirlerin yanına bırakıldı. Kendisine bakıp sırıtan Abhaz çocuklarını, küçümsemeyle bakan kadınları ve iştahla seyreden erkekleri görünce pek bir şaşırmıştı. Yabancısı olduğu, birkaç kelime hariç aşinası olmadığı bir dili konuşuyorlardı. Onlardan yana yüz çevirip köpükler saçan dalgalarıyla gürüldeyen denizi ve uçuşan martıları seyretti. Bir süre sonra esirlerin olduğu yere zırh kuşanmış adamlarıyla gelen Abhaz Bozoduk’u Beyi’yle oğlu gelmiş, bey hem kendine hem oğluna iki Çerkez kızını alarak gelen kafileden payını almıştı. Böylece esirleri satın almak isteyen kölecilere müsaade verilmişti.


            Kafasındaki börkü ve üzerindeki abasıyla, üzerindeki ziynet eşyaları tezat oluşturan bir Tatar esirci Bilana’yı gözüne kestirmişti. Bu zengin esirci belli dönemlerde bizzat kendisi Kafkasya’ya dek gelir, köylerden kendi seçtiği seçme kızları oğlanları satın alıp Kefe’deki köle pazarına götürerek yüksek fiyata satardı. Bilana ile birlikte onun köyünden kısmen tanıdığı kendi yaşlarında iki kızı, bir de oğlanı satın aldı. Yaşları küçüldükçe bahaları da o nispette artardı çünkü konak, köşk sahibi kimseler bunları ufak yaşlardan alıp kolayca yetiştirirler, makbul birer köle olarak istifade ederlerdi. Bilana’nın bulunduğu kafile güneş tepeye yükselmeden yerleşkeden ayrıldı. Zengin esirci, sırtlarında kürkleriyle ok ve yaylarıyla mücehhez dokuz Nogay atlısıyla seyahat etmekteydi. Bilana ve diğer esirler de yine elleri kolları bağlı olduğu hale Nogayların atlarının sırtında seyahat ediyorlardı. Bilana’ya tamamen yabancı bir lisanda konuşuyorlardı. Tatar esircinin maksadı birkaç köye daha uğramaktı. Bilana ise nereye gideceğini bilmeden denizin sesini dinleyerek, uygun bulduğu anda kaçıp köyüne geri dönmenin fırsatını arıyordu. O civardan çok uzaklaşmayacağını düşünerek, annesi babası ölse bile kendi evinin insanlarının bulunduğu köyüne dönmeyi istiyordu.

            Esir kafilesi deniz kıyısını batı yönünde takip ederek iki konaklık mesafede bir başka yerleşke olan German Osoviş’e geldiler. Burası da Abhaz Bozoduk’u gibi iskeleler bulunan bir yerleşkeydi. Deniz kenarında, yüksek kayalar üzerinde harabe ve oldukça eski bir kalesinin dikili olduğu, duvarlarının dışında koyun sürülerinin bulunduğu bu şehre girdiklerinde Bilana’nın dikkatini yerleşkenin sakinleri çekti. Bunlar Osoviş Aşireti’ne mensup kimselerdi ve Abhaz dilinde konuştuklarından Bilana bunların konuşmalarını birkaç kelime hariç pek anlamıyordu. Ardıç ağacından okları ve yaylarıyla birlikte tüfekli üç bin kadar Osoviş’in koruduğu bu yerleşkeye girer girmez, Osoviş Beyi at sırtında gelerek esircileri karşıladı. Onları esirlerin tutulduğu iskele yakınındaki bir meydana götürerek koyun kebabı ikram etti. Bunda maksadı esircilerin oraya sürekli gelerek kendilerinden esirler ve diğer eşyalar alıp satmaları için teşvik etmek istemesiydi. Esirler de bu yemekten yediler. Bilana meydanın yakınında yüksekçe bir ağacın dalında asılı duran sanduka benzeri bir kutunun aşağıya indirildiğini gördü. Baş tarafı delik sandukanın kapağı açıldığında içinde koltuk altına ve apış arasında bal kovanları bulunan bir ceset olduğunu görerek tiksindi. O aşiretin inançları gereği ölen beyleri sanduka içinde ağaca asıp, cenneti görebilmesi için sandukaya açtıkları delikten içeriye giren yüzlerce bal arasının yuva yapmasını sağlanırdı. Kıllı kıllı balları çıkarıp tulumlara doldurup satmak üzere meydana indirdiler. Bir kısmını da esircilerin sofrasına getirdiler ama hiç biri tiksinmekten yiyemedi. Ancak zengin esirci Abhaz balı kıymetlidir, Kefe’de satarım diye birkaç tulum satın aldı. Esirlerin arasında gözüne hoş gelen bir köle görmeyince kafileyi toplayarak yeniden yola çıkardı.

            Yine batı yönünde ilerleyen kafile iki gün boyunca deniz kıyısını takip etti. Akşam vakitlerinde dinlendi. Ertesi gün sabaha karşı yine iskeleleri olan Aşga isimli bir yerleşkeye geldiler. Aşpılı aşiretine mensup Abhazların bulunduğu bu yere girerken Bilana, Nogayların Aşpılılara saldırıya hazır gibi tetikte ilerlerdiklerini gördü. Bunlar beylerinin emri altında iki bin kadar savaşçıya sahip olsalar da cesurlukları ve savaşçılıklarıyla meşhur bir aşiret olduğundan tüm Abhazlar ve komşu halklar onların şerrinden korkardı, işte bu yüzden Nogaylar herhangi bir tehlikeye hazır bekliyorlardı. Tepesinde bir başka yıkık kalenin beklediği Aşga iskelesine geldiklerinde, esirci ilkin buradan doğruda Kırım’a gitmeye niyetlendi. Zira Kefe, Kerç ve Taman gemilerinin iskelelerine gelip gittiği bir yerdi. Kış mevsimi haricinde emniyetli bir iskeleydi. Az sayıda köleyle geri dönmek istemediğinden buranın da esir pazarına bakındı. Görünüşleri hoşuna giden iki Gürcü oğlanını satın aldıktan sonra oradan da çıktılar. Bir konak mesafede yine batı yönünde bulunan Aşgılı aşiretine bağlı Atma köyüne geldiler. Limanlara uzaktı ancak burada bir konak uzaklıktaki Çerkezlerle cenk eder Müslüman Tophane Abhazları bulunduğundan belki ellerinde iyi köle vardır diye oraya yönelmişlerdi.  Dağlara yakın bu köyden de güzel bir Çerkez kızı satın alındıktan sonra kafile geceyi orada, mescidin yakınlarındaki açıklıkta geçirdiler.

Ertesi gün oradan da ayrılıp yeniden deniz kıyısına inerek iki konak uzaklıktaki Haruna İskelesi’ne vardılar. Soğuksu aşiretinin elinde bulunan bu yerde at sırtında gezer, beylerinin emrinde üç bin askerin koruduğu iskelenin meşhur limanına geldiler. Burada Karadeniz’e dökülen bir büyük ırmak vardı ki Soğuksu adıyla bilinen bu ırmak, aşiretin de isim sahipliğini yapmaktaydı. Temiz ve ferah gelen bu sudan kana kana içip kırbalarını dolduran kafile buradaki köle pazarını da ziyaret etti. Bir Gürcü kızını satın alarak yine batı yönüne ilerleyerek gün batımına yakın iki konak ötedeki Kotasi İskelesine vardılar. Dört bir yanı kale gibi bir çitle çevrili Kotasi aşiretinin hükmü altındaki bu yerde, beylerinin emri altında yedi bin askerin koruduğu bu iskelenin köyü, dağların ardında bulunmaktaydı. Esirciler iskelenin tahtadan yapılmış hasır örtülü mahzeninin önüne gelerek buradaki esir pazarına uğradılar. Burası limanında sayısız Kefe ve Taman gemileri bulunan, muazzam bir ticaret merkeziydi. Ta Kırım’dan gelen atlıların alışveriş yaptığı bir yerdi ki Bilana hem Abhazca konuşan ahailiyi hem de Kırım ve Nogay Tatarcası konuşan atlıları görerek bir hayli şaşırdı. Bazı Nogayların, diğer atlılardan tanış geldikleriyle selamlaşmalarını da bir anlam veremeden öylesine seyretti. Sazdan tahtadan örtülü evlerinde yaşayan kimi buğday yetiştiren ahalinin tarladan dönüşünü, kimi hayvancı ahalinin hayvan barınaklarının önünde kocaman köpekleriyle nöbet beklediğini de gördü. Burası da ormanlara yakın olduğundan bir başka Abhaz aşireti gelir baskın verir diye ötekilerden korkarak gece gündüz nöbet tutmaları vakiydi. Bilana, ahaliden kendisine tanıdık Çerkez dilinde konuşan bazı kimseler de gördü ki bunlar oraya bir konak uzaklıkta oturan Jane Çerkezlerine mensup kimselerdi, bu nedenle Kotasi Abhazları arasında da Çerkez dilini bilen çoktu. Hatta Çerkezler limana izin alıp kendi mallarını getirip satabilirlerdi. Burada en son bir Abhaz ve bir Çerkez kızı satın alan esirci, kafileyi iskeleye yönelterek bir gemiye bindirdiler.

Bilana ilk defa gemiye bindiği için sevinçliydi, suyun üzerinde hareket etmesinden ilkin korkmuş sonradan hoşuna gitmişti. Gemi akşama doğru limandan ayrıldığından en başta ona oyun gibi gelmişti. Bu geminin Kefe’ye doğru yola çıktığını, bir daha memleketini belki de hiçbir zaman göremeyeceğini bilemiyordu. Ancak kara uzaklaştıktan ve dağlar uzakta tamamen yittikten sonra evinden çok uzakta olduğunu anladı. Gemideki esir Çerkezlerden yaşı biraz daha büyük olan birisi, sıkça annesinden babasından duyduğu, köle kızların hayat hikâyelerini anlatan acıklı bir şarkı okumaya başladı. Esirciden ses çıkmayınca, Nogaylar da efendilerinin kızın şarkı söylemesine müsaade ettiğine yorup kıpırdamadılar. Bilakis bu dilini anlamadıkları şarkıyı dinlemek hem kendilerinin hem de efendilerinin hoşuna gitmişti.

Bilana, yanında oturdu diğer bir köle kızın omzuna yaslanarak denize doğru dönüp dalgaları seyretmeye başladı. Çerkez kızı köyünden ayrılan bir başka hemşiresinin ağıtını okurken o köyünü, kaybettiği ailesini düşünerek ağlamaya başladı. Memleketinden mesafelerce uzağa gittiğini bilmiyordu ancak hissedebiliyordu…

9 Haziran 2014 – İstanbul

Kafkas Esircileri-Ateş Behiye 1

(Daha önce Gölge e-Dergi'de yayınlanmıştır)

Ucu bucağı yücelerde Kaf dağlarının eteklerinde sayısız kabilenin ve köyün bulunduğu devirlerdi. O tarihlerde Gürcü, Megrel, Abhaz, Çerkez ve başka başka kabilelerin birbirileriyle zaman zaman cenk etmeleri vakiydi. Bunlar birbirlerinin kızlarını, çocuklarını esir alırlar, Kuban Nehri’nden aşağıya inen Kırım Tatar ve Nogay atlılarına satarlardı. Yahut denizden gelen bezirgân gemilerinden gelen tuz, kap kacak ve silahlar karşılığında bu esirleri değiş tokuş ederlerdi.

Bu kabilelerden biri de Bozoduk aşireti aşiretiydi. On bin askeriyle deniz kıyısındaki iskelelerinde otururlardı. Kadim zamanda Bozoduk Beyi, Kırım hâkimi Mengi Giray Han’ın Ejderhan Seferi’ne üç bin askeriyle katılmış bir Abhaz beyiydi. Seferin ardından Ejderhan’ı almaya muvaffak olduklarından Mengli Giray Han onu Çerkez vilayetinde bulunan Obor Dağı’nın eteklerine yerleştirmişti. O tarihlerden itibaren Obor Dağı’nın beri yakasındakiler Abhaz Bozoduk’u, öteki yakasındaki Çerkes Bozoduk’u olarak bilinirdi. Bu iki aşiret birbirleriyle sürekli cenk eder, bir diğerini basmaya çalışarak insanlarını kaçırmaya çalışırlardı.

Çerkes Bozoduku aşiretine mensup ailelerden biri Obur Dağı’nın ormanlık kısmındaki tek göz kulübesinde yaşayan Oduncu Neguj’un ailesiydi. Oduncu Neguj, karısı Goşemef, büyük kızı Maze ve onun küçüğü Bilana ile birlikte yaşardı. En büyük çocuğu olan oğlu Bewıç, seneler önce kendi isteğiyle bir vakitler Mısır paşalarına bağlı Kölemen beylerinin askerleri arasına katılan amcası Mezan’ın yanına gitmişti. Neguj da kabile baskınlarından çekindiğinden ailesini oturdukları köyden uzağa, Obur Dağı’nın yücelerine doğru uzanan ormana taşımıştı. Yegâne endişesi güzelliklerini annelerinden alan kızlarının ki her biri ateş kızılı saçlarıyla en uzak yoldan dahi seçilirlerdi, bir baskın esnasında kaçırılmalarıydı. Onların kendisinden koparılması ihtimalinden korkarak köye inmelerine pek müsaade etmez, odun kesmeye giderken bir kızını da yanında götürürdü. Böylece hem Maze hem de Bilana güzellikçe öne çıksalar da kırda yabanda yaşaya yaşaya eli silah tutar Kafkas yiğitlerinden farksız hale gelmişlerdi. Maze babası gibi ok ve yay kuşanıp ava çıkabiliyor, Bilana ise küçük yaşına rağmen cüssesinden beklenmediği halde odun kırarken babasına yardım edebiliyordu. Her ikisi de tuhaf yaşayışlarından ve haşarı oluşlarından ötürü köyün erkekleri bunlara bakmaya pek yanaşamıyordu. Goşemef her ne kadar kızlarına köy adetlerini ve adabını öğretse de onlar yaradılış olarak babalarına çektiğinden başına buyruk hareket etmeyi tercih ediyorlardı. Ormanda onların ateş kızılı saçlarını uzaktan seçen erkekler belki bir anlığına hoşlanarak seyrederlerdi ancak onların ateş saçan gök gözleriyle karşılaşmamak için kısa sürede oradan uzaklaşırlardı.

Bilana babasıyla odun kesmeye giderken, ablası Maze ormanda avlanmaya çıkar, gün batımına yakın kulübeye dönerlerdi. Yiyip içerlerken babalarından kadim Nart savaşçılarının şarkılarını, uyumalarına yakın da annelerinden Kaf dağlarının sayısız masallarını dinlerlerdi. Kulübenin mazgal deliklerinden yıldızlı gökyüzünü ve karanlık ağaçlarını seyrederek uyurlardı. Bilana gece uyurken dağdan gelen uğultuları duydukça ürperirdi. Annesi ona dağın tepesinde fırtına cadılarının yaşadıklarını, tıpkı kendileriyle Abhazların çarpışmaları gibi Çerkez ve Abhaz cadılarının da birbirleriyle savaştıklarını, küplerine binip uçarlarken birbirlerini yakalayıp kanlarını içerek yere savurduklarını anlatırdı. Bilana karanlık gecede fırtına uğultularını işittikçe cadılardan birini göreceği korkusuyla gözlerini sıkı sıkıya yumar öyle uyuya kalırdı.

Yine böyle uğultulu bir gecede uykusunun en derin yerinde ablası Maze tarafından uyandırılmıştı. Kendine gelir gelmez ablası ağzını kapatıp susmasını fısıldamıştı. Kulübenin mazgallarından gelen ay ışığında annesiyle babasını ayakta görmüştü. Her biri eline ufak kalkanları ve uzun, sivri uçlu Çerkez kılıçları taşımaktaydı. Babasının üstüne giydiği kısa zırhlı gömleğin kuşak kısmında işlemesiz bir kincal yani Çerkez kaması da dikkatini çekmişti. Kulübenin etrafından bazı hayvan ve insan sesleri işitiliyordu. Bilana konuşulanları az çok anlıyorsa da daha önce hiç yakından duymamıştı, babası onlara dönüp: “Abhazlar! Abhaz Bozodukunun adamları!” fısıldadı. Muhtemelen köyü basmak için onların hiç beklemediği, dağların sarp kısmını aşıp gelmişlerdi. Köye buradan inen yol üzerinde de Neguj’un kulübesi bulunmaktaydı. Maze, ok kuburluğunu ve yayını kuşanarak kapının gerisine doğru diz çökmüştü. Babası yine fısıldadı: “Burayı göremezler! Aşağıya, köye inmeye geldiler. Köyü bastıktan sonra savuşup giderler!” Bilana korkuyla eteğinin dibine sindiği ablasına sormuştu: “Cadılar mı geldi? Cadılar mı geldi?” diye. Maze en az onun kadar korkulu bir sesle fısıldamıştı: “Daha kötüsü, esirciler!” Bilana bir kere daha korkuyla ürperdi. Esircileri annesinin anlattığı masallardan ve babasının sıklıkla uyardığı köy baskınlarından biliyordu. Annesinden köylerinden uzağa esir giden Çerkez, Megrel ve Gürcü kızlarının türkülerini dinlemişti. Köyünü, ailesini göremeden uzak memleketlerde ölüp gitmelerini anlatmaktaydı çoğu… Tepeden tırnağa silahlı, zalim kere zalim adamlar düşman oldukları köyleri basıp ahalisinden denk getirdiğini kaçırmaya çalışırlardı. Buraların töresi, kanunu buydu. Şanslı olanlar bu civardan Abhaz ve Gürcü beylerine satılır, memleketinden uzağa düşmezdi. Kendisi de annesi Goşemef’i bir başka Çerkez köyünden bir baskın esnasında kaçırıp karısı yapmıştı, öyle anlatmıştı Bilana ile Maze’ye.

Atların ve insanların sesine bu sefer köyden gelen çığlıklar ve bağrışmalar eklenmişti. Çarpışan kılıçların şıngırtıları altında ailelerinin, sevgililerinin adını çığıran insanların acı sesleri Bilana’nın kalp atışlarını hızlandırmıştı. Korkuyordu. Birden evlerinin kapıları gürültüyle kırılıp ardına kadar açılınca ister istemez ağlamaya başladı. Maze kapıda beliren yüzü gözü örtülü Abhaz savaşçısının gırtlağına yolladığı bir okla adamı kanlar içinde yere yıktığı sıra yayına başka bir ok daha yerleştirdi. Kapıdan içeriye fırlayan bir adam onun üzerine yürümek istediyse de karanlığın içinde Neguj ile Goşemef’in Çerkez kılıçlarının darbeleri altına can verdi. Maze kapıya bir ok daha attıktan sonra karşıdan evin içine doğru yöneltilen okları ve birkaç tüfengin parıltısını görerek yayını yere atıp yanında bekleyen Bilana’yı duvara doğru iteledi. Evin içine atılan oklardan ikisi ve birkaç tüfeng misketiyle gıkını bile çıkaramadan kanlar içerisinde yere yıkıldı. Adamlardan birisi: “Kızı alacaktık! Be diye öldürdünüz?” diyerek onlara kamçısıyla vurunca ateşi kesmek zorunda kaldılar. Neguj ile Goşemef, kızlarının bu apansız ölümü üzerine dededen babadan yadigâr savaş naralarıyla kapıdan dışarıya atılarak esircilerin tepesine ecel fırtınası gibi çöktüler. Ecdatları misali dans edermişçesine kılıç savurma sanatına malik olduklarından Abhazlar gibi savaşçı bir kavim olduklarından birkaç esircinin canını cehenneme yolladılar.

Bu esnada Bilana evin içinde ablasının kanlı cesedinden gözlerini ayıramadan ağlamaktaydı. Kıpırdamadan olduğu yerde kalakalmıştı. Neguj ile Goşemef, Abhaz Bozoduku’nun adamlarıyla çarpışırken köydeki adamlar da çarpışma seslerini duyarak oraya doğru seğirtmişlerdi. At sırtında oldukları halde ok çeken kan davası kavası kaçkını birkaç Nogay atlısı kulübeye doğru yanaşıp Neguj ile Goşemef’i oklarıyla vurup öldürdüler. Yaralanan Abhazlar oldukları yere çöküp kirli bezlerle yaralarını sararlarken Nogaylar atlarından inip kulübenin içine girdiler. Karanlığa alışkın gözleriyle Bilana’yı görür görmez kızın ellerini ayaklarını bile bağlamaya gerek görmediler. İçlerinden biri kızı alıp omzuna attığı gibi dışarı çıktı. Bir başkası yerde yatan Maze’nin cesedine bakıp: “Yazık olmuş, daha gençmiş…” diye söylendi.

Bilana, dışarı çıkarıldığı Nogay’ın omuzu üzerinde annesiyle babasının kanlar içinde yerde yattığını görünce yüzüne tokat yemiş gibi kendine geldi. O anda gözüne kapının dışında duran babasının odun kestiği baltalardan biri ilişti. Kaçak Nogay’ın omzunu sertçe ısırarak acı içinde haykıran adamın kollarından kurtuldu. Adam bağırtıyla yere çökerken baltayı hızla kapıp adamın kafasına doğru hamle yaptı. Ancak evin içinden çıkan bir diğer Nogay baltayı sapından yakalayarak kızın elinden aldı. Bağıra çağıra üzerine atılan kızın suratına attığı bir tokatla yere yıktı. Hıçkıra hıçkıra ağlayan Bilana’nın ellerini ve ayaklarını ayrı ayrı bağladıktan sonra omuzuna attı.

Kirli kalpaklı Abhazlardan biri at sırtında gelip: “Köyün gençleri toparlanmadan dönelim! Alacağımızı aldık!” dediği sıra Bilana, Nogaylardan birinin atının terkisinde buldu kendini. Geriden gelen ve terkilerinde ağlayıp sızlayan kızlarla oğlanların bulunduğu başkaca atlıların kendilerine katılmasıyla birlikte çoğunluğu Abhaz olan kafile ormandan geriye doğru yöneldi. Bir süre sonra Bilana o karanlıkta uzaktan uzağa evini son kez gördü. Obur Dağı’nı aşarlarken at üstünden kuyu ağzına benzer karanlık uçurum diplerini görerek ürperdi. Atın sallantısında hafif uyur gibi oldu. Hava alacaya dönüp Obur Dağı’nın uçurumları gerilerinde kaldığı sıra uzaktan uzağa davul sesleri duyarak uyandı. Tepelerinde eli meşaleli Abhaz savaşçılarının dolaştığı, gerisinde hayatında ilk defa gördüğü muazzam bir koyu mavinin uzandığı denizin kıyısına kurulu Abhaz Bozoduku’nun yerleşkesini görmekteydi. Uzaktan uzağa korkutucu dalga seslerini ilk defa duyduğundan canavar homurtusu sanıp korkuyla gözlerini yummuştu. Uzaktan uzağa işittiği martı seslerini yakından duyuyordu. Burnuna gelen tuzlu su kokusunu ilk defa duyumsamıştı.

Ahaliden bir atlı vaveyla kopararak yerleşkenin tahtadan topraktan metrisine doğru dörtnala ilerledi. Bir yandan da bağırıyordu: “Çerkezi vurduk da geldik! Güzel güzel kızlar, oğlanlar getirdik! Açın kapıları! Açın biz geldik!” O an Bilana, annesinden babasından dinlediği hikâyeleri ve türküleri hatırladı. Kendisi de işte o türkülerdeki hikâyelerdeki kızlar gibi köyünden koparılıp bilmediği diyarlara getirilmişti. Üstünde bulunduğu atın yanı sıra at süren bir Abhaz’ın atının terkisine attığı kendisinden birkaç yaş büyük bir kızla göz göze geldi. O da kendisi gibi ağlıyor: “Ah anam Nefin! Ah babam Kumefij!” diye söyleniyordu.

10 Mayıs 2014 İstanbul