fedailer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fedailer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mart 2012 Cuma

Fedâiyan-ı Gaib Rıhtım

(İlk Yayınlanış: Fedâiyan-ı Gâib Rıhtım, Kayıp Rıhtım, Temmuz – 2011, Kayıp Rıhtım,
http://oyku.kayiprihtim.org/fedaiyan-i-gaib-rihtim-wyern)

(Ayrıca: Kayıp Rıhtım 2.Yıl Özel Aylık Öykü Seçkisi, Editör: Hakan Tunç-Onur Selamet, Kayıp Rıhtım Yazarları, Kasım 2011, Kayıp Rıhtım Yayınları, Öykü: Fedaiyan-ı Gaib Rıhtım. (İlk E-Kitap öykü kitabı)
“Denize ait olan acaib tılsımlar; İkincisi; Kadırga limanında bakırdan yapılma bir gemi vardır. Yılda bir defa zemheri gecesi olduğu zaman İstanbul’un sihirbaz kadınları o bakır gemi ile sabaha kadar denizde gezer, Akdeniz’i korurlardı. Hatta Fatih’in İstanbul’u alışında bu geminin ele geçirildiğini söylerler. Üçüncüsü; bir başka bakır gemi de Tophane tarafında varmış. Yine zemheri gecesinde bütün sihirbaz ve falcılar gemiye binip Karadeniz tarafında dolaşarak buraları korurlarmış. Muaviye oğlu Yezid’in Galata’yı ele geçirdikten sonra bu gemiyi parçalattığını söylerler.”   Evliya Çelebi’den…
            Raviyan-ı ahbar ve nakilan-ı asar’a göre, İsa Aleyhisselamın doğumunun 1453. Senesinde ki Hicret’ten 857 sene evvel sonra idi. Ordu-yu Hümayun’un Şehr-i Kostantiniyye muhasarasını müteakiben, zafer güneşi Osmanoğullarının üzerine doğmuş, İslam’ın sancakları Kayser’in burçlarına ve kulelerine dikilmişti. Şehrin içinde sokak cenklerinin yapıldığı, barikatlarla kapattıkları kulelerde direnişe geçen şövalyelerle, Kızıl Elma’ya ilerleyen gazilerin kılıç tokuşturdukları dar zamanlardı. Fetih ile muhasara arası o ince zamanda, Sultan Mehmed Han-ı Sâni’nin kullarından olup, yıldızlara bakmakla ve cinlere davet ile maruf muhteşem saray müneccimleri Otağ-ı Hümayun’un kapısına gelerek destur istediler. Sol elleriyle silah kullanır solaklarla, sultanın yanı başında dikilir silahdarlar arasından geçerek sultanın huzuruna vardılar. El etek öpüp elpençe divan durarak geliş sebeplerini sultana arz ettiler:
            “-Devletlü hünkârım! Savaşçılarınızın biraz önce altın kapılarından içeriye süzüldüğü Kostantin şehrinden haberler getirdik! Yüce sultanım, sizin malumunuzdur ki şehr-i Kostantiniyye sadece şehirlerin değil, denizleri bekleyen limanların içinde de en parlak incidir. İş bu şehrin sayısız limanı vardır. Bu limanların içerisinde iki tanesi vardır ki, bunlar içlerinde sakladıkları kısmet ve hazinelerle beklemektedir. Bunlar alelade insan inşası limanlar değildir sultanım! Şehirde pek çok kara ve deniz tılsımları inşa edilmiştir. Ama  bunlardan ikisi vardır ki yeri müstesnadır. Tarihçilerin ve destancıların anlatmasına göre Hz.Süleyman’ın büyük mabedini inşa eden ecinni mimarların sırlarını bilir ustalar ve sihirbazlar inşa etmiştir. Her birinde demirden yapılma, tunçtan tılsımların işlendiği iki gemi vardır. Zemheri gecesi İstanbul’un sihirbaz kadınları ve cadıları bu gemilere doluşurlar, ardından denize açılıp efsun okurlarmış. Böylece hem Karadeniz hem Akdeniz bu tılsımlarla korunurmuş. Galata tarafındaki liman, Muaviye oğlu Yezid’in muhasarası zamanında büyücülerin marifetidir denilerek imha edilmiş. Bir tek geriye sırları ve tılsımlarıyla öteki liman kalmıştır lakin onu aramak her yiğidin karı değildir!”
            “-Söyleyin bana hamiyetli kullarım! Ben bu kayıp rıhtımı neden aramalıyım? Neden bu rıhtımı aramak her yiğidin harcı değildir?”
            “-Hünkarımız efendimiz. Yıldızlara göre sizin bahtınız ve hayrınız o rıhtımdadır. O rıhtımdaki tılsımlı gemi yeryüzünde kalan yegane işler efsunlardandır. Bunu elde eden kişi onu yüreğinin istediği yere gider kazasız belasız varır. Bu gemiye ok ve tüfek işlemez, rum ateşi yaklaşamaz, fırtına batıramaz. Cümle deniz canavarı üzerine varanda helak olur. Bir düşün ki bunu elde eden hükümdar içine seçme askerlerini doldurarak cihanı fethe çıksın!”
            “-Bre bu dediğiniz tılsım madem o kadar güçlüdür, neden Bizans’ın bir dünya kayseri, kralı  burunlarının ucundaki bu rıhtıma vasıl olup yeniden Roma’yı ihya etmediler?”
            “-Hünkarım bu rıhtımı herkes neden arayamaz demiştiniz. Suallerinizin cevabı birdir. Kayıp rıhtım, öyle alelade bulunabilecek bir yerde değildir. Nerede olduğunu kimse bilmez. Biz rüzgarın ve suların ecinnilerine sual ettik, yerini bilse bile Pera bağlarının orada, Ceneviz surlarının dibinde bir ulu çınarın dibinde yaşamakta olan bir ihtiyar bilmektedir dediler. O ihtiyarın huzuruna çıkan çok olmuştur ama hiç biri kayıp rıhtımı aramaya cesaret edememiştir. Zira hiçbir imparator emrindeki askere, savaşçıya güvenememiştir. Çünkü o gemiyi ele geçiren bir daha alt edilemeyeceğinden, imparatorların bile tozunu havaya savuracağından korkmuşlardır. O yüzden yüreğine ve sadakatine sağlam, o tılsımı bekleyen tehlikelerle başa çıkabilecek yiğitler göndermelisiniz. Yiğitler ağaç dibindeki ihtiyarı bulacak. İhtiyar onlara kimin kulları olduklarını soracak. Onlar şehrin yeni sahibinin adını söyleyip onun kulları olduğunu söyleyende söylermiş yerini. Ötesini demeye izin vermezmiş gaybın cinleri. Cin taifesinin bize dediği gemiyi arayacak olan kulların kalbinde
            Müneccim ve cindar taifesi susunca Sultan Mehmed’de düşüncelere daldı. Tahtında doğrulup ellerini üç kere birbirine vurdu. Koca otağın bir köşesindeki altın işlemeli kadife atlastan renk renk üç kat örtüler açıldı. Gölgelerin içinden ikisi adem biri nisâ üç kişi çıktı. Bunlar her biri seçme ve namlı, şöhreti Vatikan istihbaratından Batıni ocaklarına yayılmış “Fedailer”di.
En sağdaki neredeyse çadırın tepesine varacak denli uzun boylu, ama her tarafı yağ bağlamış koca göbeği, koca kafası ve esmer teniyle masal gulyabanilerini andıran bir acayip yiğitti. Kafası dazlak, seyrek sakallı ve bıyıklı, kısık gözlü, korkutucu görünümlü bir yiğitti. Altmış kış görmüş olmasına rağmen dinç ve semiz duran bir dev soyuydu. Sadece hayvan postlarına bürünmüş, yelken bezinden kıyafetler diktirmişti. Yeryüzünde yürüyen ender ecinni soylu yiğitlerdendi. Anadolu bozkırında gezinen Moğolların bakiyesi Karatatar Türkmenlerindendi. Anası gelinlik çağında kaybolmuş, deli olarak obasına dönmüş, dokuz ayın sonunda acayip görünüşlü dev oğlunu doğururken canını teslim etmişti. Babası meçhuldü, kimi eşkıyalardır babası demişti ama çoğunluk cin taifesine bağlamıştı. Doymaz bir halde yediği için insan kanıyla beslenen doymaz hortlak taifesine binaen “Obur” derlerdi ona. Kabilesiyle birlikte Timur’un sürüsüne katılmış, aç kaldığı için Timur’un fillerinden birini öldürüp yemeye çalışırken yakalandığından İsenboga Han tarafından sürüden kovulmuştu. Kıraç bozkırda köle tüccarlarının eline düşmüş, savaşçılıktaki maharetiyle saraya köle olmuştu. Tek silahı bozkırda kaçak olduğu yıllarda öldürdüğü filden aşırdığı, sadece savaş fillerinin hortumlarıyla kullanabildiği ve bir ademin tövbe billah kaldıramayacağı kara çelikten dövülme, kafir şövalyelerinin iki elli kılıçlarından da uzun cenk kılıcıydı.
Onun yanında duranı orta boylu, sinsi görünüşlü, hırstan içi kurumuş kalmış gibi kara kuru tipli bir değişik ademdi. Saçlarının uçlarına incik boncuklar takmış, yarı çıplak gezen, vücudu dövmeli, elinde sadece incikli boncuklu ahşap bir sopa taşıyan, çarpılmış gibi duran korkunç tipli bir yiğitti. Aslı nesli bilinmez, yaşı bilinmez bir deli kişiydi. Bu toprakların insanlarından değildi. Vakti zamanında İspanya kıyılarında bulunmuştu. Demelerine göre dünyanın bir ucundaki şeytanlar denizinin ortasında bulunan Kaf dağının ahalisindendi. Araplara benzerdi ama kendi kabilesinin dili bilinir bir dil değildi. Tılsımla, büyüyle uğraşır cenge girdiği zaman sopasıyla ve kendine has garip bir türkü çığırarak yaptığı acayip güreş-dövüş taktikleriyle altederdi, düşmanını. “Değnekli” diye nam yapmıştı.
Onun da yanında bir nice ahudan ve dilberden bin kere daha güzel, perirû, ay yüzlü bir hatun kişi vardı ki yüzünü görenler helak olmasın diye ekseriya peçeyle dolaşırdı. Eli bıçaklı fedailer arasında durmasının nedeni de bu güzellikti. Sultana biri saldıracağı vakit peçesini açarak meydana fırlar, onun güzelliğini gören erkek kadın her kimse hayran kalır, elini kolunu oynatamazdı. “Perişah” namıyla tanınmasının nedeni de buydu. Bozkırın bir köşesinde, dağ başında bir bebek sesinin ardından giden avcı yörükler bulmuştu onu. Yeni doğmuş iki cerenin yanında bulmuşlardı bebekliğinde. Ceren kılığında gezen orman perilerinin soyundan sayarak yanlarına almışlardı. Büyüme çağı gelende güzelleşmiş, hiçbir yörede tutunamamış, ehli namus olsa da, onu elde etmek isteyen beylerin ve ağaların birbirlerine öldürmeleri yüzünden bir nice felakete neden olmuştu. Namı saraya dek gidince bu şekilde hizmete alınmıştı.
İşte bu üç fedai sultanın huzuruna çıkar çıkmaz el etek öperek elpençe divan beklemeye başlamışlardı. Sultan müneccimlerin ve cindarların kendisine anlattıklarını aynen fedailerine de anlattıklarından sonra kayıp rıhtımı bulmalarını ve oradaki tılsımlı gemiyi bulur bulmaz haber uçurmalarını söyledi. Sultanın verdiği emirler üzerine yeniden el etek öperek otağdan çıktılar. Kostantiniyye surlarının dibine doğru yürüdüler. Kulelere çoktan İslam sancakları çekilmişti ama halen şehrin içinden kılıç şakırtıları ve naralar gelmekteydi. İç kulelere ve manastırlara sığınan şövalyelerin ardına takılmış birkaç maceraperest Latin keferesi yeniçeriler ve azaplara karşı kör bir direniş sergilemekteydiler. Haliç üzerinden üstü deri kaplı fıçılarla kurulan yapay köprüden geçtikten sonra ormanlık alanın kıyısından ilerleyerek Ceneviz keferesinin surlarına yaklaştılar. Surlarda kalan tek tük Ceneviz askerleri gelenleri çok dikkate almadan ama güvenmediklerinden de yarımağız göz hapsine alarak takip ettiler. Ağaçların arasından sıyrılmadan sur boyu ilerleyerek koca çınarı aramaya başladılar. Obur gövdesini okşayarak söylendi:
“-Samanlıkta iğne aramaya benzer. Bir ulu çınar ara ki bulasın! Hemi de dibinde asırlarca yaşayan bir koca!”
Değnekçi hırıltılı sesiyle:
“-Bre sanki biz çok tekinizde, asırlık yaşayan ihtiyara inanmazsın!”
“-Bana tuhaf gelir ürükçüoğlu! Ben oburların, devlerin soyundan gelirim, bacı bildiğimiz peri soyundan. Sen neslimiz büyücüydü dersin. Yüzlerce yıl ömür sürmek ne mümkün? Ermiş, evliya takımı bile bu kadar uzun süre yaşamaz! Tılsım beklediğine göre bu koca ermişlerden değil!”
“-Tılsımı beklediğine göre sizin gibi ecinni soyundan gelme olsa gerek!”
Üç fedai tepesinde karınca misali tatar yaylı Ceneviz erlerinin ve dede yadigarı kılıçlarla caka satan Latin komutanlarının bakışlarının altında, surların gölgesinde ilerlemeye devam ettiler. Cenevizliler, yerli Rumlar, Latinler, Yahudiler, papazlar, hahamlar, falcılar, çalgıcılar, gemiciler, kürekçiler, rıhtım ahalisi her biri anında kolonide yayılan garip görünümlü üç kişinin, kuşatmacılar yönünden surlara yaklaşması merak konusu olmuştu. O dönemlerde de Kostantiniyye’nin sisiyle sırı kısa sürede yayılmaktaydı. Bu Kostantin’in şehrinde de Pera’da da böyleydi. Surların tepesine çıkmış ahali, kara suretli dev, kara kuru yapılı ecinni ve yüzü kapalı da olsa güzellik abidesi olduğu her halinden belli peri kızı kafalarda binbir çeşit soruyu ve dedikoduyu peydahlamaktaydı. Onlarla birlikte adım adım kah eksilerek, kah artarak surlar ve kuleler boyunca takip ettiler. Üç fedaide bir yandan ulu çınarı ararken diğer yandan surların tepesindeki meraklı ahaliyi seyretmekteydi.
Bir an gelince kalabalığın surlarda takibi bırakarak ama dağılmadan uzaktan fedaileri izlemekle yetindiler. Fedailer bu davranışlarından ötürü kuşkulandılar. Meraklı Pera ahalisinin kendilerini takibi bırakıp ejder görmüşçesine oldukları yere mıhlanmaları garipti. Ahalinin gözlerini dikmekte olduğu yeri gördüklerinde onların bu korkulu hallerini anlamadılar ama koca çınarı da buldular. Pera ahalisinin korkusu oradakilerin bildiği bir söylenceden kaynaklanıyordu. Ceneviz askerlerinin ne gece ne gündüz tepesinde nöbet beklemekte korktukları bir kule vardı. Diğer sur ve kule parçalarından bir bakışta ayırt edilebiliyordu zira diğerlerinin aksine yosunlardan ve küften rengi kararmış, yüzyılların acizliğine uğramış kara taşları, yamru yumru yapısı, ve tepesinde dikilmekte olan korkunç bakışlı baykuşuyla burası canlı bir ölüm ve uğursuzluk abidesiydi. Tam önünde dikilmekte olan kara yapılı, geniş gövdeli ve uzunluğu neredeyse önündeki kuleye eren koca çınarla birlikte anılırdı. Ahali orasının lanetli olduğuna inanırdı. Hakkında türlü çeşit söylentiler söylenir kimi ulu bir ejderin mezarı, kimi cinlerin sarayının, kimi de bizzat şeytanın orada oturduğunu anlatırdı.
Fedailer ulu çınarın dibine geldiklerinde, koca gövdesinde ağız gibi bir yarığın bulunduğunu gördüler. Kovuğun içinden belli belirsiz parıltılar gelmekteydi. Üçü birden usulca yaklaşarak kafalarını kovuktan içeriye soktuklarında gördükleri şey karşısında hayrete düştüler. Bir kuyu kadar derin ve genişti ağaç. En tepesinde balkabağı kadar büyük bir ateşböceği yapışmış, yanıp sönen meşale misali ışıldamaktaydı. Işığın altında, tüm tabanı kaplayan beyaz saçların ve uzun sakal yığın ortasında bağdaş kurarak dikilmekte olan, kuyu gözlü bir ihtiyar gördüler. İhtiyar onlara bakarak anlamsız ve tuhaf sesler çıkardı. Perişah, Değnekli ile Obur’a dönerek:
“-Cin taifesinin dili bu. Anacığımın geldiği saali cinlerinin lisanını konuşur.”
Perişah ile ihtiyar aralarında bilinmedik bir lisanda konuşmaya başladılar. Cinlerin lisanlarını herkes bilmezdi. Büyücü, cadı, şaman taifesinden başka kendi kavimleri ve arada kalanlar, aşina olanlar, perdesi kalkmışlar ve karışmış taifesi bilirdi. Perişah ile ihtiyar aralarında rüzgar uğultusuyla, taş tıkırtısını ve su şıpırtısını andıran bir sesle konuşmaya başladılar. Değnekli’ye yabancı, Obur’a tamamen yabancıydı. Obur ecinni soyundan gelse de en fazla dağ devlerinin homurtularına, ifritlerin ateş gürlemesine ve mezarlık gulyabanilerinin iniltilerine aşinaydı. Perişah kovuktan çekilir çekilmez onun yüzüne baka kaldılar. Perişah’ın yüzü sararmış gibiydi:
“-Buradan aşağıda, kıyıda bir orman kıyısındaymış rıhtım. Bekçiyi uyandırmamaya dikkat etmeliymişiz.” dedikten sonra kıyıya doğru yürümeye başladılar. Bir müddet sonra gerçekten de surlarla deniz kıyısının bitiştiği yerde ağaçlık bir koru gördüler. Tabanı sarmaşıklarla kaplı, yosunlu ağaç gövdelerinin arasında uzanan patikayı izlediler. Deniz kıyısına yakın bir yerde kırk dökük bir rıhtımın uzanmakta olduğunu gördüler. Rıhtıma yaklaşarak sağına soluna bakınarak tılsımlı gemiye dair bir işaret aramaya başladılar. Rıhtıma yaklaştıkları anda yerin titremeye başladığını gördüler. Büyük bir gürüldeme yeri göğü kaplamıştı. Gerilerine döndüklerinde kadim ağacın sallanmakta olduğunu gördüler. Ağacın gövdesinden kuyu gözlü ihtiyarın sürünerek çıktığını gördüler. Kulede tüneyen koca baykuş ihtiyarın sırtına kondu, ateşböceği ise ihtiyarın göğsüne yapışmıştı. İhtiyar sürünmekte iken birden biri bu hayvanlarla bütünleşerek devyarasa bir ejderhaya dönüştüğünü gördüler. Baykuş pullu kanatlara, ateş böceği ateşle körüklenen göğsüne dönüşmüş, ihtiyar pullu kuyurklu, aslan kafalı, yeleli ve koca ağızlı bir ejderhaya dönüşmüştü. Yeri göğü sallayarak hızlı adımlarla limana doğru sürünmeye başladı.
Ne yapacaklarını bilemez bir haldeyken ilk öne atılan değnekli oldu. Tuhaf dansıyla ejderhayı şaşırtmaya çalışıyor, ejderha kah pençeli kanatlarıyla, kah koca ağzıyla onu parçalamaya çalışıyordu. Arada bir göğsünden körüklenen alevlerin harıyla yakmaya çalışıyordu. Koca gövdeli Obur ejderhanın gövdesine çıkarak kafasını sarmaya çalıştı. Onlar böylesine ejderhayla cebelleşirken Perişah ne yaptığını bilirmiş gibi, tılsımı çözmüşçesine peçesini açtı. Onun yüzünün güzelliğini gören ejderha içinde parlayan şehvetin ateşiyle tılsımı unutarak rıhtıma doğru adımını attı. O anda olan oldu ve tılsım harekete geçti. Rıhtımın tılsımını o an anlamışlardı. Adımını atan ejderha o anda ejder başlı, altın ve gümüş kaplamalarla süslü, altın ejder kanadı yelkenlere baykuş kafalı yelken direğine dönüşe, ucunda asılı yeşil ışıklar saçan bir ateş böceği temsilinden oluşma muhteşem bir gemiye dönüştü. Perişah kızda o geminin bir parçası haline gelmiş, uzun ejder suretinin altına yapışmış güzel yüzlü bir deniz kızı suretine bürünmüştü. O an anlamışlardı tılsımın sırrını. Rıhtıma ayak basan tılsımlı geminin parçası olur, ortaya çıkmasına vesile olurdu. Kostantiniyye cadıları tılsımı böyle saklamışlardı asırlarca. Kayıp rıhtım, ona adım atanı efsanelere karıştırıyordu.
Kalan fedailer tılsımlı gemiye binerek sadece gönüllerinden geçtiği gibi hareket ettiğini gördüler. Haliç kıyısına geldiklerinde, sultanın maiyeti ve askerleriyle beraber mehteranlarla karşıladığını gördüler. Adım atan efsanelere karışmasın diye tılsımlı rıhtımın yerini hiç kimseye söylemediler. Gördükleri ve buldukları kısmetin uğuruyla doksan küsür yaşına dek vardılar. Vasiyetleri üzerine kara kulenin dibindeki çınara gömüldüler. Derler ki onların ölümünün ardından gelen bahar mevsiminde o çınar ağacından tuhaf bir şekilde elma bitmiş. Elma ağacı olmadığı halde çınar dalından sarkan kıpkırmızı, taze elma parçasının sırrını hikmetini çözemediler. Hikmet sahibi kişilere göre zaman vaktine erince elma durduğu yerden koparak “kayıp rıhtımı” arayan efsane kahramanlarının ve efsaneleri kurcalayanlarının başına düşmüş, bir elma bin olmuş, düştüğü yere masallar, hikayeler konmuş o zamandan bu zaman.
Mehmet Berk Yaltırık
15 Temmuz 2011 - İstanbul

Vaka-i Hortlakiye

(İlk Yayınlanış: Vaka-i Hortlakiye, Kayıp Dünya, 28 Ocak 2011,
http://www.kayipdunya.com/mehmet-berk-yaltirik/vaka-i-hortlakiye)


1.Kısım
(6 Safer 882 – 20 Mayıs 1477)
(Sultan Mehmed’in İkinci Eflak Seferi’nin ertesi yılı)
(Saray-ı Cedid[1]-Kostantiniyye)
            Rumeli martalozlarının[2] kethüdası Arnavut Cafer Ağa, devasa zindanları andıran koca arz salonunda, Sultan Mehmed’in huzurunda küçülmüş gibiydi. Sultan’ın hışmından korkarak iki büklüm olmuş bedeni ve el pençe divan durmuş haliyle yaramazlığından utanmış küçük bir çocuk gibi duruyordu. Ömrünü Rumeli’nde casus peşinde geçirmiş, bir akından sonra Sultan Murad devrinde devşirilmiş bu deli Arnavut, her ne kadar savaş meydanlarında düşmanı yıldıran bakışları ve pos bıyıklarıyla bir nice hengameden sağ çıkmışsa da, Cihan Fatihi namıyla andıkları sultanın karşısında korkudan iki büklüm kalmıştı.
            Sultan Mehmed, Cafer Ağa’nın karşısına dikilmiş, sanki kandırılmanın kızgınlığını taşıyan öfkeli bakışlarıyla adeta Cafer Ağa’yı dövmekteydi. Tekrar elindeki ufak kağıt parçasına baktı. “Vilayet-i Eflak’ta bilâdehşet (dehşetli) hadiseler cereyan etmektedir. Ahali, geçtiğimiz sene canı cehenneme ısmarlanan melun (lanetli) ve habis sabık voyvoda Vlad Drakola’nın hortladığına inanmaktadır. Civar karyelerde (köy) kaybolan bazı kızların ve çocukların bu habisin işi olduğuna dair derin bir itikad vardır. İş bu minvalde iken gereğinin yapılması iktiza eder” sözlerini tekrar okudu. Mesajı buruşturarak yanmakta olan bir kandilin ateşine tutarak yaktıktan sonra zeminin taş kısmına attı. Mesaj küle dönüşürken Cafer Ağa’ya döndü:
            “-Ne dersin ağa? Gerçek midir yazılanlar?” diye sordu. Cafer Ağa Arnavutluk yöresine has bir şiveyle, ağır konuşmaya başladı:
            “-Padişayım, ihtimaldır ki orada eşkıyanın birı ya da eskiden bu voyvodanın şatolara koydurduğu benzerlerınden birisı halkı sindirmek içın böyle göstere kendıni. Eşkıya kısmi ya hortlayım der ya şerbetliyım der ki halk versin destek, korksun asker. Ama ömrüm o topraklarda geçtiyı içın bir ihtimal daha vardır sultanım. Bazı ölen kimselerin, yaşariken başkasına fenalık etmiş, fesat kişilerdense hortladıklarına inanırlar oralarda. Hele o Eflak ormanlarının ahalisı hepten inanır.”
            Rönesans zihniyetini koca sarayda tek başına sürdüren koca Sultan ona alaycı bir şekilde baktı:
            “-Bana o deyyusun öldürüldüğü halde yeniden hortladığını mı ima ediyorsun? Kafasını kestiğimiz halde?”
            “-Padişayım, bunlar koca karı masalıdır, inansın çoluk çocuk. Ama hatırlarsanız bu voyvodayı neden buradan uzaklaştırdık? 1457 senesinde ki o kaybolan kızlar, Edirne vakası, bulunan cesetler. Bize kalsa keserdik kafasını ama siz siyaset demiştinız, prens olduğundan dokunamadık kendisına. Kanlarını içerdı ya, hortlaklığı o zamandan başlasa gerektır sultanım. Tabi bu ihtimal. Ben inanmayim. Ama tedbir aldım padişayım. Emredın adamlarımla gideyım, bu eşkıyanın kellesinı kesıp önce halka sonra şehr-i Kostantiniyye’ya teşhır edeyim.”
            Sultan Mehmed, Cafer Ağa’nın sözleri üzerine bir anlığına geçmişini anımsadı. Çocukluk çağında Edirne’deki Saray-ı Atik’e[3] getirilen Eflak hükümdarı II.Vlad Trakul[4]’un çocuklarını hatırladı. Radu ile Vlad’ı. Alexander Kastriota[5], kendisi ve onlarla birlikte yaşadıklarını hatırladı. Kader her birini farklı yönlere savurmuştu. Kendisi Kostantiniyye fatihi namıyla hüküm sürmüş, Kastriota saraydan ayrılır ayrılmaz yıllar süren bir isyana önayak olmuş 1468’de öldürülmüştü. Radu, bey namıyla Vlad yerine tahta geçsede 1476’da öldürülmüştü. Geçen yıl da intikam seferine çıkan Fatih Kazıklı Vlad’ın kafasını kestirmiş, çocukken geldiği Edirne’deki Saray-ı Atik’in önünde ve Kostantiniyye’deki sarayın önünde bir mızrağın ucunda sergilenmişti.
Ama Cafer Ağa’nın sözleri bir başka karanlık anıyı deşmişti. 1457 kışında Edirne’de tuhaf cinayet vakaları cereyan etmişti. Özellikle Kaleiçi semtinin Kule Kapısı civarında üç kız kaybolmuş, ikisinin cesedi şehrin surlarının dışında boğazları ve bilekleri kesik bir şekilde, boyunlarında delikle bulunmuşlardı. Halk tedirgindi. İnsanlara tuhaf sorular sorup öldüren karakoncolos denen cinin şehre musallat olduğuna inanılıyordu.[6] Üçüncü kızın kaybolması üzerine sultan bizzat Edirne’ye gelerek dört bir yana casuslarını göndertmişti. Kule Kapı’nın civarındaki Makdon Kulesi’nin orada eski bir harap eve götürülen bir kızın istihbaratını alan sultan, adamlarıyla birlikte söylenilen evi bastığında iki odadan ibaret eski bir rum evi olduğunu ve boş olduğunu görmüşlerdi. Ama evin döşemeleri altından garip sesler gelmesi üzerine evi aramışlar, bir fıçının altına gizlenmiş mahzen kapağını keşfetmişlerdi. Sultan, adamlarıyla taş merdivenlerden aşağı indiğinde gördüğü şey karşısında dehşete düşmüştü. Bu eski mahzenin meşalelerle aydınlanan duvarlarına kanla tuhaf semboller çizilmiş, yazılar yazılmıştı. Küffar papazlarının cadılık ayini dediği türden bir şeyin tam ortasına düşmüşlerdi. Mahzenin ortasına kırmızı boyayla beş köşe bir yıldız çizilmiş, onun ortasına da kaybolan kız yatırılmıştı. Ortalık yakılmış tütsü ve buhurdanlıklardan mezar odası gibi kokuyordu. Sultan’ı asıl öfkelendiren ise şahit olduğu şeydi. Sarayda ikamet eden ve hiçbir hatasını görmediği Eflak Prensi Vlad, üstüne içi kırmızı dışı siyah bir pelerin geçirmiş, ağzına demirden sivri kurt dişi gibi bir maske takmış kızın boynundan akan kanları yalamaktaydı. Kız ölüydü. Sultan belinden meşhur gümüş kamçısını[7]çeker çekmez Vlad’ın suratına büyük bir öfke patlamasıyla indirmişti. Onun gibi zeki bir adamın eski pagan inançlarına bu denli derin bir imanla bağlanması hem garibine gitmiş hem de kendi tebaasına zarar vermesi onu çileden çıkarmıştı. Hırsından ikinci ve üçüncü kamçı darbelerinin ardından kılıcını çekecekti ki yanında bulunan yeniçeri ağalarından birisi sultanı engellemişti. Sultan Zindanaltı mahzenlerine kapattırdığı Vlad’ı kan emici sapıklığı yüzünden öldürtmek istemişti. Ama öfkesi dinince daha mantıklı düşünmeye başlamıştı. Vlad alelade birisi değildi. Hem Eflak’ta eski Grek-Bizans tedrisatından geçerek sanattan coğrafyaya, riyazi bilimlerden felsefeye bir çok alanda eğitim görmüş, hem de Osmanlı’da İslam tedrisatından geçmişti. Eski Bulgarca, Germence, Slavca, Farsça ve Türkçe bilir, kafası her şeye erer, üstelik yiğitliği ve cesaretiyle nam yapmış, asker arasında sevilir olmuştu. Kendisinden pek farklı bir zekada değildi. Üstelik o iyi kötü Osmanlı tedrisatından geçmişti, ileride Eflak’a yönetici olarak gönderildiğinde Osmanlı’ya sadık bir bey olarak hareket edecekti. Böylesine kıymetli bir kozu kaybetmeyi göze alamazdı. Ayrıca bir prensin öldürülmesi bölgede siyasi krize yol açabilir, asi voyvodaların güdümüne sokabilirdi Eflak’ı. Koca Fatih’ti belki ama hem böyle yetişmiş birini hem de çocukluk arkadaşını ölüme gönderemezdi. Onu öldürmeden zindandan salıvermesi de imkansız gibiydi. Kendisi birkaç kere Eflak’ta annesinden ve bakıcısından dinlediği hortlak masallarını, cahiliye inançlarını çekici bulduğunu ağzından kaçırmış üstelik bir gece bir kızın hayatına kıymak zorunda kaldığını söylemişti. O an taşlar yerine oturmuştu. Eski büyücülük saçmalığına inanan Vlad ilk kurbanını Eflak’ta almış, yıllar içerisinde bu kendisinde saplantı oluşturmuş burada da rahat duramamıştı. Onu Edirne’de de tutamazdı zira kısa süre içerisinde o öldürülen kızların faili olduğu anlaşılırsa akrabaları yada halk onu öldürmeye kalkabilir, daha da kötüsü korunması halinde 1444 Buçuktepe Olayı’nda[8]olduğu gibi bir ayaklanmaya yol açabilirdi. Edirne’de göndermeliydi. Ama nereye? Vlad nereye giderse gitsin orada da benzeri olaylar olacak bu sefer başka bir sorunla uğraşmak zorunda kalacaktı. O nedenle ondan tamamen kurtulmak için Eflak’a vali atamaya karar verdi. Gerçi tahtta bir başka voyvoda varken bunu yapamazdı ama o beladan kurtulmak için başka bir yol yoktu. Fatih’in emriyle Vlad zindandan çıkarılmış, söylentiler çıkmadan birkaç gün içerisinde Kostantiniyye’deki alaylardan birkaç yeniçeri bölüğüyle birlikte Eflak’a gönderilerek eski voyvodayı tahttan indirtmişti. Sonrası malumdu.
Sultan onun hortlamasına inanmıyor ve ihtimal vermiyordu. Ama bölgede onun adını kullanan bir eşkıyanın ortaya çıkması devletin otoritesini sarsabilirdi. Sessizce halledilmesi gereken basit bir harekâtla her şey halledilebilirdi. Sultan Mehmed, odanın cam kafesi önüne giderek, daha geniş bir salonda bekleyen dört kişiye baktı. Rumelinin sınırlarından kopup gelme, casus avında ünlenmiş silahlı martalozlardı. Cafer Ağa’nın verdiği isim listesinden namlarını ve eşkâllerini tanıyordu. Hepside yüzlerinde ve ellerinde çeşitli silah yaraları taşıyan, yüzlerinde halavet bulunmayan, nursuz sıfatlı, kara suretli, görenin ödünü patlatacak derecede korkunç bakışlı, gaddar karakterli adamlardı. Adam öldürürken zerre vicdan sızısı hissetmezlerdi, ama aldıkları ayrıcalıklara karşılık sultana derin bir sadakat beslerlerdi. En sağda nişancılıkta mahir, Bulgar eşkıyaları arasında gezinirken devlete çalışmaya başlayan Okçunun Petro vardı. Onun yanında Malkoçoğlu akıncılarının arasında yaşayan, akıncılıktan gelme Malkoçlu Pehlivan Rüstem vardı. Onunda yanında Arnavutluk dağlarında İskender Bey ölmeden önce onun adamları içerisine sızıp casusluk eden, İstanbul kuşatmasında yeniçeri acemisiyken bölükten ayrı düştükleri bir kulede iki gece bir gün düşmana direnen Kabregirmez Dokakin vardı. En sonda ise Kırım’dan gelme, Tatar Hanlarının, mirzalarının ayak oyunlarında pişmiş bir kiralık katilken sultana bağlılık arzederek Rumeli’de casus avlayan Tatar Haydut namlı bir cins adamdı.
Sultan, Cafer Ağa’ya dönmeden eliyle çekilebileceğini gösteren bir işaret yaptı. Bu fedailik nizamına göre gidip kelleyi getirmelerinin istendiğine dair bir emareydi.
Böylece uğursuz suratlı beş atlı Kostantiniyye’den ayrıldılar gecenin alacasında. Şafak sökerken Istrancaların eteklerinden geçerek Rumeli vilayetine varan atlılar öğle ezanını işittiklerinde Burgaz'ı çoktan geçmekteydiler. Akşama doğru Varna'ya vasıl olup kondular. Sabahın alacasında yeniden yola koyulan beş martaloz, akşam geceye devrilirken at değiştire değiştire Eflak vilayetine bağlı Poenari karyesine yaklaşmışlardı.

2.Kısım
 (Poenari Kalesi havalisi, Eflak vilayeti)
            Beş atlı gece yarısına doğru, tepede güneş gibi parlayan ay, etraflarında ışığa rağmen dipsiz kuyular kadar karanlık, ağzı yutmaya hazır canavarları andıran ağaçların arasından geçiyorlardı. Mevsim bahar olmasına rağmen bu ağaçların çiçeksiz, yapraksız olmaları, zindanda unutulmuş iskelet parçaları gibi sağdan soldan kara kuru dallarla göğe uzanır halleri tuhaf gelmişti. Dağlardan yankılanan kurt ulumalarına baykuş ötüşlerinin karıştığı tekinsiz bir geceydi. Onlardan önce bölgeyi tarayan casuslardan gelen bilgiler doğrultusunda civarda hiç adam görmediklerini öğrenmişlerdi. Cafer Ağa’nın emri üzerine kasabaya yönelmişlerdi. Kasabadaki hana gidecekler ve orada bulunması ihtimal olan eşkıyaların casusları bu civarda görülen reise haber uçuracaklardı. Böylece eşkıyayı üzerlerine çekerek kolayca halledeceklerdi.
            Atlılardan biraz ileride bulunan, tek tük ışıkları görünen kasabaya ve onun tepesinde bulunan dağların üzerine akbaba gibi konmuş karanlık siluetli kaleye doğru ilerliyorlardı. İçlerinden belki de en batıl inançlısı olan, çöl Nogayları arasında yaşadığından ruhlara cinlere aşırı inanan Tatar Haydut, korktuğunu belli etmemeye çalışmasına rağmen korkusunu bastırmak için Kırım aksanıyla hafiften bir Kırım türküsü tutturmuş, eşkıyaların izine rastlamayan gaddar adamlarda buna ses çıkarmamışlardı:
“-Eminem mantar toplayır, dereleri töpeleri atlayır. Bardım penciresine, Eminem saçlarını toplayır.”
Tatar Haydut’un sesi ormanda uğuldayan rüzgârın ıslık sesi tarafından bastırılıyordu. Beş martaloz at sırtında dörtnala ilerleyerek kasabaya girdiler. Ahşap duvarlı yada taş, en fazla iki katlı evlerin bulunduğu tipik Eflak kasabalarından farksızdı. Bazı sokak başlarına o da üç yerde fener asılmıştı. Eşkıyanın casuslarının görmesi için ve eşkıyanın tam yerini bulmak için kasabanın hanına doğru gidiyorlardı. İki katlı, geniş ve eski cumbalı ev gibi yana doğru eğilmiş, camlarından ışık vuran han binasının önüne geldiklerinde atlarından inerek hanın yanındaki yarı açık ahıra giderek atları direklere bağladıktan sonra Cafer Ağa önde ahırdan çıktılar. Cafer Ağa, Tatar Haydut’a kalmasını söylediğinde, Tatar:
“-Mende keleymen sizinnen.”[9] diye diretti. Cafer Ağa adamlara döndü:
“-Tedbirdır be more kalsın birınız. Birangi birisı gelır gider ise edesın haber.”
Tatar Haydut emri alınca sırtını duvardan yana vererek beklemeye koyuldu. Dört martaloz, önde Cafer Ağa ahırdan çıkıp hana girdiler. Handa bulunan bir iki kişi ve hancı kapıya baktıklarında korkudan küçük dillerini yutacak gibiydiler. Gecenin bir vaktinde eşkıya kılıklı adamların kasabaya inmesi hem garibine gelmişti hem de korkudan olduğu yerde buz kesmişti. Dört martaloz içeri girerek etrafa bakındılar. İçlerinde en fazla lisan bileni akıncı kökenli Malkoçlu Rüstem Pehlivan, hancıya yaklaşarak önce Transilvanya Saksonlarının lisanında eşkıyaların yerini sordu. Anlamayınca Eflak dilinde sordu. Hancı bu yörede uzun süredir hiçbir eşkıyanın bulunmadığını söyledi. Rüstem bu kez daha tehditkar bir şekilde Kazıklı Vlad olduğunu iddia eden eşkıyayı sordu. Vlad’ın adı geçer geçmez köylülerin korku dolu gözlerle onlara baktıklarını ve istavroz çıkardıklarını gördüler. Martalozlar bundan etkilenmemişlerdi. Sonuçta Balkan coğrafyasının insanını yakından tanıyorlardı ve bu tür batıl inançları olduğunu hep görmüşlerdi. Hancı onun adını anmamaları gerektiğini, halen yaşadığını ve geceleri tepedeki kalede gezindiğini söyledi. Rüstem hancının yakasına yapışarak Kazıklı Vlad’ın bir yıl öncede Snagov manastırı civarındaki çatışmada öldürüldüğünü kellesinin Edirne ve Kostantiniyye’de sergilendiğini söyledi. Köylüler korkuyla ıstavroz çıkarara martalozlara “Moroi! Moroi!” demeye başladılar. Eflak dilinde kan emen hortlak manasına geliyordu. Cafer Ağa adamlarına dönerek:
“-Bu köylü kısmı olsun gerek cahil. Ne bilsın insanı hortlağı. Adam bellı kalede saklanır. Yürüyün be more!”
Beş martaloz ahırdan atlarını alarak dörtnala kasabanın tepesindeki kayalıklara kurulu şatoya doğru ilerlemeye başladılar. Burası Poenari kalesiydi. Cafer Ağa’ya gelen istihbarat raporlarına göre Kazıklı Voyvoda, Türk ordusunu en iyi kale kuşatmasıyla oyalayabileceği için İskender Bey’in taktiğini uygulamaya kalkışmış, birçok yerde savunmasını kalelere yaymıştı. Ama Poenari’nin yapılış amacı ve hikayesi olduğundan daha sadistik ve korkunç bir sırrı saklıyordu. Vlad Drakula 1457’de tahtı ele geçirdikten sonra, 1448’de ülkede isyan çıkaran ve babasıyla abisini canlı canlı gömerek katleden yerel boyarları bir yemeğe davet etmişti. Neredeyse tüm boyalar yemeğe toplanmalarının ardından hepsi zincire vurularak kırbaç altında bu kaleyi yapmaya zorlanmıştı. Ölenlerin kemikleri kalenin temelleri ve duvarları arasına gömülmüştü. Sağ kalanlarda bu kale civarındaki kazıklar ormanında ilk kazığa geçirilenler olmuştu. Beş martaloz şimdi tepede uğursuz bir heybetle dikilmekte olan karanlık kaleye ilerlerken her birisinin aklında Kazıklı Voyvoda’ya dair binlerce tekinsiz ve ürkütücü rivayet dolanıyordu.
Gerçi duydukları dinledikleri istihbarat raporlarından ve Eflak seferlerine katılmış askerlerin hatıralarından ibaretti. Ama Malkoçoğlu Bali Bey’le birlikte meşhur 1462 seferine katılan akıncılardan olan Malkoçlu Rüstem bizzat görmüştü bu yaşananları. Braşov’daki muazzam kazıklar ormanını, üstündeki binlerce Türk ve Bulgar cesetlerini, çarmıha gerilmiş cesetleri, muazzam derecede tiksinç ceset kokusunu, annelerinin yanında ölmüş çocuklarının bağırsaklarını deşeleyen kargaları, en yüksek kazığa geçirilen Hamza Paşa’nın cesedini görmüştü. Meşhur gece baskınlarına, hastalıklı insanları Türk kılığında ordugaha sokmasına, akıncılarla birlikte Karpat dağlarında köşe bucak Drakula’yı aramışlar, her şatoda bir benzerini koyduğuna, köylülerin ondan sihirbaz, büyücü gibi bahsetmesine, korkunç hikayelere, öldürülen köylülere bizzat tanıklık etmişti.
Ekibin içerisinde onu tek görende Cafer’den sonra Malkoçlu Rüstem’di. Kan kardeşi Kasımpaşa’ya yerleştirilen Karadeniz göçmenlerinden Trabzonlu Molla Resuhi’nin medreseye döndüğü 1476 seferinde denk gelmişti voyvodaya. Adamlarının başında, bir elde kılıç bir elde balta yeniçerilerin saflarına saldıran, kudurmuş köpekleri andıran görüntüsüyle, çökmüş çukur gözleri ve nursuz esmer sıfatıyla cehennem zebanilerini andıran Vlad’la bir anlığına o cenk eyyamında göz göze gelmişti. Vlad’ın içindeki şeytanı, yeryüzünde yürüyen en korkunç laneti onun gözlerinde görmüştü. Yaşarken bile kanlı hortlaklardan farksızdı. Hortlamış olsa buna hiç şaşırmazdı.

3.Kısım
(Poenari Kalesi)
            Beş martaloz gecenin ortasında Poenari kalesine çıkan bir anı uçurum yolu aşmış, dolunayın altında ayan beyan görülen kalenin önüne gelmişlerdi. Taş duvarlar, cesetleri çoktan kaldırılmış eskiden kalma tahta kazıklar, kalenin duvarlarındaki boşluklara yuva yapmış baykuşların gözleri, kurukafaların siyah göz boşluklarını andıran pencereler… Her detay ayan beyan ortadaydı. Kalenin kapılarına çıkan merdivenleri gördüklerinde atlarını yeniden kamçılayarak hızlandılar. Ama merdivenlere yaklaşmışken tuhaf bir şey oldu. Atlar sanki bir şey görmüşte korkmuş gibi merdivenleri oraya gitmek istemiyormuş gibi oldukları yerde şaha kalkıp deli gibi kişnemeye başladılar. Martalozlar atlarını güçlükle zaptettiler. Atlar yol tarafına dönünce sakinleşiyorlardı ama merdivenleri görür görmez yeniden delirmeye başlıyorlardı. Tatar Murat haykırdı:
            “-Ataylar aytkan, at degen ayvan ayaletleri köreyler. En yahşisi yayan ketelim!”[10]
            Petri ıstavroz getirdikten sonra kaleyi göstererek:
            “-Karyeda da dedıler buraya uğursuz diye lanetli diye. Ürker hayvanlar bile.” Diye haykırdı. Cafer Ağa onlara baktıktan sonra atlarından inmelerini emretti. Atları kara kuru ağaçlara bağlayarak kılıçlarını çektikten sonra kalenin merdivenlerine doğru yürüdüler. Havada ürpertici bir soğuk, kalede derin ve kasvetli bir hava vardı. Bu gaddar ve korkusuz adamların kalpleri bile yıllardan sonra ilk defa korkuyu hissetmeye başlamıştı. Taş merdivenlerden hızla çıktıktan sonra kalenin büyük giriş kapısı önüne geldiler. Dev, siyah çivilerle sağlamlaştırılmış tahta kapıların kapalı olduğunu gördüler. Civarda bir nöbetçi görmek bir yana, ışıkların yanmamasına göre kalede yaşayan bir canlı bile yoktu. Cafer Ağa’nın emriyle koca kapıyı sırtlanıp açtılar. Kalenin kapısı ürpertici ve rahatsız edici bir gıcırtıyla açıldı. Kapının paslanmaya yüz tutmuş menteşelerine bakılırsa uzun bir süreden sonra ilk defa açılıyor gibiydi. Uzun ve dar sayılabilecek bir avluya denk geldiler. Sağda solda eski savaş döneminden kalma askerlere ait paslı zırh ve kalkan parçaları, arabalar ve sepetler, fıçılar duvarlara dayanmıştı. Daha 1462’de ki savaştan sonra boşaltılmış ve uzun süre böyle kalmış olmalıydı. İçeride hiçbir nöbetçinin olmaması ve ışıkların sönük olması tuhaflarına gitmişti. Ama Cafer Ağa eşkıyaların halkı vampir söylentisine inanmaları için kasten kapıdan girmeyip başka bir yoldan kaleye girip çıkıyor olabileceklerini söyleyince bir nebze olsun rahatladılar. Yanlarından meşalelerini çıkarıp yaktıktan sonra bir başka kapıdan geçerek geniş bir kulenin içerisine girdiler. Voyvoda’nın sağ olduğu dönemden kalma ejder amblemli parçalanmış flamalardan bir kaçı sağdan soldan sarkıyordu. Cafer Ağa adamlarına dönerek Dokakin’in üst katlara bakmasını, Tatar’ın sağ taraftaki surların orayı kontrol etmesini, Petri’nin soldaki surları kontrol etmesini, Rüstem’inde kendisiyle birlikte gelmesini söyledi. Bir şey görürlerse haber verecekler ama bir durum olmazsa en uçtaki büyük kulenin olduğu yerde, giriş kapısının önünde buluşacaklardı. Cafer Ağa’nın emriyle martalozlar dağılırken Cafer ile Rüstem orta yoldan gitmek üzere bir başka kapıdan çıkarak kalenin ortasındaki avluya çıktılar. Dokakin onlar çıktıktan sonra merdivenlerden yukarı katlara doğru tırmanmaya başladı. Meşaleyi sol eline alıp kılıcını elinde hazır tutarak yürüdü.
            Birkaç kat çıkmıştı ki hiçbir şeyin olmadığını gördü. Sadece voyvodanın döneminden kalma bazı mobilyalar, kalkan ve silahlar, bazı heykeller duruyordu. Etrafın tozlu, örümcek ağlarıyla kaplı ve hayvan pislikleriyle kaplı durumu uzun bir müddet buraya insan girmediğini gösteriyordu. Üstelik bu kasvetli yer, sanki korkunç işkencelerle öldürülen insanların izlerini taşıyor gibiydi. Ay ışığının tuhaf göz oyunlarına neden olması da bu uğursuz mekanı daha da korkunç bir hale getiriyordu. En üst kata vardığında da boş olduğunu gördü. Uyuyan bir nöbetçi bulurum diye kulenin tepesindeki balkona çıktı. Burası hikayelerden duyduğu kadarıyla Kazıklının insanlara işkence yaparken seyrettiği balkonuydu. Ama aynı zamanda Vlad’ın karısının da kendisini aşağıya atarak intihar ettiği yerdi. Bulutların ayı kapatmasından ötürü ortalık zifiri karanlığa gömülmüştü. Avluda yürüyen iki yoldaşını güç bela seçebiliyordu. Kenarı demir korkuluklu balkonda yürürken biraz ilerisinde arkası dönük beyazlar içerisinde bir kadın gördü. Bellerine kadar uzanan siyah saçları ve kefene benzeyen beyaz kıyafetiyle eşkıyaların kaçırdığı kızlardan birisi olabilir miydi? Yanına yaklaştığında kılıcını beline soktuktan sonra kadının omzuna dokundu. Kadın yılan gibi tıslayarak arkasına döndüğünde görebildiği son şey iki sivri diş ve ateş kırmızı iki korkunç gözdü. Son hissettiği şey ise boynundaki acıydı. Bilincini ve gücünü yavaş yavaş kaybediyor gibiydi. Sanki üzerine karabasan çökmüş gibiydi. Kulenin çatısından iki kadının daha indiğini gördü. Hoş görünümlerine rağmen ikisinin de suratında sivri dişleriyle korkutucu bir ifade vardı. Birinin saçı sapsarıyken diğerinin saçı ateş kızılıydı. Dokakin’in son gördüğü ve hissettiği şey onlarında Dokakin’in bileklerini ısırarak boynundan ısıran kız gibi kanını içmeleriydi.
            Cafer Ağa ve Rüstem kulenin kapısının önüne geleli bir hayli zaman geçmişti. Ortalık kararmıştı ve kurt ulumaları daha da artmıştı. Ne Dokakin’in ne de diğerlerinin bu kadar kısa sürede dönmemeleri, üstelik onlardan bir ses sedanın çıkmaması onları bir hayli şüpheye düşürmüştü. Kara bulutların ay ışığını kapatmasından dolayı etraf zifiri karanlığa gömülmüş, meşalelerinin ışığından gerisi karanlıkta kalmıştı. Ne surlarda ne girişteki kule tarafında bir hareketlilik yoktu. Bu gergin bekleyişleri sırasında önünde bekledikleri kuleden bir çığlık sesinin yükselmesi üzerine kafalarını çevirip oraya baktılar. Beyazlar içinde bir kadın onlara doğru çığlık atıp Rumence bir şeyler söyledikten sonra ortadan kaybolmuştu. Cafer Ağa eşkıyalar yukarıda diye gürleyerek kulenin tahta kapısına Rüstem’le birlikte yüklendi. Kapıyı kırmalarının ardından elde kılıç içeriye dalarak etrafa bakındılar. Merdivenlerden bir üstteki kata tırmandılar. Ama üst katı göremeden sert bir rüzgarla meşaleler sönmüştü. Yarı karanlık geniş bir salona çıktıklarında kılıçlarını hazır tutarak etrafa bakındılar. Etraf yarı karanlıktı bazı şeyleri görebiliyorlardı ama yine de karanlık sayılırdı. Balkona doğru yöneldiklerinde bir anda yukarıdan üstlerine bir şeyin atladığını gördüler. Rüstem bir kılıç darbesiyle inen şeyi ikiye ayırdı. Üstü başı kan içinde kalmıştı. Ay ışığı altında bunun Dokakin olduğunu görünce çıldıracak gibi oldu. Karanlıklar içinde birkaç yerden tuhaf, ürpertici kadın kahkahası yankılandı. Tam önlerine iki ceset daha düştü. Bunlar da Tatar ile Petri’ydi. Rüstem sinirden harap olmuş bir halde etrafa bağırmaya başladı. Düşmanını görmek istiyordu. Yoldaşlarının canını alanla karşılaşmak istiyordu. İçinden bir ses bu karşılaşmaya hazır olup olmadığını sordu. Sanki zihninin içinde bir başka zihin ona seslenmiş gibiydi. Birden sütunlardaki meşalelerin kendiliğinden yandıklarını gördüler. Önce ikisi yandı. Karanlıklar içinden üç çekici ve hoş görünümlü kadının çıktığını gördü. Üçü farklı görünümlerde, farklı tenlerde ve farklı saç renklerindeydiler ama üçünün de bir ortak noktası vahşi kurtlara benzeyen sivri dişleri, cehennem ateşlerini andıran kızıl gözleri ve korkutucu bakışlarıydı. Karabasan hislerine benzer bir hisle onların gülüşmeleri onu hem korkutuyor hem de hoşuna gidiyor, içini gıdıklıyordu. Salonun diğer ucundaki meşalelerde yandığında tahtında otrumakta oturan bir adam görüntüsü Rüstem’in ve  yüreğini ağzına getirdi. Tahtta oturan kişi sabık Eflak Voyvodası Vlad Drakula’ydı.
Tahtadan oymalarla bezeli tahtında tüm heybetiyle baykuş gibi kurulmuş, sırtında siyah abasıyla yarasaları andıran, uzun siyah saçlarından pala bıyıklarına, kemerli burnundan çökmüş surat yapısına, çukur ve sinsi gözlerinden uğursuz sıfatına, tamı tamına oydu. Benzerlerinden biri değildi. Bir yıl önce Snagov’daki savaşta göz göze geldiği lanetli voyvodaydı. Tek farkı eskisinden daha korkunç görünmesi, insanın ruhunu görüyormuş hissi veren delici bakışları ve bıyıklarının ardından fırlayan iki sivri dişti. Rüstem şaşkınlıkla sordu:
“-Bu işte olsun başka şey! Sen hortlak olsan nasıl dirilesın ba?Kafanı kestıler senın güzümüzün ününde. Şehır şehır dolaştı mızrak ucunda. En sonunda attılar uğursuz kellesinı deniza!”
Drakula tekinsiz bir sırıtışla ona bakarak cevap verdi:
“-Beni öldürdünüz. Yaşamım boyunca ölümsüzlüğü aradım. Çeşitli denemelerden sonra buldum. Kan ayinleriyle başladım. Ne kadar çok kan içersem onların hayatını kendiminkine ekleyecek ve sonsuza kadar yeryüzünde hüküm sürecektim. Ben! Büyük Mircea’nın torunu, kahraman Drakul’un oğlu Vlad Drakula! Senin sultanın şehri aldığında Kadırga limanında büyük bir bakırdan gemi bulmuşlardı.[11]Hatırladın mı? Sultan Kostantiniyye cadılarını cehaletle suçlayarak gemiyi yok ettirmişti. Ben ölümsüzlüğü bulamadan öldüm. Ama intikam için fırsat arayan cadılar suikastten daha iyi bir şey buldular. Onlar bana ölümsüzlüğü öğrettiler. Tabi o kadar insanı öldürmek ayrı bir zevkti benim için ama içimi kavuran ölümsüzlüktü. Babamı, abimi gözümün önünde diri diri gömdüler! Bende öldürüldüm. Ama cadılar kafamı alarak buraya getirdiler. Yerine diktiler. Size bir fırsat veriyorum. Önümde diz çökün. Size sonsuz yaşamı vereyim. Ya da bunlar gibi geberin!”
Korkunç kahkahası taş salonun dört bir yanında çınladı. Cafer Ağa, Rüstem’e yanaşarak, fısıltıyla sordu:
“-Rüstem. Bu deyyus bulmuş Allah’ından. Sen kaç kurtul. Padişaya haber edesın.”
“-Ağam ben saraya gideyim. Gideyim de ne deyim? Sultan bana inansın? Hortlak derım gönderir beni bimarhaneye!”
“-Bu deyyus hortladı be more! Bre bu adamın canlısı milletın canina ot tıkadı. Dirisını bilirim bunun. Dirisi canımıza ot tıkadı bunun hortlağıyla nasıl baş edecekler? Bu buradan bir çıkarsa, cümle Osmanlı memalikinin bela olur başına!”
“-Hortlak kısmı siyasete mi bulaşacak? Artık kan için yaşar. Dünyayı görmez bu.”
“-O halde sen kaçasın. Beni bırak. Ama ahdin olsun. Alasın öcümüzü.”
“-Sana söz Cafer Ağa! Öcünüzü bu kansızda koymam!”
Cafer Ağa elinde tuttuğu kılıcını kaldırarak Drakula’ya doğru koşamaya başladı. Rüstem ise tam tersi yönde koşarak boş pencereden aşağı attı kendini. Çimenlerin üstüne sırtüstü düştü. Fazla bir yükseklik olmasa da vücuduna muazzam bir acı  hissetti. Büyük bir korku ve kurtulma isteğiyle küçük kuleye doğru koşmaya başladı. Arkasına bakmadan kuleden geçip merdivenlerden indi. Bağlı atlardan birini çözerek sırtına atlayıp dörtnala kaleden ters yönde uzaklaştı.


4.Kısım
            Güneş doğalı çok geçmemişti ki, açık havanın altında Köstence Limanına doğru bir atlı ilerlemekteydi. Yüzünde şeytanı görmekten mütevellit bir solgunluk, kalbinde olabilecek en korkunç şekilde öldürülmüş yoldaşlarının yasıyla ağır aksak ilerliyordu. Voyvoda’nın kalesinden kaçar kaçmaz ardına bile bakmadan oradan kaçmış, martaloz devriyelerinden birine denk geldiğinde olayı anlatmıştı. Ama martalozlar onun beti benzi solmuş yüzünü görüp “hortlak mı gördün” tepkisi vermelerine rağmen onun hortlak gördüğüne bir türlü inanmamışlardı. Eflak dağlarında delirdiğini düşünmüşlerdi. Artık buradaki hayatı bitmişti. Ölenleri nasıl anlatabilirdi? Eski yaşamına dönebilir miydi? İşte bu duygular içinde başka bir kimlikle çok uzak bir diyara gitmeyi düşünmüştü. Kimseye hesap vermek zorunda kalmayacağı ve bu delilik dolu hikayeden kopup o iblisin etkisinden uzakta yaşayacağı bir diyar. Eskilerin “Bir kötünün kırk iyiye zararı vardır” sözü gibi, Drakula hiçbir şey yapmadan böylesine insanların hayatını altüst edebilecek bir kötülüktü ve o yalnız bir akıncıydı.İşte bu kararla birlikte Kostantiniyye yerine Köstence’ye gelmişti. Çaldığı bir seyahat belgesiyle birlikte bir gemiye atlayacak ve lanetli geçmişinden uzaklaşacaktı. Liman yakınlarındaki birkaç hanı dolaşmış ve birkaç erkenci gemicilerin ağzını yoklamış en son birisini kanadırmayı başarmıştı. Kaçak altın satacağını söyleyip bir ıssızda adamı bayıltmış, elbiselerini ve seyahat belgesini aldıktan sonra limana doğru yollanmıştı.
            Limana indiğinde daha önce açıp bakmadığı belgeye baktı. Almanca’ya benziyordu. Geminin gideceği yer Flaman[12] ülkesiydi. Geminin işaretine bakarak limanın öbür ucundaki yolcu gemisini buldu. Gemi demir almak üzereydi. Atını hızla rıhtıma sürdü.  Gemiye binmeden önce yetişen birkaç seyyahın isimlerini soran liman katibinin önünde sıra vardı. Atından inerek sırada beklemeye başladı. Bir anlığına gözü batı tarafında biriken, karanlığını kaybetmiş o uğursuz gecenin izini taşıyan bulutlara kaydı. Limanın gerisindeki geniş ormanların ilerisinde toplanmışlardı. Daha da ilerisinde Karpatlar vardı. Sanki o kara bulutlar Drakula’nın askerleriymiş gibi toplanmışlardı. Ona ait gibiydi. Rüstem bulutlara bakarak kendi kendine konuştu:
“-Şimdi gidiyorum Kazıklı Bey. Ama sanma ki yoldaşlarımın öcünü sende koyacağım! Geri döneceğim Vlad! Geri döneceğim ve seni cehenneme geri yollayacağım! On yılda geçse, elli yılda geçse, yüz yılda geçse gene geleceğim kaderimi sonlandıran bu topraklara. Ben gelemesem bile soyumdan gelen biris muhakkak gelecek ve bu işi bitirecek!”
            Sıranın kendisine geldiğini farkettiğinde hızla katibin önüne gitti. Katip adını sorunca donup kaldı. Alelacele anlamamış gibi belgeye baktı. Katip bu kez Rumence sorunca yanıtladı:
            “-Johan. Johan Van Helsing.”
            Katibin adını yazmasından sonra atıyla birlikte gemiye geçmişti. Gemi rıhtımdan ayrılırken Rüstem ve anıları ölmüş, Johan Van Helsing yeni adına ve anılarını düşünmeye başlamıştı.
SON
Mehmet Berk Yaltırık
27 Ocak 2011 – İstanbul


[1] Günümüzde İstanbul Üniversitesi merkez binası. Topkapı Sarayı’nın inşasından sonra Saray-ı Atik adını almıştır.
[2] Osmanlı döneminde daha çok Balkanlarda ve Avrupa’da görev yapan, Hristiyan uyruklu, çeşitli yabancı dilleri bilen ve halkın arasına karışmış casusların oluşturduğu teşkilat. Orhan Gazi devrinde kurulmuş ve Rumeli’deki Hristiyan halk arasından devşirilerek silahlı istihbarat gücü olarak kullanılmıştır.
[3] Günümüzde Edirne’de Selimiye Camii ve Taşodalar’ın bulunduğu mevki.
[4] Osmanlı kaynaklarında Drakula, Drakola (vav harfinin o veya u okutmasına nispetle) yada Trakul (başta de okutan dal yerine tı yazılmış olsa gerek.
[5] Arnavut halk kahramanı İskender Bey’in adı. İskender Bey, Fatih, Drakula ve Radu ile aynı dönemde sarayda eğitilmişti.
[6] Yurdumuzun farklı bölgelerindeki yaygın bir inanışa göre, kışın en soğuk günlerinde insanlara zarar veren bir varlıktır. Kışın en soğuk zamanı, Ocak ayının ilk on iki günü sokaklarda dolaşır, rastladığına “Nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun, adın ne?” diye sorarmış, Verilecek cevapların içinde mutlaka kara kelimesi olmalıymış yoksa Karakoncolos elindeki kocaman tarakla vurarak karşısındakini öldürürmüş. Bu durumdan kurtulmak için kış günleri evlerdeki taraklar ortada bırakılmaz, saklanırmış. Bu yaratık “Kış Yarısının Cini” diye de adlandırılır.
[7] Söz konusu gümüş kamçı tarihi rivayetlere geçmiştir. Rivayete göre İstanbul Kuşatması sırasında, üç tane yardım gemisinin Osmanlı donanması arasından sıyrılarak Haliç’e girmesi üzerine Fatih tarafından görevinden azledilen Baltaoğlu Süleyman Paşa’ya bu kamçıyla vurduğu iddia edilir.
[8] 1444’te tahtı küçük yaştaki Şehzade Mehmed’e bırakarak Manisa’ya çekilen Sultan Murad Han’ın ardından, bir rivayete göre akçe nedeniyle bir diğer rivayete göre tahta Murad’ı yeniden çıkarmak isteyen Çandarlı Halil Paşa’nın kışkırtması nedeniyle, yeniçerilerin ayaklanarak Edirne’de bazı paşa konaklarını yağmaladıktan sonra şehre hakim durumdaki bir tepeye çıkarak çadır kurmaları olayı. Sultan Murad olay üzerine tahta yeniden çıkmış ve yeniçerilerin maaşlarına buçuk oranında zam yaparak isyanı sona erdirmiştir. Bu olaydan dolayı o tepenin adı Buçuktepe kalmıştır.
[9] “Ben de geliyorum sizinle.”
[10] “Atalar der, at denilen hayvan hayaletleri görebilir. En iyi yayan gidelim.”
[11] Evliya Çelebi’nin İstanbul ile ilgili bahsettiği bir deniz tılsımıdır. Kadırga limanında dev, bakırdan bir gemi şeklindeki bu tılsıma, kentte bulunan büyücü kadınlar Zemheri gecesi biner ve sabaha kadar limanı dolaşarak İstanbul’u korumak için büyüler yaparlardı. Bu tılsımlı geminin, Fatih’in İstanbul’u fethi sırasında ele geçirdiği söylenir.
[12] Hollanda.