2 Mart 2012 Cuma

Harekât-ı Eskalibor (Beridçiler)

(İlk Yayınlanış: Harekât-ı Eskalibor, Kayıp Rıhtım, Ekim – 2010, Kılıç,
http://oyku.kayiprihtim.org/harekat-i-eskalibor-wyern/)

(Tarihsel olaylar, tarihte geçen kişiler gerçekten alınmışsa da bir çoğu hayal ürünüdür.) (Hikayenin bazı yerlerinde küfür geçmektedir.)

(15 Muharrem 641 - 5 Temmuz 1243)
(Selçuklu Ordusunun, Moğollara karşı Kösedağ Savaşı’nı kaybetmesinden beş gün sonra)
(Konya-Selçuklu Payitahtı*)

1.Münhi, Berid*, Gulâm*, Subaşı ve Bezirgan*

            Gecenin kör saatinde, Konya sokaklarında meşalesiz, fenersiz üç adam hızlı adımlarla gavurlar mahallesinin olduğu yöne doğru ilerlemekteydi.  Gece vakti olmasına rağmen halkın bir kısmı uykusunu defetmiş, evinin dışına tahtalar çakmak için yahut değerli eşyalarını bahçesine gömmek için ayaktaydı. Bir kısmıda korkudan ve endişeden uyuyamıyor, yataklarında bir o yana bir bu yana dönerek uykunun şefkatli kollarından kaçarlarken, bazısıda göçerler misali atlı, öküzlü kağnılara, arabalara eşleri ve çocuklarıyla doluşarak sultanlar ve melikler şehri Konya’dan kaçmaktaydı. Gecenin ortasında üstündekilerin fenerleriyle aydınlanan, meşalelerle aydınlanan yerlerden geçerken gölgeleri evlere düşen kağnılar, yüzyıl önceki Haçlı istilası zamanındaki gibi doğuya doğru değil, vaizlerin söylediği üzere Tanrı’nın bir gazabı olarak İslam memleketlerine musallat ettiği Yecüc-ü Mecüc sıfatlı Tatar*ordularının geliş yönünün tersine batıyaydı. Kimi kağnı kimi yaya çeşitli yolcular ya kuzeydeki dağlara, ya batıya Bizans sınırındaki Diyar-ı Uç Türkmenlerinin at koşturduğu havaliye, yahut Toros dağlarının kendilerini saklayacaklarına inandıkları güneye doğru kaçıyorlardı.
            Sultan Gıyaseddin Keyhüsrev’in Konya’ya kaçıp idareyi yöre beylerine ve Tatar ordularının insafına bıraktığı, geride kalan ahalinin efsanevi direnişlerine rağmen savaşta kimsenin onlara galip gelemeyeceğine inanılan Tatar ordularının Erzurum, Kayseri ve Sivas’ta yaptıkları kulaktan kulağa yayılan ve korkuya kapılan halkın dört bir yana savrulduğu uğursuz bir zamandı. Şehirde kalan askerler, aldıkları emirler doğrultusunda asayişi sağlamaya devam ediyorlardı, ama kan dökücülükte binbir çeşit rivayetlerin ortalığı kasıp kavurduğu Moğol ordusu şehrin kapılarına dayanmaları durumunda, hiçbirisinde direnebilecek cesaret ve moral yoktu. Kaçanlar, firar etmeye yer arayanlar, mallarını kaçırmaya çalışan tüccarlar, evlerini ve geleceklerini düşünen askerlerle tüm ülkenin yalnızlığa itildiği, büyük bir korkunun yürekleri kapladığı bir kabusun içine düşmüşlerdi.
            Bu hengameli vakitte üç adam, koyu gölgeler misali ilerliyor, kaçanların aksine şehrin merkezine doğru yürüyorlardı. Sırtlarına örttükleri kahverengi keçeden pelerinlerle kim oldukları anlaşılamıyordu, ama üstlerinden gelen zincir ve silah şakırtılarından, arada bir meşalelerin aleviyle parıldayan zırh zincirlerinden ve başlarındaki tolgalardan asker oldukları anlaşılıyordu. Ama bu üçlünün yüzünde öyle bir nursuzluk, öyle bir kem ifade vardı ki, onları görenler yollarını değiştiriyor, askerler korkuyla bakıyorlardı. Adımlarında ve bakışlarında, yürüyüşlerinde, devletin derinliklerinden çıkma insanlar olduklarını gösteren emareler taşıyan bu üç adama, askerler dahi kim olduklarını sormaya cesaret edemiyordu.
            Üç adamdan birisi daha zayıf ve ince yapıdaydı, sessiz, sakin kedi adımı gibi gürültüsüz yürüyor, bir casusun fısıltısı gibi ilerliyordu. Onun yanında oldukça iri yapılı ve uzun boylu, kara suratlı, ejderha suretli bir adam, avının üzerine giden aslanlar gibi heybetle ilerliyordu. Onların önünde bir elinde sarılı bir betig*taşıyor, göğsü ileride, adımları gururlu, heybetli, ortaboylu yapısıyla meydan savaşı kazanmış melikler gibi ilerliyor, aceleci, soru sorulmasını istemeyen bakışlarıyla tam anlamıyla “devlet adamı” halini yansıtıyordu.
            Üç adam, gavur mahallesinin olduğu yere yaklaştıklarında birkaç kişinin koşar adımla üzerlerine yaklaştıklarını gördü. Üçlünün önünde yürüyen eli betigli olanı onlara dönerek fısıldar gibi Türkmen aksanında durmalarını emretti. Bulundukları köşebaşındaki açıklık alana yaklaşan grup, meşalelerin altına geldiğinde kim oldukları anlaşılıyordu. Gelenler Konya Sarayı’nın muhafız gulamlarındandı. Üzerlerindeki zincirli zırhın parıltısı, tolgalarının görkemi ve kollarındaki pazubentlerinde ve küpelerindeki nişanlarıyla, bir ellerinde topuzları diğer ellerinde kalkanlarıyla koşar adım üçlünün üzerine yürüyorlardı. Gulamların başında, deriden zırhını kuşanmış olmasına rağmen üzerindeki hilatlardan saray adamlarından olduğu belli olan Konya subaşısı* Malik Aba vardı. Bu sırım yapılı, silah kullanmadaki mahareti Anadolu’yu tutmuş ünlü silahşör, bir eli kılıcının kabzasında, askerleriyle birlikte üçlüye yaklaşmaktaydı.
            Malik Aba’nın gulamları üçlünün etrafını sardığında, subaşı adamlara yüzlerini açmalarını emretti. Elinde betig taşıyan, Farsça kendilerinin önemli bir işi olduğun, önlerini kesmemelerini söylediğinde, subaşı sinirle kendisine kimsenin emredemeyeceğini söyleyerek yeniden yüzlerini açmalarını söyledi. Diğer ikili başlarındaki eli betiglinin başındaki tolgayı tutup boynundaki poşuyu indirmesiyle yüzlerini açtılar. Üçlünün yüzleri ayan beyan ortaya çıktı. Yabancı yüzlerdi şehir için ama saray çevresinden gelme askerler ve subaşı bu yüzleri çok iyi tanıyordu. Rum Selçuklu Devleti’nin* berid teşkilatının en tepesindeki isimleri, saltanatın derin yüzü, derin mevzulara vakıf olanların münhi ve beridlerin amirleri olarak bildikleri, halk arasında ise “Üç Zebaniler” olarak nam yapmış kanlı canlı korku suretleriydi bunlar.
            Elinde betig taşıyan, devletin en önemli münhilerinden Celaleddin Zahid’di. Diyar-ı Uç Türkmenlerinden asi gelen bir boyun cezalandırılması sırasında Sultan’ın ordusuna esir düşerek gulam olmak üzere devşirilmiş, Konya Sarayı’nın hassa gulamlığından yetişip habercilik ve beridlik işinde kendini kanıtlayarak en üst mertebelere ulaşmıştı. Malik Aba’yla aynı dönemde gulam eğitimi görmüştü. Kısa sürede bağlantıları ve kabiliyeti, onu devletin en derinindeki şahıs yapmış, beylerin saraylarından sipahi kışlalarına, dağ konaklarından limanlara her yere eli kolu uzanır hale getirmişti. Özellikle Sultan Gıyaseddin’in, eski vezir Saadettin Köpek’in Sivas Subaşısı Hüsamettin Karaca eliyle tasfiye edilmesi harekatında başrol oynamıştı.
            İnce yapılı, kuru yüzlü, tilki suretli olanı ise İsfahan* Acemlerinden gelme Behram Büzürg’dü. İran saraylarının asırlık Fars bürokrasisinden yetişmiş, atadan dededen beridçi olmuş, Celaleddin’in emrinde ona bağlı beridleri ve muhbirleri yönetmişti. Hırsızdan hırsız, casusdan casustu ki o dönemde istihbarat mesleğinin piri derecesinde isim yapmıştı. Giremeyeceği kılık, sızamayacağı yer yoktu. Bürokrasiden yetiştiğinden Arapça, Farsça, Türkçe, İbranca, Frenkçe, Rumca, Tatarca, Uygurca bilir, her yörenin şivesine kabile diline kadar bilir, iyi belge taklit eder bir sanat sahibiydi. Büzürg lakabının ona verilmesi iyi bir kara mizah örneğiydi. Kadim alimlerden Farabi’ye göre on iki ayrı müzik makamının insanlara verdiği duygular, hissettirdiği şeyler farklıydı. Büzürg makamı büyüklük anlamına geliyor, aynı zamanda korku ve geceyi çağrıştırırdı. Behram’ın yüzünü görenlerin, sarayına sızdıklarının ölümleri ve kaybolmaları, bu tekinsiz adamın böyle bir lakapla anılmasına neden olmuştu.
            İri yapılı, kara suratlı, korkunç duruşlu olan ise  Deylemli* Ehirmen Selman’dı. Haşhaşi fedailerinin mesken tuttuğu Deylem dağlarında, Alamut civarındaki bir dağ köyünden gelmeydi. Dedelerinden birisi, eski Alamut şeyhi Hasan Sabbah’a Fatimi halifesinin hediye olarak gönderdiği on iki Sudan’lı zenciden oluşma, devlere benzeyen korumalarından birsiydi. Devlet adına Haşhaşi fedailerinin içine sızmış, onların yöntemlerine göre yetişmiş, her kalelerine girmişti. İri yapısı ve korkunç görünümü nedeniyle eski İranlıların kötülük tanrısı Dev Ehirmen’e benzetilerek, Ehirmen lakabıyla anılırdı. Koca topuzları, baltaları ince kılıçmışçasına taşır ve maharetle kullanır, ucu topuzlu zincirler sallayanda düşmanı helak eder, attığı bıçakla yiğidi zayi eder, tuttuğunu tek eliyle yerlere savurur bir deli kişiydi. Haşhaşiler arasında uzun süre kaldığından adam öldürmeye alışmış, cinayetten çekinmeyen, herkesi boğazlayabilecek bir gaddarlığa sahipti. Celaleddin korumalığını ve cellatlığını yapıyordu.
            Subaşı Malik Aba, Celaleddin’in yüzünü görünce olduğu yerde dondu kaldı. Gulamhane’den aynı dönemlerde yetişme arkadaşını gecenin bir vaktinde gören adamın şaşkınlığından ziyade “yine neyin peşinde bunlar” duygusunun merakını körüklediği bir şaşırma durumuydu. Celaleddin sinirle haykırdı:
            -“Al açtık al!”
            -“Celaleddin?”
            -“Kimi bekliyordun Sultan Gıyaseddin’i mi?”
            -“Sipahilerden ve bir takım muhbirden şehirde Tatar casuslarının dolaştıklarını duyduk, kol gezer* sizi arardık. Tatar casusu sandık sizi.”
            -“Tabi, tabi savaş haline rağmen Meram bağlarında gezer gibi çıkıp geziyorduk casus olduğumuz halde. Bizim casus olmadığımızı gördüğüne göre yolumuzdan çekilebilirsin artık.”
            -“Şehrin idaresi bende. Gecenin köründe uğru* gibi ne geziyorsunuz bilmem lazım.”
            -“Devlet işi, seni alakadar etmez. Birini alacağız buralardan.”
            -“Yakalama emriniz var mı?”
            Celaleddin bu soruyu duyar duymaz, bir hışımla elindeki betigi açıp Malik Aba’ya uzattı. Malik Aba, sultanın tuğrasına baktıktan sonra oldukça gizli bir emirle, olağanüstü yetkiyle Celaleddin’in görevlendirildiğini, Tatarların aradığı Eskalibor isimli tılsımlı bir kılıcın bulunması için ne gerekiyorsa yapılması gerektiği yazıyordu. Melik Aba gülmekle ağlamak arası bir ruh halinde, toy sultanın bu zor zamanda efsanelerden ve tılsımlardan medet ummasına şaşırmıyor değildi ama içindende kızıyordu. Celaleddin’e bakarak küfredermişçesine söylendi:
            -“ Ulan Celal sende şeye sürülecek akıl yok! Tatarlar kapıya dayanmış götümüzü kesecekler siz neyin peşindesiniz!”
            -“Ne oldu bre?”
-“ Hayır tılsımla efsunla işiniz varsa istihbarata kocakarılarla, şaman Babai babaları alın bari işiniz kolay olur. Hatta tanıdığım bir Babai var, keramet sahibi bir konuşayım istersen?”
            -“Malik, meddahlık eder gibi bir halimiz mi varda alaylı konuşursun? Sultanın emri açık, yazıyor orada her şey.”
            -“Ulan bu işin içinde bir iş var. Sana hiç güvenmiyorum! Nereden geçseniz ardınızdan bir sahte ferman bir cinayet bir ayak oyunu çıkıyor. Neyin peşindesiniz lan yine?”
            -“Malik, koca sultanın fermanını görmüyorsun kör karanlıkta git meşale altında oku!”
            -“Benim gözlerim sağlam merak etme. Ferman gerçek diyelim, ama bu hengameli ortamda tılsımla mılsımla ne işiniz olur lan salak mı sandınız beni?”
            -“Madem fermanı görürsün, neden hala bizi lafa tutuyorsun? İşimiz acele.”
            -“İşin aslını söylemeden hiçbir yere gidemezsiniz!”
            -“Sen Sultan’ın emrine karşı mı geliyorsun? Başın vücuduna ağır geliyor herhalde. Sultan bize olağanüstü yetki verdi. Kafamın tasını attırma seni çektiririm Beridhane*’ye ananın karanfilinden kafanı çıkardığın güne lanet edersin!”
            -“Saray şu tarafta, bir seslen bakalım Sultan duyacak mı sesini? Ulan Sultan Antalya’ya kaçmış, şehir idareleri subaşılara kadar düşmüş, Tatarlar Kayseri’ye girmiş belki de şimdi buraya geliyorlar şafak vakti burayı da cehenneme çevirecekler. Savaş halindeyiz, ortalık karışık, bu şehirdeki tüm gulamlar, sipahiler benim bir emrimle sizi delik deşik ederde cesedinizi lağıma manda tezeği gibi yığarlar, ne Sultan duyar ne Tatar hanı!”
            -“Silleli Rum çengileri aklını bozmuş,, ağzından çıkanı kulağın duymuyor. Sultan’ın emri burada! Askerlerin yanında tartışmayalım. Bizde ilkin inanmadık, garip buldukta bizim sailerden* birisi Tatar casuslarının birinin üzerinde bir betig bulmuş. Siz burnunuzu şehirden çıkarmadığınız için bilmezsiniz bu Tatarlar’ın katipleri Uygurî olduğundan, Uygurca yazarlar. Bizim Behram’a tercüme ettirdik. Tatar Han’ı emretmiş, Konya’da Abramın Mois diye bir bezirgan bu tılsımın yerini biliyormuş, Ermeni rahibin birinden öğrenmişler. Sultan gidin Tatarlardan önce alın dedi.”
            -“Demek öyle. Bir şartla izin veririm. Bende sizinle geleceğim.”
            -“Malik, demin Tatarlar götümüzü kesecek boş işler peşindesin diyordun, ne işin olur bizimle? Git devriyelerini denetle kardeşim, demin gördüm beş sipahi Alaaddin Türbesinin kümbetinin içinde  uyuyordu!”
            -“Size zerre güvenim yok! Düşün önüme!”
            Celaleddin sinirden yumruklarını sıkıyordu. Etrafındaki gulamlara baktı. Bir göz işaretiyle birlikte Ehirmen bıçaklarıyla, Behram kılıcıyla hepsini tepeleyebilirdi. Üçü de kah Bizans şövalyesiyle, kah Tatar nökeriyle, kah Eyyubi kölemeniyle cenklere giripte sağ çıkmış adamlardı. Bu yol kesmeye hiç şaşırmamıştı. Kadınlara para yedirmekle ünlenmiş, rüşvet dedikoduları ayyuka çıkmış Malik Aba’nın kendisine yeni fırsatları getirecek bir hazinenin varlığı onun ister istemez dikkatini çekmişti. Elinden gelse Konya hazinesine bile çökebilecek bu adamın aklında hesaplar bambaşkaydı. Çöküşe yaklaşmış Selçuklunun sonunu getiren ayak oyunlarına yakından şahit olmuş Malik Aba, Sultan Gıyaseddin’in Sadettin Köpek’i tasfiyesinden sonra Anadolu beylerinin güvenini kaybettiğini biliyordu. Tüm hazineyi eğlencelerde yediği ve son kalanlarla Frenklerden paralı asker kiralayıp Babai İsyanı’na karışan Türkmenleri Kırşehir’deki Malya ovasında tepelemeye harcadığı herkes kadar onunda malumuydu. Beyleri etrafına çekmek ve yeni bir ordu kurmak için hazine lazım olacağından Sultan muhakkak bir hazine yahut gömünün yerini öğrenmiş, tılsım yalanıyla onu ele geçirmeye çalışıyordu. Kafasında kirli çarkların döndüğü, tilkilerin dolandığı Malik Aba’nın işin peşini bırakmaya niyeti yoktu. Zaten şehirdeki gayrimüslimlerin ellerinde avuçlarında ne varsa her bir şeyi vergi bahanesiyle toplamış, tüm bu servet şarabın çeşme gibi aktığı eğlencelerde erimiş bitmişti. Bir hazinenin varlığı düşlerini şimdiden süslemeye başlamıştı.
            Celaleddin arkasına dönüp adamlarına kendisini takip etmelerine söyledikten sonra gavur mahallesinin girişine doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Malik Aba gulamlarına kaş göz işareti yaparak kendisiyle gelmelerini söyledikten sonra Celaleddin’in ardına takıldı.
            Taş evlerle çevrili sokaklardan onlar hızlı adımlarla yürüyerek Abramınoğlu Mois’in evinin önüne geldiklerinde Celaleddin demir kapıyı sertçe yumrukladı. İçeriden bir ses gelmesi üzerine tekrar yumrukladı. Tekrar yumrukladıktan sonra Malik Aba’ya dönerek:
            -“Adam ölmüş olmasın?”diye sordu. Malik Aba, alaycı bir yüz ifadesiyle Celaleddin’e:
            -“Üçünüzde gözümün önündesiniz, bir bok olmamıştır adama.”
            -“Benim devriyelerim uyuduğuna göre katil, uğursuz tayfası benim yüzümden girip öldürmüştür adamı belki değil mi?”
            -“Sizden beter uğursuz, katil çıkmaz merak etme. Bir daha çal uyuyorlardır bu saatte.”
            -“Koca şehir bu saatte ayakta, uyuyabileni ara ki  bulasın. Yoldan geçerken tahta gıcırtıları geliyordu kulağıma milletin huzursuzca bir o yana bir bu yana dönüp durmasından. Tatarlar gelip hepimizi kesecek diye millet kıyamet görmüş kafir gibi geziniyor ortalıkta.”
            -“Ulan şehir madem  ayakta benim devriyelerime niye uyudu diye bok atıyorsun?”
            -“Şarap içtikten sonra sızmıştır onlar. Tatar lafını duyan askeri efkar basar efkar uyutmaz. Efkarı unutsun diye şaraba rakıya vurmuşlardı kendilerini.”
            -“Yok artık içip içip sultanın türbesinde sızacak halleri yok ya?”
            -“Vallahi Tatarın bizleri kara toprağa gömeceği şu günlerde, devletin bu hale gelmesine bakarak söyleyebilirim ki sultanın dirisini takmayıp savaş alanından kaçan adam ölüsünü hiç takmaz. Senin askerin değil mi Malya ovasında Frenklere erleri tepeletip, kendin yiğitmiş gibi kadınlara çocuklara kılıç çalan?”
            -“Senin suçun! Ben mi dedim git Baba Resul’u Amasya surlarına astırması için Mübbarizüddin Armağanşah’ı gaza getir, şehrin önüne gelen Baba İshak ve Türkmen sürüsü savaş için şevke gelsin diye? Adamların arasına Baba Resul göğe çekildi, vurun Selçukluya diye adamları isyana teşvik eden, önceden de Baba İshak’ı isyan çıkartsın diye Baba Resul’u göreve getirten ben miyim?”
            -“Ne yapayım kardeş devlet işi sen biliyorsun. Sadettin Köpek para verdirdi Baba İshak’a sultanı devirsinler ben Sultan olayım diye, sultan erken davrandı bana emir verdi Köpek’i hallettik ama isyan çıktı bir kere. Adamların gözü dönmüş, Baba Resul ölümsüz, ona bir şey olmaz diye. Amasya hisarının önüne kadınlı çocuklu elde sopalar kılıçlar toplaşmışlar. Bende Mübarizüddin’e dedim ki bunların kafası iyi gözleri kara, surlara karşı ipe çek şu Baba Resul’u, kim ölümsüz görsünler. Ben nereden tahmin edeyim adamların bu harekete gaza gelip taşlarla sopalarla şehre dalıp askerleri tarumar edeceklerini. Biz orada savaşmadık, bildiğin sokak kavgasına girdik. Sonra isyan büyüdü tabi. Aman neyse her istihbarat harekatı başarılı olacak değil ya?”
            Atışmaları sürerken demir kapının büyük bir gürültüyle açıldığını duydular. Abramın Mois, gecenin köründe ölüm korkusuna oturup düşünürken kapısının önünde siyaset tartışan adamlara İbrani dilinde dede yadigarı küfürlerini sarfederken kapısının önünde şehrin subaşısını ve cellat kılıklı üç uğursuz adamla, bir o kadar gulamı görünce korkudan küçük dilini yutacak oldu. Adam dili döndüğünce vergisini ödediğini anlatmaya çalıştı. Malik Aba sözünü keserek:
            -“Vergi için gelmedik korkma. Sadece bir mesele için bizimle Beridhane’ye kadar geleceksin o kadar.”
            -“Beridhane mi? Beyim ben ne günah işledim? Vallahi billahi vergimi öderim, haraç ve cizye ödüyoruz gerçi, siz dileyin şeriata aykırı olsa bile Müslümanların mükellef olduğu öşür vergisini bile veririm!”
            -“Kes sesini! Bir mesele var. Sana danışacağız. Beridhane’ye geleceksin, konuşacaksın, dinleyeceğiz, sonra seni salacağız.”
            Abramın Mois, korku fışkıran beyazlamış suratıyla geleceğini söyledi. Ayakkabılarını giyip, sırtına bir aba aldıktan sonra karısına bir şeyler söyleyip kapıyı kapattı. Askerlerin ve Üç Zebani’nin arasında ilerleyerek yolları hızlı adımlarla arşınlamaya başladı. Behram, Mois’e yaklaşarak İbrani dilinde, İbranca bildiğini ve söylediği kelimelere bir daha dikkat etmezse dilini keseceğini söyleyince eliyle ağzını kapatarak önüne döndü. Korku içinde giderken içinden Tevrat’tan dualarını okuyordu.
            O sırada en geride kalmış, meyhane uleması iki gulam çavuşu kafa kafaya vermiş durumun dedikodusunu yapıyorlardı. Uzun boylu olanı bilmiş bir şekilde yanındakine en sarih ilimsel mevzuyu açıklarmış gibi:
            -“Tatar gelmiş kapıya, gecenin bir saati yahudisi, subaşısı, istihbaratçısı ayakta. Tılsım mılsım yalan lan kesin gizli bir parola felandır, bunların işine akıl sır ermez. Memlekette görüp görebileceğin en tekinsiz, en netameli adamları bunlar. Koca memleket, onca hazineye askere rağmen sırf bunların hokkabazlığı yüzünden bu hallere geldi. Baksana adam Babai İsyanı’nı nasıl anlattı? Koca devlet bunlara oyuncak oldu.”
            -“Ya Uzun Çavuş. Bizde gulamız, onlarda gulamdan gelme. Nasıl oldu da böyle yükseldi bunlar?”
            -“Bunların işine akıl sır mı erer birader rüşvet, cinayet, korkutma, yıldırma, zehirleme hepsi bunlarda. Sultan bile oyuncak bunların elinde.”

2.Beridhane’nin Zindanlarında, Anadolu’nun Bozkırlarında

            Abramınoğlu Mois, hızlı adımlarla Üç Zebani’nin ve gulamların arasında ilerlerlerken şehrin bir diğer ucunda, iki katlı evlerin arasından kara bir siluet gibi sırıtan uğursuz Beridhane’ye yaklaştıklarını gördü.
Bu karanlık bina, şehrin Haçlılardan geri alınması sırasında yapılmakta olan bir kiliseyken yapımı yarım kalmış, uzun yıllar boş kalmıştı. Eski sahib-i beridlerden* birinin isteğiyle bu bina istihbarat için kullanılan ribatların* Konya konağı haline getirilmişti. Ama ne zaman ki Celaleddin başa geçmiş, kısa sürede bu karanlık ve kasvetli yapıyı değerlendirerek altındaki dehlizleri işkencehane haline getirerek kendi karargahını oluşturmuştu.
Şehrin üzerine bir gölge gibi düşen, Celaleddin’in konağı haline gelmiş olan bu yapıya halk arasında sürekli casusların muhbirlerin girip çıkmasından ötürü Beridhane denilmişti. Normalde böyle bir yapı teşkilatlanmada yoktu ama halk doğrudan işkencehane diyemediğinden Beridhane diye isimlendirmiş, bu ismin işkence yerinden daha korkutucu anlamlar uyandırdığını, Beridhane ismini fısıldarken bile korkudan nefesi kesilenleri gören Celaleddin’de böyle isimlendirmeye karar vermişti karargahını. İçinde sayısız dehliz ve sorgu odaları, tahta kazıklar, dev zincirler, tekerlekler, kemik kırma aletleri, çeşit çeşit bıçaklar ve sayısız işkence aleti mevcuttu. Ama en meşhuru Celaleddin’in icadı olan “Bağıran Kule”ydi. Kiliseden bozma binanın kulesinin kenarına arada bir buçuk metre boşluk kalacak şekilde bir kat duvar daha çekilmiş tepeye kadar yükseltilmişti. İdam edilmesi gerekenler bu boş, kapısız, havasız yere üst üste atılıyor ve can çekişerek ölene kadar inlemeleri bekleniyordu ki kuleden gelen inlemeler, binanın şöhretini ikiye katlıyordu. Öyle ki bu binanın yakınından geçenler, kuleden gelen insan çığlıklarına karışan baykuş seslerini duyup, kara siluetli varlığı karşısında selam verip öyle geçiyorlardı.
            Kafile tekinsiz yapıya yaklaştıkça “Bağıran Kule”den gelen inleme sesleri duyulmaya başlamıştı. Üst üste yığılan, daracık boşlukta sıkışıp kalan, nefes almaya çalışan, acısından inleyen beceriksiz casusların ve muhbirlerin sesleri yankılanıyordu. Beridhane’nin bulunduğu tepeye çıkarlarken Malik Aba: “Sesler dayanılmaz olduğunda ne yapıyorsun?”diye sordu. Celaleddin yüzünde korkutucu bir sırıtmayla ona bakarak şöyle dedi:“Seslerden rahatsız olduğum pek söylenemez. Ama bazen sayıları artınca gerçekten dayanılmaz olduklarında tepeden aralıklara kızgın yağları boca edip hepsini haşlayarak öldürtüyorum, gerisini sıçanlar ve böcekler hallediyor.” dedi. Celaleddin’in cümlesinin ardından Malik Aba’yla birlikte tiksindirici bir kahkaha koyverdiler. Mois bir kabusun içindeymişte uyanmak istermişçesine gözlerini ovalıyordu. Ama karanlık gecenin ortasında, en dehşetli gulyabanileri ve perileri bağrında saklayan cinli kalelere benzeyen uğursuz yapıyı görmeye, baykuş seslerine karışan insan çığlıklarını duymaya devam ediyor, içinden ettiği duaların netice vermesi için bir duada önceden okuduğu duanın ardından okuyordu.
            Beridhane’nin ağır demirden, siyah boyalı çift kanatlı kapısının önüne geldiklerinde, kapının önünde nöbet tutan iki muhafızı gören Abramınoğlu Mois ile birlikte, daha önce uzaktan görseler de hiç gitmedikleri bu binayı ilk kez yakından gören gulamlar korkudan nefeslerini tuttular. Kapının iki yanında, adeta korkunç masal devlerine benzeyen iki siyahi savaşçı beklemekteydi. Koca vücutlu, koca uzuvlu kölelerin ellerinde neredeyse bir insan boyuna yakın büyüklükte topuzlar duruyordu. Korku ve dehşet saçan gözleriyle, nursuz suratlarıyla cehennem zebanilerini andırıyorlardı. Gece karanlığında korkunç masal gulyabanileri gibi dimdik duruyorlardı. Amirleri Celaleddin’i görür görmez esas duruşa geçtiler. Sağ tarafta duran siyahi köle, kocaman yumruğuyla demir kapıya birkaç kere vurdu. Demir kapının her iki kanadı da kulak tırmalayıcı bir gıcırtı sesiyle birlikte ardına dek açıldı.
            Bina eski kilise olduğu için meşalelerle aydınlanmakta olan geniş bir salon gelenleri karşılıyordu. Salonun bir köşesinde kulenin kapısı vardı, diğer ucunda ise zindanlara inen merdivenler duruyordu. Salonun duvarlarını, çeşitli kılıç, kalkan ve balta gibi ganimetler süslerken, üzerinde kime ait olduğu yazan çeşitli kurukafalar ve kurumakta olan üzeri sinekli insan başları duruyordu. Birkaç yerde de ayı ve kurt postları asılı duruyordu. Geniş tavana meşaleli avizeler asılı duruyordu. Salonun çeşitli yerlerinde masalar ve dolaplar vardı. Üzerleri bir yığın evrakla doluydu ki bunların başında bulunun münhiler, memleketin dört bir yanından gelen istihbarat raporlarını defterlere kaydediyorlardı.
            Kafile salona girer girmez istihbarat memurları amirleri Celaleddin’i görür görmez saygıyla ayağa kalktılar. Kilisenin mahzenleri olarak işlev görmesi için yapılmışken, zindan olarak kullanılan ve daha da genişletilen yere inen geniş taş merdivenlerin başına geldiklerinde Celaleddin, Malik Aba’ya dönerek: “Askerler burada kalsın onların gelmelerine gerek yok.” demesi üzerine Malik Aba: “Bizimle geliyorlar.” dedi emredercesine. Celaleddin yumruklarını sıkarak Malik Aba’ya: “O zaman dikkat etsinler, zindanın bazı yerleri kandan dolayı kaygandır. Düşüp kafanızı gözünüzü kırmayın!” diyerek karşılık verdi. Malik Aba:
            -“Kanlı mı?”
            -“O kadar söylüyorum adamlara kansız olsun, etraf batmasın. İşlerinde mahirdirler ama doğru dürüst ödenek alsak bunların yerine Bizans zindanlarından yetişme adamlar alırdım. Onlar bizimkilerden daha usta malum onlar yüzyıllarca on yılda bir imparator yandaşlarını, tahttan inenlerin yandaşlarını sürekli elden geçiriyorlar, ustalar bu konuda. Bir tane kanlı yer göremezsin!” dedikten sonra korkutucu bir kahkaha koyverdi.
            Kafile Celaleddin ve adamlarının ortasındaki Abramınoğlu Mois’in ardından dehlizlere indiler. Her iki tarafında da kimi parmaklıklı kimi demir kapılı, içindeki işkence aletlerinin başındaki zindancıların boş durmadığını kanıtlayan çığlık ve ağlama seslerinin, zincir ve çark gıcırtı seslerinin, kırılan kemik seslerinin eksik olmadığı, yerlerin kanlı duvarların envai tür börtü böcekli olduğu zindanların büyükçe koridorlarından geçtiler. Bir kat aşağıya inerek demir kapılı bir odaya girdiler. Diğer yerlerin karanlık olduğu, bir tek tepesinde iç yüzeye dönük aynalardan dev bir fenerin ortasındaki meşaleden ortadaki demirden koltuğu aydınlatan, oturanı uykusuz bırakacak korkudan titretebilecek, karanlıklardan korkmasını sağlayabilecek bir düzenekti. Gulamlar sağa sola geçerken, Celaleddin Mois’i koltuğa oturtup karanlıklardan bir ahşap sandalye alarak karşısına oturdu.
            Korkunç derecede soğuk gözlerini Mois’in gözlerine dikerek tek bir soru sordu:
            -“Eskalibor nerede?”
            -“Eskalibor ne ki?”
            -“İkinci soruyu, ilk soruma cevap alamadığım zaman sorgulanan kişinin kulaklarından birini keserek sorarım. Cevap versen iyi olur!”
            -“Eskalibor’u bilmem ama bildiğim bir Ekskalibur var, Latin keferesi Excalibur diye telaffuz eder onu mu soruyorsunuz?”
            -“Tatar casusları, Göksu yakınlarında bir Ermeni kilisesinde keşişlik yapan birini casus sanıp yakaladıklarında adama işkence yapmışlar konuşturmak için. İlkel yöntemleri kullanırlar ama işe yarar, uzuvlarını parça parça keserler. Adam ağzından Eskalibor isimli tılsımlı bir kılıcın var olduğunu, bunun için bir şövalye grubuyla birlikte nesiller önce kendinden öncekilere yemin ettirildiğini, yerinin saklı tutulduğunu söylemiş. Bilen tek kişi senmişsin, sende yemini içenlerdenmişsin. Seni bulmaları için Konya’ya casuslarını yollamışlardı, birini bulduk. Üzerinden çıkar emir seni bulmalarıyla ilgiliydi.”
            -“Yani şimdi memleketin yarısı talan oldu, siz tılsımlı bir kılıcın peşinde misiniz?”
            -“Devlete dair eleştirilerini sokakta yapta, burası Beridhane hatırlatayım, burada aleyhimize konuşan, çalışan çok adam var. Sen bize şu Eskalibor’u anlat.”
            -“Beyim, babam Abram vefat etmeden önce, benim bar mitzvah*olmamdan sonra bu sırrı açıkladı. Sırrı bilen dört ayrı dinden ve ulustan dört kişi seçmişler. Ben Yahudi olanmışım. Büyük dedem Aron zamanından beri gizli gelenekmiş. Diğerlerini tanımıyormuş ama biri Ermeniymiş, bu Tatarın işkencede konuşturduğu kişi olmalı. Diğerleri Latin ve Müslümanmış. Belli zamanlarda yeni gelenler yemine sadık kalmak için bir araya geliyorlarmış. En son bir araya gelmelerinden önce Latin ile Müslüman olanın sırrını aktaracak kimsesi kalmayınca, tamamen saklı kalsın sır diye babamlar hiç buluşmamışlar.”
            -“Gerçekten var mı?”
            -“Dediklerine göre var.”
            -“Peki tılsımı nedir? Nereden çıkmadır?”
            -“Yemini içerken babam anlatmıştı. Vakti zamanında Grek kafirinin Skitya dediği, Kırım’ın kuzeyinde Deşti Kıpçak bozkırlarında bir yere gökten bir cins kaya düşmüş. Demirden bir kutuymuş bu ve içinden bir ecinninin ölü bedeni çıkmış. Bu demirin sağlamlığını görünce bunun gökyüzünde yaşayan gök cinlerinin şeytan savar çeliğinden olduğunu anlamışlar. Bunu dövüp işleyip birde tılsımla işleyip muazzam bir kılıç yapmışlar. Bu kılıcı devrin hükümdarı Efrasiyab Kağan’a* hediye etmişler. Kağan kılıcın tılsımıyla dünyayı dize getirmiş. Kılıç birkaç hükümdar değiştirdikten sonra bir mezara gömülmüş. Asırlar sonra Atilla Han diye bir başka hükümdar bu kılıcı bulup Rum Padişahlığını*dize getirmiş. Ölümünden sonra kılıcı Uder Pendragon isimli bir Rum şövalyesi bulmuş. Bununla gidip batıdaki Britanya ceziresine*hakim olmuş ama bir okur üfler hokkabaz taifesinden Merlin nam bir keşiş bunu çalıp zalimliğine son verip bir kayaya saplamış. Kayadan zamanı gelince kılıcı çeken Uderin oğlu Artur isimli bir kafir kralı oranın padişahı olmuş. Kılıç bir şekilde elden ele kadimdeki Roma Cermen İmparatoru Frederik Barbarossa’nın eline geçmiş. Haçlı keferesiyle birlikte ordusunu alıp buraya kadar gelmiş. Dünyayı dize getirecekmiş. Ama Göksun nehrini geçerken boğulup ölmüş.
            -“Öldürüldü. Ama kimin yaptığı belli değil. Beridhanenin kayıtları arasında bir sürü rapor var olayla ilgili. Devrin beridçileri sultandan ihsan koparabilmek adına kimisi kah ben tuzak kurdum kah ben ip gerdim kah ben atı korkuttum kah ben zehirledim, kah ben vurdum öldü demişler. Sultan bakmış hikayenin bini bir para “Eceliyle öldü” diyeni kabul etmiş.
            -“Neyse beyim Barbarossa ölünce, bunun en muteber şövalyeleri kılıcı ve kendilerini bugün Antalya Konya yolunda bulunan Geyik Dağları’na saklanmışlar. Kimse ele geçirmesin diye. Dört kişi dışarıda sırrı korumuş. Zamanı gelince kılıcın varisine sırrı açıklasın diye. Kalanlar yemin içip orada kalmışlar.”
            -“Efrasiyab’ın kılıcıyken tekrar dövülen bir tılsımlı kılıcın hikayesini çocukluğumda duymuştum. Demek ki doğruymuş. Orada bizi bekliyor. Sultan’a götürünce bizi ihsana boğacağı kesin. Tez zamanda yola çıkalım.”
            -“Beni bırakacaksınız değil mi?”
            -“Kılıcı Sultan’a sununca yaptığın yardıma karşılık olarak ihsanları aldıktan sonra tabiî ki.”
            -“Sizinle mi geliyorum?”
            -“Biz defineci hoca değiliz ki gömüyü hazineyi bulalım. Yeri bilen sensin.”
            -“Beyim Allah rızası için beni öldürün ama oraya götürmeyin!”
            Celaleddin, Malik Aba ve diğerleri şaşkınca adamın yüzüne bakıyorlardı. Memleketin en tehlikeli adamlarına çekinmeden “Beni öldürün!” diye yalvartan korkunun sebebini arıyor gibiydiler. Yahudinin yüz bembeyaz kesilmişti.
            -“Neden? Ne var orada?”
            -“Babamdan dinlediklerim doğruysa o mezarı koruyanlar varmış. Cermen şövalyeleri ant içtikten sonra ölmüşler. Ölümlerinden kalkıp gece gezen hortlaklarından olmuşlar. Oraya yaklaşanı parçalayarak yedikleri söylenir.”
            -“Yıllar önce Antalya Konya yolu tarafında “Susığırlık” diye bir köyün üst tarafında Kabirtepe diye bir dağda hortlak var diye kulağıma çalınmıştı. Kurt, eşkıya masalı işte.”
            -“Kabir orada. Kılıçta. Ama beni götürmeyin. Babam gözleriyle görmüş o hortlaklar gerçek!”
            -“Hazineyi korumak için uydurmuşlardır. Tılsıma büyüye inanırımda bu yaşıma kadar ne ecinni ne hortlak gördüm! Zaten yanında biz varken hortlaklar en son korkacağın şey olsun. Alın bunu yukarıdan elbise verin, bizim arabayı hazırlasınlar.”
            Behram ve Ehirmen, emri alır almaz Mois’in kollarına girerek odadan çıkardılar. Celaleddin yerinden kalkarak kapıya yürürken Malik Aba kolundan tutarak gitmesine engel oldu:
            -“Adamın korkusu yüzünden okunuyor. Öyle böyle değil.”
            -“İnandığı için korkuyordur. Yoksa gerçek olduğundan değil. Bu halk cahildir her şeye inanır.”
            -“Tılsımlı bir kılıcın peşine düşüyorsunda hortlaklara mı inanmıyorsun?”
            -“Korkuyorsan burada kalabilirsin subaşım seni çağıran yok. Sen geldin peşimize takıldın. Kalıp şehri idare etmen gerek ama boşver, nasıl olsa Tatarlar yarın burada olur. Onlarla savaşmaktansa hortlaklarla yüzleşmek iyidir.”
            -“Adamları toplayın. Yirmi kişi daha alın! Harekat-ı Eskalibor başlamıştır. Gazamız mübarek olsun!”
            Birbirlerine müstehzi bir şekilde son kez bakan iki görevli, demir kapıdan çıktıklarında diğer gulamlarda peşlerinden odayı terk ettiler. Gulamların adımları taş zindanlarda çınlarken, oradan fersah fersah uzakta, uçsuz bucaksız Anadolu bozkırının kuru toprağında bir grup Moğol savaşçısının atlarının nal sesleri çınlamaktaydı. Moğol ordusunun girdiği yerlerde, Cengiz Han’ın buyurduğu üzere halkın büyük bir kısmı katledilirken 12 yaşın altındaki erkek çocukların devşirilerek orduya alınması usulüne riayet edilerek devşirilen çeşitli boyların ve aşiretlerin, şehirlerin ve beldelerin çocukları, her biri gök mavi üniformalı, parça zırhlı ve tolgalı, eğik kılıçlı demirden gürzlü, ucu kancalı zehirli oklarla mücehhez Moğol ordusunun bir parçasıydı. Bozkırda ilerleyen en genci 18 yaşında, Tatarlardan, Türkmenlerden, Horasan ve Harzem diyarlarından, Kıpçaklardan, Moğol aşiretlerinden ailelerinden koparılmış cehennemden gelme savaş ejderhalarını andıran cengaverlerdi.
            Bozkırda son hızla ilerleyen bu grup ise, Moğol ordularının keşif kolundan öte, bizzat Anadolu üzerine gönderilen Moğol ordusunun başbuğu Baycu Noyan’a bağlı gizli bir birimdi. Göksun’da istihbarat devriyesi tarafından yakalanan Ermeni keşişten öğrendikleri doğrultusunda Baycu Noyan, andası* Timur’a kendi seçtiği adamlardan gizli bir grup oluşturup kılıcı bulmasını emretmişti. Daha Cengiz Han yaşarken Tatarları baskına uğratması sırasında devşirilerek orduya genç yaşta katılan, Harzem seferlerinde ünlenen altmışlık koca savaş kurdu, kendisi gibi Tatar kabilelerinden ya da Kara Kitay bakiyelerinden kalma Kitan dili konuşanlardan ve Moğol kabilelerinden yetişme, avcılıkta ve savaşta maharetli, düşmanına aman vermeyen cinsten askerleri yanına alarak en iyi atlarla birlikte Sivas’tan Konya’ya doğru gizli dağ yollarından ve ovalardan geçmişlerdi.
Askerlerden birisi atıyla Timur’a yaklaşarak Tatar aksanıyla Ermeni rahibin yerini ağzından kaçırdığı Geyik Dağları’ndaki Kabirtepe dağında bulunduğu yere hala uzak olduklarını söyledi. İşkence sırasında aldıkları bu bilgiyle doğrudan Konya’ya gitmekten vazgeçerek kılıcın saklı tutulduğu Kabirtepe’ye doğru yola çıkmışlardı. Arada bir denk gelen boş köylere, rüzgar gibi geçtiklerinden kendilerini çıkaramayan köylülere ve kaçaklara takılmadan, kıraç bozkırın toprağını atlarının nallarıyla döve döve Moğol hakimiyetinin talihini belirlemek üzere ilerliyorlardı.
 Timur bir ara yayını çekerek biraz ileride gördüğü beş altı kişilik bir aileden oluşma kafileye doğru okunu yönelttiğinde, aldığı emir gereği diğer adamlarda hareketlerini bırakmadan aynı şeyi yaptılar.  Timur okunu hedefe gönderdiğinde onlarda oklarını serbest bıraktılar. Yaylarından kurtulan oklar ejderha zehri gibi tekinsiz ıslık sesleriyle ovayı velveleye vererek kafiledekilere saplandılar. Bir iki kişi hariç oklara hedef olanlar yürek parçalayıcı çığlıklarla feryat ettiler.  Timur aynı şeyi tekrar yaptığında yaralı olanların bir çoğu ölmüştü. O sırada içlerinden yaşlı bir adamın kalkıp onlara dönüp Türkçe olarak onlara bağırdığını duydu:
-“Lanet olsun size! Elleriniz, kollarınızı kurusun! Leşleriniz bozkırda kalsında, etinizi akbabalarla çakallar kemirsin! Kemiklerinizin üzerinde çıyanlar oynaşsın!
 Timur, adamlarından hızlı bir şekilde davranarak yayına yerleştirdiği okunu yaşlı adama gönderdiğinde adamın kanlar içinde yere yıkıldığını gördü. Moğol kafilesinin arka tarafındaki askerlerden birisi arkadaşına doğru eğilerek:
“-Bu hiç iyi değil! Lanetini okurken kanını döktük! Bu hiç iyi değil!” dedi. Sesi diğerlerinden duyanlar oldu ama her biri bozkırın tek hakimi olmuşken, onların zalimliklerini gören ifritlerin bile savaştan kaçacaklarına itimatları tamdı.

3.Geyik Dağları’nda Barbarossa’nın Mezarında

            Gecenin ayazında yirmi beş atlı, Konya bozkırında yıldırım hızında ilerliyordu. Ay ışığının parlak örme zırhlarını, pazubentlerini, tolgalarını ve silahlarını aydınlattığı gulamlar ile onların önünde ilerleyen her hallerinden esrar ve hüküm belli olan bir takım yüksek adamların olduğu kafile nereden geçerse geçsin halkın merakını çekiyor, aralarında sultan ve Tatar istilasına dair türlü dedikodular dolaşıyordu.
Gecenin ortasına doğru kafile Susığırlık köyüne yaklaşmıştı. Yöre halkı tarafından halen anlatılan bir efsanenin yaşandığına inanılan yerdi. Derlerdi ki, Rum Selçuklu Sultanlarından biri kafir üzerine sefere çıktığı sırada, askerleri susuzluktan kavrulmaktayken bu köye denk gelmişler. Köyde yaşayan ihtiyar bir kadın askerlerin susuzluğunu görünce onlara bir bakraç ayran getirerek hepsinin mataralarına ayranı paylaştırmaya başlamış. O an bir keramet olmuş, ayrana bereket gelmiş o bakraçtaki ayran hiç bitmeden tüm askerleri hem susuzluktan kurtarmış hem mataralarını doldurmuştu. İşte ona nispeten o kadının gömülü olduğuna inandıkları mezarın yanı başına bir çeşme yapmışlardı ki gelip geçen yolculara buradan yapılan ayranlar boşaltılarak bu gelenek yaşatılırdı. Gece gündüz nöbetleşe bir ayrancı beklerdi. Artık hikayenin etkisinden dolayı ayranın kerametine inandıklarından mı yoksa yaptıkları yoğurdun maharetinden mi bilinmez Susığırlık köyü ayranıyla ünlü bir yöre haline gelmişti.
Subaşı Malik Aba, Celaleddin’in yanına sürerek atını köyden geçerken mola vermeleri gerektiğini, meşhur ayrandan içtikten sonra yola devam edeceklerini söyledi. Celaleddin azarlar gibi haykırdı Malik’e:
-“Ulan madem canın ayran çekti yola çıkmadan içseydin?”
-“Susığırlık’ın ayranı meşhurdur, bir tas içip öyle devam edelim.”
-“Sultan bizden kılıcı bekliyor, Tatarlar sabaha karşı Konya’ya gelecek sen ayranın derdine mi düştün!”
-“Yahu biraz durup bir bilemedin iki tas ayran içeceğiz! Boğazımıza dizme! Ne kadar zamanımızı alır ki?”
-“Tatarın başbuğu Baycu Noyan’da kuşatmayı erteleyecek değil mi biz ayran içene kadar?”
            Subaşının adamlarına seslenmesiyle kafile dağlara doğru değil köye at sürmeye başladı. Kılıçlı tolgalı kalabalık bir kafilenin yaklaştığını gören ayrancı, yanındaki yardımcılarını kaldırarak bakraçlarla çeşmenin başına doğru koşmaya başladılar. Kafile köye girip çeşmenin önüne geldiğinde, çeşmedeki görevliler dağıttıkları tasları ayranlarla doldurmaya başladıklarında, Temmuz olmasına rağmen ortalık ayaza kesmişken içleri kavrulmuşçasına soğuk kuyu suyundan yapılma ayranları kısa sürede bitirip yenisini dolduruyorlardı. Ayrancılardan biri Mois’in bembeyaz yüzü ve titreyen haliyle karşılaşınca meraktan ne olduğunu sordu. Gulamların ters ters bakması üzerine ayran doldurmaya devam etti. Atlarının üzerinde ayranlarını içerlerken bir yandan dağları seyrediyorlardı. Ayrancılarda hem gulamları, hemde tuhaf görünüşlü üç esrarengiz adamı seyrediyorlardı. Az sonrada gerilerinden Celaleddin’in emriyle hazırlanan dört bir yanı kapalı dört atın çektiği bir araba geldi.
            Malik Aba köyün gerisindeki dağ silsilesine bakındı. Ayrancılardan birine dönerek Kabirtepe’nin hangi dağ olduğunu sordu. Adam silsiledeki en yakın dağı gösterek: “Oraya gitmek istemezsiniz beyim!” dedi. Malik Aba şaşırdı:
            -“Niye?”
            -“Beyim belki gülüp geçersin ama bu dağın hortlakları vardır.”
            -“Hortlak mı?”
            -“Hortlak beyim. Geceleri inlerinden çıkıp bebelerin, gelinlerin, hayvanların kanlarını içen, ciğerlerini söken hortlaklar. Zaten bu dağın adı o yüzden Kabirdağ. Buranın civarında kaç köy varsa hepsi toprak oldu, kalanlar kaçtı.”
            -“Siz buradasınız ama?”
            -“Burada yatan Dolu Ana’nın yüzü suyu hürmetine bizim köye ilişemezler. Köyün dışında gezerler. Görenler vardır, keferenin paralı Frenk askerleri esvaplarıyla gezinirler.”
Malik Aba Celaleddin’e baktı. Celaleddin umursamaz bir yüz ifadesi takınarak ayranını içmeye devam etti. Tasların içine koydukları mangırlarla beraber tasları köylülere verdikten sonra atlarıyla köyün dışına çıkarak Kabirtepe’ye doğru hızla ilerlemeye başladılar. Kısa süre içerisinde köyü geride bırakıp taşlarla kayalarla dolu dağa çıkmaya başlamıştılar. Bir müddet sonra eğim biraz fazla dikleşip kayaların sayısı artınca, ay ışığının aydınlatmasına rağmen meşalelerini yakarak atlarını yavaşlatıp öyle ilerlemeyi sürdürdüler. Mois’in titreyen eliyle işaret ettiği haç işareti resmedilmiş büyükçe bir kayadan sola dönerek tepeye çıkmaya devam ettiler. Kurt ulumaları ve baykuş sesleri kulaklarında çınlıyorken korkudan akıllarına hortlak söylentilerinin üşüştüğü gulamlar içlerinden dualar ediyordu. Mois ise çocukluğunda babasından dinlediği hikayelerden sonra kabuslarına giren dağda, gece yarısı bulunmasından dolayı artık bok yoluna gideceğine kesin inanmış bir şekilde dua etmekten vazgeçmişti.
Bir süre sonra Mois durmalarını söyleyip yine titreyen eliyle ilerideki mağara ağzına benzeyen geniş bir deliği işaret etti. Atlılar oraya doğru ilerlemeye başladılar. Ağzını ejderha başı gibi açmış mağaranın kenarlarına tuhaf şekilli yazılar ve haç işaretleri kazınmıştı. Behram askerlerden birinin elindeki meşaleyi alarak yazıların yanına yaklaştı ve okumaya başladı:
-“Latin lisanında yazılmış. “Ey yolu buraya düşen talihsiz ölümlü! Burada Roma’nın Büyük Kralı Frederik Barbarossa ve onun sadık şövalyeleri uyumaktadır! Onların huzurunu kaçıracak olanlar, ölümün soğuk nefesini hissedecekler!” Kenarlarına da üçer tane haç çizmişler.”
Celaleddin ve Malik Aba birbirlerine baktılar. Malik Aba kapıda yazanlara baktıktan sonra askerlere atlarından inmelerini emretti. İki askere dönerek atlara ve yolu tarif ettiği için görevi biten Mois’e göz kulak olmalarını söylediler. Celaleddin:
-“Hep birlikte mi gireceğiz? Bilseydim kışladan birkaç bölük daha alırdık yanımıza!”
-“Güvenlik amaçlı. İçeride bizi neyin beklediğini bilmiyoruz. Hadi bu Yahudi belki sizden korkuyordur da köylüleri gördün. Boşaltılmış köyleride.”
-“O köyler ta Sultan Kılıçarslan’ın Eskişehir’de Haçlı keferesiyle cenk ettiği dönemlerde boşaltıldı. O zamandan beri boş, hortlakla alakası yok.”
-“Sonradan neden iskan edilmedi?”
-“Ben ne bileyim kardeşim istihbaratçı mıyım vergi tahsildarı mıyım?O neyse de Mois’i nende hala yaşatıyoruz?”
-“Savaş sonsuza dek sürecek değil ya. Memleketin bezirganlara ihtiyacı var. Onlar ticaret yapıp gezecekler, devlet kazanacak.”
-“Ha anladım, rüşvet kaynağını kurutmak istemiyorsun. Kalsın bari.”
Atlı araba güç bela kafileye yetiştiğinde Celaleddin ve Malik Aba’nın ardından eli meşaleli adamları mağaraya adımlarını attılar. Kuru zeminde, tavanında yarasaların sarktığı tavanda bir iz bir işaret arayarak, en dipteki karanlığı görebilmek istermişçesine yuvalarında dönen gözler, bir o yana bir bu yana dönen meşalelerle birlikte hareket ediyordu. Bazı dönemeçlerden çıkıp, birkaç yokuşu geçtikten sonra tünelin ucunda bir ışık huzmesi gördüler. Hızlı adımlarla oraya doğru ilerlediler. Işık gittikçe büyümeye başladı. Gözleri bir başka mağara galerisine açılan doğal geçidi seçmeye başladı. Geçitten geçtikten sonra oldukça geniş bir açıklığa gelmişlerdi.
Tepedeki bir delikten ayışığı tüm odayı aydınlatıyordu. Işığın tam altında büyükçe, beyaz mermerden yapılma bir lahit vardı. Lahdin üstünde tüm haşmetiyle Frederik Barbarossa’ya ait zırhını kuşanmış ve altından bir taçlı miğfer taşıyan iskelet vardı. İskeletin ayaklarının üzerinde geniş bir kalkan duruyordu. Sarı bir zemin üzerinde kanatlarını iki yana açmış tek başlı siyah bir kartal simgesi, bunun tam ortasında da yine sarı zeminli bir kalkan şeklinin ortasında üç siyah leopar simgesi vardı. Ellerini göğsünde kavuşturmuş, fazla uzun olmayan, eski bozkır kılıçları gibi kısa kabzalı, demirden olduğu halde saf gümüşmüşçesine parlayan, kemik kabzalı bir kılıç tutuyordu. Bu hikayelerde anlatıldığının tersine basit görünen ama içindeki kudreti sıra dışı parıltısında gösteren efsanevi Ekskalibur’du. Bunun çevresinde de üstünde sadece kalkanlar ve miğferler bulunan on üç adet beyaz mermerden lahit vardı. Celaleddin boş lahitleri Malik Aba’ya göstererek alaycı bir şekilde: “Etraftaki ağlara bakılırsa buraya giren çıkan olmamış. Kılıcı değersiz diye çalan olmamış diyeceğim kralın yüzükleri bile duruyor. Ama şövalyeler kayıp. Demek ki o kadar sadık değilmişler ki burada ölmek yerine kaçıp gitmişler. Boş safsata olduğunu söylemiştim.”dedi. Malik Aba söylendi: “Hüküm kılıcı gerçekten varsa, efsane gerçektir!”
Celaleddin kralın lahdinin başına giderek iskeletin boş gözlerine baktı. İskeletin ellerini çekerek kılıcı eline aldı. Tam kaldıracakken Malik Aba’nın belinden kılıcını çekerek Celaleddin’in yanına gelip kılıcının ucunu onun gırtlağına dayadı. Celaleddin sinirli bir şekilde bağırdı:
-“Delirdin mi sen? Ne yaptığını zannediyorsun?”
-“Hüküm kılıcı Eskalibor bu demek. Efrasyab’ın kılıcı yani. Bunu alan dünyaya hükmediyorsa, benimde hükümdar olmamda hiçbir sakınca yoktur.”
-“Sultan’ın emrine karşı geliyorsun! Askerler sultan adına yakalayın!”
-“Onlar benim adamım, beni dinlerler sadece.”
-“İsyan lan bu! Düpedüz isyan! Yedi ceddinizi, eşiktekinizi beşiktekinizi Beridhane’ye çektirip karılarınızı kapıdaki Habeşli kölelere kerttireceğim gözünüzün önünde lan! Tatarlardan önce billurlarınız kesip şeftali niyetine yedirteceğim size!”
-“Yeni Sultan’a karşı saygısızlık etmiyor musun?”
-“Lan gulamlar kime söylüyorum! Lan Sultan Antalya’daysa ferman burada bu deli kavatı mı dinleyeceksiniz beni mi?”
-“Bana kılıç üşürmezler çünkü ben onları bey yapacağım!”
-“Hadi oradan aç köpek! Ne ara bey oldun da toprak dağıttın pezevenk! Sultan olacakmış! Lan bir kere hükümdar soyuyla alakan yok. Hadi Sultanın ceddi ana tarafından Efrasiyab neslinden, babası Türkmen beylerinden! Lan senin baban kim belli değil?”
-“Sultan Malik. Malikli Devleti’nin kurucusu. Yedi cihan’ın hakimi!”
O sırada Behram’ın çifte bıçaklarıyla onların yanına atılıp ikisinin gırtlağına bıçakları dayadı. Celaleddin haykırarak:
-“Lan bana değil buna daya!”
-“Demin düşündümde böyle bir babasızla Sultan gibi bir korkak yerine kadim Pers şahlarının soyundan gelme Behram’a yakışır taht diye düşündüm! Bunlarda beylerim olurlar hatta ne beyi satraplarım! Her birisi dünyayı yönetir değil mi aslanlarım! Pers Devleti’nin sadık askerleri olacaksınız değil mi?”
-“Ben böyle işin içine sıçayım biri sultan sanıyor biri Pers kavmiyetçisi çıktı. Lan siz Fars bürokratlarının alayı kafayı bununla bozmuş zaten, Büyük Selçuklu yıkıldı hala kin güdüyorsunuz bize!”
-“Önce siz sonra Tatarlar! Hepinizi bozkıra geri süreceğim!”
Behram’ın gözleri gelecek hayalleriyle parıldarken, Ehirmen’in çifte kılıcını Behram’la Celaleddin’in sırtına dayadıktan sonra haykırdı:
“-Şeyhimizin velayetiyle bu kılıca ben el koyuyorum?”
Malik Aba: “Şeyh mi? Ne şeyhi?” diye gürlerdi. Celaleddin alaycı bir şekilde:
-“Sultan sanan ve Pers kavmiyetçisi tamam. Bir Haşhaşi eksikti şimdi tam oldu. Zannedersem tek eksiğimiz Tatar!”
Celaleddin’in cümlesi ağzından çıkar çıkmaz kulağına ayak sesleri geldi. Geçidin gerisinden bir grup insan geliyor gibiydi. Bir anda içeriye ellerinde ok ve yaylarıyla çekik gözlü Moğol savaşçılarının girdiğini gördü. Hızlı bir şekilde gulamların etrafını sararak oklarının uçlarını onlara çevirdiler. Normal şartlarda yakın savaş eğitiminde eğitim almış gulamlar bu Tatar ve Kitay erleriyle kolaylıkla savaşabilirdi ama ellerinde ok bulunurken normalden hızlı bir şekilde ok kullanabilecekleri bilinen bu Moğol grubuna karşı yapabilecekleri hiçbir şey yoktu.
Moğol askerlerinin arasından altmış yaşlarına merdiven dayamasına rağmen hala dinç görünen uğursuz suratlı, askerleriyle aynı tipta gök üniforma içinde plakalı göğüs zırhı kuşanmış Borcu Timur öne çıktı. Lahdin olduğu yere doğru diğerlerinin şaşkın bakışlarının arasında kendinden emin adımlarla yürüyerek lahdin üstüne bir hamlede çıktı. Etrafına bakındıktan Celaleddin’in elinin üzerinde durduğu Ekskalibur’a eğildi. Sonra Malik Aba, Behram ve Celaleddin’in yüzlerine alaycı bir ifadeyle bakarak:
            -“Demek meşhur hükmeden kılıç bu ha. Eskalibor. Basit bir şey gibi görünüyor ama dünya dışı bir acayiplikle ay ışığında parlaması değerini gösteriyor. Yüce hanımız Ögeday Han’a götürünce, dünya hükmedici Moğol ulusunun tarihini yazarken, andam Baycu Noyan ve başbuğumuz Hülagu Han kadar benimde ismimden bahseder belki.”
            Malik Aba:
            -“Ne yani? Sen kendi elinde böyle bir imakn varken onu teperek köle yaşamına devam etmeyi mi seçiyorsun?”
            -“Devlete bakış açılarımız çok farklı. Bizler gücümüzü disiplin ve sadakatten alırız. Sizler ise en ufak çıkar için birbirinize sırt çevirirsiniz. Birlikte çalışmanız gerekirken kendiniz düşman bellersiniz. Kösedağ’da otuz bin kişiydik! Siz seksen bin kişiydiniz! Ama savaşı biz kazandık! Siz kaybettiniz! Birbirinize güvenemediniz! Başınıza gelen bu felaketler hep Tanrı’nın bir uyarısı!
            Celaleddin:
            -“Hah! Bir putperestin vaaz vermesi eksikti o da tamam oldu!”
            -“Sizi dağda bulmamız iyi oldu, yerini tam bilmiyorduk çünkü. Sizi takip ettik. Dahası şu ağır arabayı, hazine için hazırlattığınız arabayı! Bir taç birkaç yüzük var o kadar onlar para eder belki!”
            Borcu Timur etrafa bakındı. Sonra dörtlüye bakarak:
            -“Bu anlamsız Horasan açmazını* nereye kadar sürdüreceksiniz?İçimden on’a kadar sayıp emir vereceğim. Ya şimdi şu halde kendinizi öldürün ya da oklarımızla can vermenin şerefini tadın!”dedikten sonra eğilerek kılıcı eline aldı. Havaya kaldırarak yansımasına baktı. Ağırlığını kontrol edip birkaç kez boşluğa savurdu. Bu gergin ortamda dehlizden gelen bir başka koşma sesi hepsini şaşırttı. Gedikten içeri bu kez koşa koşa nefes nefese kalmış Abramınoğlu Mois girdi:
            -“Söylemem gereken bir şey var. Yolu kaybettiğimden buraya geldim ama son anda hatırladığım bir detay hepimizi buradan çıkartmaya yetecektir!” diye bağırdı.
            Celaleddin sinirle haykırdı:
            -“Birazdan hepimizin götünü kesecekler, bu dünya ile irtibatımız kopacak, Tatarlar hakimiyeti garantiledi. Söyle anasını satayım.”
            -“Babamın anlattığına göre, onlar buraya bir kere girmişler. Çok eskiden ama dedem sırrı açıkladıktan sonra. Onlarda girdiklerinde lahitleri boş görünce hortlakları yok zannetmişler!”
            -“Merak etme, yeni hortlak adayları olarak bizde onları aratmayacağız birazdan!”
            -“Hatırladım beyim! Hortlaklar var ama lahitte yatmıyorlar. Tavana bakın!”
            -“Tavana mı?”
            Gulamlardan birisi tavana başını hızla çevirdiğinde gördüğü manzara karşısında korkudan küçük dilini yutabilirdi. Okkalı bir küfür etmesiyle diğerleri de kafalarını yukarı kaldırdılar. Ağızlarından Türk, Tatar ve Moğol ağızlarında küfürler döküldü. Karanlığa alışmış gözleri, tavana asılmış yarasa sürülerinin aralarında, baş aşağı asılmış Haçlı şövalyelerinin giydiği armalı siyah, sarı desenli kıyafetlere bürünmüş on iki insan gördüler. Cehennem ateşlerinin korlarını andıran kızıl gözleri, keskinliği şüphe götürmez sivri dişleri ve siyah tırnaklı uzun parmaklarıyla korkunç ifritleri andırıyorlardı. Tavanda asılı duran korkunç hortlaklar yürekleri korkudan donduran insan dışı tıslamalarıyla askerlerin üzerine uçtuklarında ortalık birbirine girdi. Askerlerden kimisi okla kimisi meşaleyle kimisi kılıçlarını topuzlarını savurarak direnmeye çalışıyorlardı. Ama ne Haçlıları püskürtmüş gulamlar, ne de dünyayı titreten Moğol ve Tatar savaşçıları bu hortlakların pençelerine kapılarak tavana çekilip boğazlarının dişlenip kanlarının çekilmesine engel olamıyorlardı.
            Hortlaklardan birisi lahdin üzerinde elinde Ekskalibur’la dikilmekte olan Borcu Timur’un tam önüne atladı. Askerlerinden daha fazla deneyime ve yaşa sahip olmasının yanında, önüne çıkana çatabilecek dengesizlikte biri olan Borcu Timur boşta kalan eliyle hortlağın yakasına yapışarak burnun ortasına doğru hızlı ve sert bir şekilde kafa attı. Hortlağın bu sert darbeye rağmen kendisine halen tıslamakta olduğunu görünce elindeki Ekskalibur’u hızla hortlağa doğru savurarak bir hamlede kafasını kesti. Hortlağın kafasıyla bedeni farklı yönlere doğru düşerken, Borcu Timur bir sıçrayışta lahitten atlayarak askerlerin arasından sıyrıldı ve geçice doğru koşmaya başladı.
            Malik Aba askerlere dönerek: “Kafalarını kesin kafalarını!” diye bağırdı. Celaleddin, Malik Aba’yı kolundan sürükleyerek: “Hortlağa denk getirebildilerde kafalarını kesmeleri kaldı! Kılıcı ondan alalım!” dedi.  İkisi askerlerin arasından sıyrılarak Borcu Timur’un ardından geçide girerken Behram’la Ehirmen, onların ardından koşmaya başladılar. Son anda Malik Aba geçitten geri gelerek kralın iskeletinin parmaklarındaki yüzükleri, boynundaki madalyonu ve başındaki altından miğferi alarak aldıklarını üzerine takıp miğferi başına geçirdikten sonra, yeniden koşarak geçide daldı. Abramınoğlu Mois’de o hengamede çöktüğü yerden kalkarak onların arkasından geçide girdi. Hortlaklardan birisi yanındaki iki hortlağa dönüp Cermence bir şeyler söyledikten sonra geçide doğru uçarak kaçanların ardına takıldılar.
            Borcu Timur keskin nişancı gözleriyle her türlü ayrıntısını rahatlıkla görebildiği zifiri karanlık mağaradan kolaylıkla çıkarak atlara doğru koştu. Fakat o sırada arkasından çıkan bir hortlak atların yerdeki kazıklarından kurtularak kaçmalarına neden oldu. Elinde Ekskalibur’la hortlağa dönen Borcu Timur tepesinde dikilmekte olan heyulaya bakarken mağaradan çıkan Ehirmen’in elindeki koca hançeri hortlağın boynuna fırlatmasıyla hançerin yaratığın boynuna saplanması bir oldu. Bir sıçrayışta hortlağı ayaklarından yakalayarak yanına çeken Ehirmen hançeriyle dev gibi ellerinin arasında debelenen hortlağın kafasını kesti.
            Borcu Timur etrafına bakınarak bir at ararken az ileride, büyükçe bir uçurumun kenarında duran siyah demirden at arabasını gördü. Hızla arabaya doğru koşarak sürücü koltuğuna atlayacaktı. Kendi atlarını tutan iki Moğol askerinin kendisine doğru koştuğunu gördüğünde onlara geride duran Ehirmen’e saldırmalarını söyledi. Moğol askerleri Ehirmen’e doğru hücuma geçtiği sırada Malik Aba, Celaleddin, Behram ve Mois’in mağaradan iki hortlakla birlikte fırladıklarını gördü. Celaleddin atları göremeyince o hengame içinde: “Arabanın orada!” diye bağırdı.
            Belki hayatında ilk kez panikleyen Borcu Timur, yanlış bir zamanda heyecana kapıldığını anlayamadan o hislerle arabanın kapısını  açarak içine atladı. Celaleddin ve Malik Aba’nın da içine atlamasıyla bir yanı havaya kalkan araba, Behram’la Mois’in atlamasıyla iyice havaya kalktı. Durumun vehametini anlayan ama hızını kesemediği için duramayan koca cüsseli Ehirmen’in arabaya çarpmasıyla araba uçuruma doğru devrildi. Behram ve Mois’in düşmemek için kemerine yapışması da Ehirmen’i arabadakilerle birlikte uçuruma çekti.  Koca araba, uçurumun ayaklarında bulunan köyün yakınlarına doğru düşmeye başladı. İçindekilerin son dualarını etmeye vakti bile olmadı.
            Selçuklu’nun ve Moğolların geleceklerinin bağlı olduğu bu insanların düşünebildikleri yegane şey, korkudan ziyade ne olduğunu anlayamamanın verdiği bir hiçlik duygusuydu. Ne olduğunu anlayamadan düşmeye başlamışlardı. Siyah demirden araba, atlar ve içindekilerle, üzerindekilerle birlikte sertçe toprağa çarptığında  etrafa büyük bir gürültü yayıldı. İçindekiler ruhlarını Azrail’e çoktan teslim ettiği halde köydeki insanlar bu gürültüye rağmen camdan dışarı bakmaktansa, korkularından dolayı battaniyeleri kafalarına çekip duymamayı, görmemeyi tercih ettiler. Meraklarının üzerini korku toprağıyla örterlerken güneşin doğmasını beklemeye koyuldular. Geceyi dağ tepelerinde yankılanan hortlakların sesleri ve kovaladıkları askerlerin çığlıkları sarıyordu ama bunlar bile meraklarını yenmiş korkularına galip gelemedi. Zaten gecenin bitmesine şunun şurasında ne kalmıştı ki? Sabahın getireceklerini bilmekten uzak bir halde kendilerini çoktan uykunun kollarına bırakmışlardı.
4.Karanlık İşler Bunlar

            Günün yeni yeni ağardığı, hala gece ayazının soğukluğunu taşımasına rağmen güneşin doğmasıyla yeniden yanıp kavrulacak havada kuşların salındığı bir sabah vaktinde, Susığırlık köyüne doğru üç atlı yaklaşmaktaydı. Diyarı Uç Türkmenleri gibi kenarı kürklü keçe börkler giymiş, üstlerinde kırmızılı beyazlı esvaplar olan, sırtlarında okları ve yayları, bellerinde kılıçları, serdengeçti tipleriyle Kayı boyunun beyi Ertuğrul ile iki yoldaşı, gözcülerinin haber verdikleri bir gariplik üzerine obadan ayrılarak bu yana gelmişlerdi. Kader onları daha batıya, uçlara taşımadan önce bu tür bir alametin belirmesini neye yoracaklarını bilememişlerdi.
             Atlılar sanki bir devin eğip büktüğü siyah demirden bir at arabasının yanına gelmişlerdi. Arabanın içinde ve yanında bazı cesetle duruyordu. Atlılardan birisi, Ertuğrul Bey’e dönerek ganimet olarak arabadan bir şeyler alıp almayacaklarını sordu. Ertuğrul Gazi atının burnunu yoldaşlarına çevirerek gür bir sesle: “Ölü soymak bize yakışmaz! Vuruşsak ganimet olurdu!” dedi. O sırada gözüne az ilerde toprağa saplı duran eski tip kemik saplı, ama ışığın altında gümüşçesine parlayan bir kılıç çarptı. Atını kılıcın yanına sürerek kılıcı eline aldı. Yoldaşlarına gösterip: “Çelik ve kılıç ta ceddimizden bize işarettir, kuttur. Bu kılıç burada saplıysa bu bize bir kısmettir, bir işarettir. Bu bize armağan sayılır.” dedikten sonra atını oba yönüne çevirerek oraya doğru hızla sürdü. Yoldaşları da ardından sürdüler atları.
            Onların gitmelerinden bir süre sonra evlerinden çıkan köylüler hatta nöbet sırası gelmiş ayrancılar, evlerinden birer birer çıkarak kaza alanına geldiler. Eğri büğrü olmuş arabaya, parçaları görünen cesetlere ve atların leşlerine fazla yaklaşamadan durup bakmaya başladılar. Hepsinin aklında kafasında bir sürü soru işareti vardı. O sıralarda iki atlının kalabalığa yaklaştığı göründü. Konya şehrinin gulamlarından Uzun Çavuş ile onun yanındaki sohbet ihvanı askerini, uzaktan parlak zincir zırhlarını ve tolgalarını gören askerler tanıdılar.
            Gulamlar köye gelir gelmez atlarından inerek kalabalığa yaklaştılar. Uzun Çavuş’la askerin karşısına diğerlerine göre giyimi daha düzgün birisi çıktı. Köyün sipahisi olduğunu söyleyerek bu sene mahsül olmadığını, bu yüzden emrindeki tımarlı sipahileri kendilerine gönderemediklerinden yakındı. Uzun Çavuş:
            -“Ağa hepiniz sözleştinizde asker göndermediniz onu biliyoruz. Bu kalabalık niye toplandı?”
            -“Kusura bakma asker ağa birden öyle gelince…”
            -“Sana mı geliyoruz? Moğollar Konya’ya yaklaştı, kuşatma eli kulağında diye Sultan’a haberci saldık bizde ne olur ne olmaz diye peşinden giderdik. Ne oldu burada?”
            -“Gulam ağa  dün gece buraya sizinkilerden gelenler oldu siyah bir at arabasıyla.”
            -“Bizimkiler kim?”
            -“Gulamlar. Başlarında subaşılar felan vardı herhalde. Sabaha arabayı ve ölenleri bu halde bulduk. Uçurumdan düştüler herhalde.”dedi.
            Uzun Çavuş ve asker, kalabalığı yararak arabanın olduğu alana yaklaştılar. Cesetlere baktıktan sonra Uzun Çavuş şaşkınlıkla askere:
            -“Bunlar bizimkiler! Biri Behram, İranlı beridçi. Ötekisi Ehirmen. Arabadakiler kim öyleyse?”
            Uzun Çavuş arabaya çıkıp içine baktığında şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı. Askere dönerek bağırdı: “Dün gece bana sır ne diye soruyordun. Ortaya çıktı şimdi. Gel de bak.” Asker ve köyün sipahisi de arabaya çıkarak içindekilere baktılar. Uzun Çavuş hepsini teker teker göstererek:
            -“Münhi Celaleddin. İstihbaratın başı. Bu dün gece aldıkları Yahudi bezirgan. Bu da bizim subaşı Malik Aba. Haçlı kolye takmış, haçlı miğfer takmış demek ki gizli din değiştirenmiş. Şu adamı ilk kez gördüm ama üstündeki mavi esvap ve nişanları bunun Tatar bölük beylerinden biri olduğunu gösterir.” dedi. Sipahi:”Eee sır ne?” diye sordu.

            Uzun Çavuş kah askere, kah sipahiye kah köylülere dönerek bağıra bağıra anlatmaya başladı:
            -“Bunlar Sultan’a ihtilal tertip etmek isterlerdi. Harekat-ı Eskalibor dediler. Esatiri* bir Frenk kılıcı olan Eskalibor’un adı. Dün gece yahudinin karısından öğrendim. İstihbaratın başı, Konya subaşısı gecenin bir vakti Tatar komutanlarından biriyle irtibata geçtiler. Yanlarına pazarlık edebilmeleri için parası bol bir bezirganı aldılar. Subaşı muhtemelen gizli bir Ermeni, bey felan herhalde haçlı altın miğfer felan. Çıktılar dağda buluştular ama Allah’ın gazabına uğrayıp uçurumdan yuvarlandılar. Ama bunlar bir hiç. Bunların arkasındakiler var.”
            Uzun Çavuş ve asker arabadan inerek köylülere doğru yürüdüler:
            -“Bunlar kendi başlarına yapamazlar. Bunları bir kısım bey ve sipahi desteklemiştir. Artık sizin hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.”
            -“Ne demek istersin gulam ağa?”
            -“Sizin köy bugüne kadar ayranıyla meşhurdu ya, bundan sonra bu kazayla meşhur olacak. Susığırlık Vakası yada Harekat-ı Eskalibor. Sultan Moğol kafiriyle birlikte sizinde kellenizi alacak! Beylerin ve sipahilerin!”
            Uzun Çavuş ve asker köyden çıkarken sipahi onlara yalvarmakla meşguldü.
            Hepinizce malumdur ki, tarih gerçekleri anlatır efsanelere yalan gözüyle bakar, Ekskalibur’da böyle oldu. Bir kılıç bir imparatorluğun hayatını değiştirdi. Kendi yorumuna inanıp Eskalibor Harekatı diye, bir kılıçtan ihtilal örgütü bulan Uzun Çavuş yeni subaşı atanırken, zaten beyleri kendi emrine almak için onları tepelemeye fırsat arayan Sultan Gıyaseddin’in de eline bir tutamak geçmişti. Olmayan bir ihtilal örgütü yüzünden Selçuklu bürokrasisi ve eyalet yönetimi, Moğol’a birleşecekleri yerde birbirlerine düştüler. Bir devletin kaderi böyle sonuçlanırken, yenisinin kaderi belki de kim bilir babasından kendisine kalan bu basit kılıçla halkının kaderini değiştirecek olan henüz doğmamış oğlu Osman Bey’in ellerinde yeniden şekillendirilecekti kim bilir?
           

SON

Mehmet Berk Yaltırık
5 Ekim 2010 – Edirne


* Payitaht: Başkent.
* Münhi ve Berid: Klasik dönem Türk İslam devletlerinde istihbarat ve haberleşme görevlilerine verilen isim.
* Gulâm: Selçuklu devlet teşkilatında sultanın, meliklerin ve vilayet beylerinin emrinde bulunan kapıkulu askerleri.
* Bezirgan: Uzun mesafeli ticaretle uğraşan tüccar.
* Tatar: 13.yüzyıl İslam kaynaklarında ve  dönemin İslam coğrafyasında, Moğollara içindeki Türk, Tatar ve Moğol kabilelerinin farkları gözetilmeksizin Tatar denilmiştir. Moğol İstilası yerine Tatar İstilası tabiri kullanılır.
* Betig: Ferman.
* Subaşı: Bölgenin askeri amiri.
* Rum Selçuklu Devleti: Anadolu Selçuklu Devleti’nin dönemin belgelerindeki resmi adı.
* İsfahan: İran’da bulunan o dönemde ünü dünyayı tutmuş sayılı şehirlerden birisi.
* Deylem: İran’ın kuzeyinde, Hazar denizinin güneyinde, Tabaristan ile Gilan bölgesinin arasında bulunan dağlık bölge.
* Kol gezmek: Devriyeye çıkmak.
* Uğru: Hırsız.
* Beridhane: Ne Selçuklularda nede diğer Müslüman devletlerinde beridler varsa da beridhane diye bir yapı yoktur, eserdeki beridhane sadece bir mekan isimlendirmesidir.
* Sai: Selçuklu ve İlk İslam Türk Devletleri istihbarat teşkilatında, Divan-ı Berid’e bağlı Sahib-i Haberlere, yani bölgelerde görevli saha istihbaratçılarına bağlı, derviş kılığında haber, rapor taşıyan, gözlem ve takip yapan piyade unsurları.
* Sahib-i Berid: Divan-ı Berid’in reisi, tüm beridlerin ve haberleşme görevlilerinin amiri.
* Ribat: İslam devletleri teşkilatlanmasında sınırlara kurulan gözlem karakolları. Gazilerin sürekli kaldığı bu yerler, Selçuklu istihbarat teşkilatında habercilerin ve casusların yolculuk ettikleri konak sisteminin bir parçasıydı.
* Bar Mitzvah: Yahudi erkek çocuklarının 13 yaşına geldiklerinde, dinsel yükümlülüklerini taşımaya başlamalarına dair yapılan dinsel törenden sonra aldıkları sıfat.
* Efrasiyab: Türk mitolojisinde adı geçen, Farsların Efrasiyab, Türklerin Alp Er Tunga, Yunanlıların Madyas dediği efsanevi hükümdar.
* Rum Padişahlığı: Roma İmparatorluğu kastedilmektedir.
* Cezire: Ada.
* Anda: Eski Türklerde, iki kişinin birbirlerine hediye sunarak kanlarını akıtıp kan kardeşi etmelerinden sonra yeminli kan kardeşi olma töreni. Birisi birine andam yahut andası diyorsa kan kardeşi demektir.
* Horasan Açmazı: O yüzyılda ve o coğrafyada Meksika Açmazı anlamsız geleceğinden ve saçma kaçacağından onun yerine o devirde hareketli bir sınır şehri olan Horasan’a gönderme olması açısından bu ismi seçtim. (Y.N)
* Esatiri: Mitik.


Dedem Tavan Arasını Niye Kapattı?

(İlk Yayınlanış:  Dedem Tavan Arasını Niye Kapattı, Kayıp Rıhtım, Eylül – 2010, Tavan Arası,       
Belki anlatacaklarım size bir hayli garip gelebilir. Sadece içerisinde olağanüstü hadiseler nedeniyle değil, içinde yaşamakta olduğumuz rutin hayat akışında, benim günümüz Türkiye'sinde, sahtekar akraba eliyle 90'lardaki Show Tv'de yayınlanan tavan arasılı ağaç evli çocuk maceraları gibi bir olaya karışmam bile başlı başına bir garipliktir.
Ağustos ortasında olmamıza rağmen serin bir gündüz vaktiydi. Şehrin merkezine yakın, eski ahşap evlerin yükseldiği ninemlerin mahallesinde, ninemlerin büyük dede yadigarı, iki katlı ahşap evinde, oturma odasında uzanmış tavandaki ahşap kabartmaları seyrediyordum. Sıcaklığın verdiği rehavet hissi yoktu ama çoğu arkadaşımın çoktan tatil amacıyla kuzen kafileleriyle yazlıklarına göç etmesi nedeniyle, bir kaç haftadır sıkılmaktan başka yaptığım bir şey yoktu. Zaten normalde öğrencilerle ayakta duran şehir yaz mevsimi ve yaz okulu eksikliğiyle hayalet şehre dönmüş. Bu eski mahalle hariç çoğu yerde hayat durmuştu. Lise ikiye geçmenin dayanılmaz hafifliği altında, ninemin rahatsızlığı üzerine ailemle beraber sıksık geldiğimiz bu yere bu sefer uzun bir süre kalma amacıyla gelmiştik. Babaannem'in ahşap merdivenlerden tökezlenmesi ve sol kaval kemiğinin çatlaması üzerine günlerini yatakta geçirmesiyle, babamın "Tatile gidiyoruz işte!" başlıklı can sıkıcı esprisinin eşliğinde bizi çocukluğumda sık sık geldiğim bu mahalleye taşımıştı.
Dedemi çok küçükken kaybetmemden ötürü ona dair hatırladığım pek bir şey yoktu, buradaki tek bağım olan babaannem ise artık artan yaşın verdiği huysuzluk nedeniyle bizi evinden uzak tutmuştu. Şimdi ise onun rahatsızlığı aileyi yeniden bir araya topluyor gibiydi. Çünkü bizim eve gelişimizin ertesi günü, şehrin bir kaç kilometre uzağında bulunan köyümüzden amcamda gelmişti. Aile dışından birine samimi bir aile ortamının yeniden kurulması olarak görülebilir ama amcam, köyler arasında ve bölge de nam yapmış, "köyün çakalı" nevinden bir insan olduğundan, tarihi eser kaçakçılığından bir nice sahtekarlıkla dolu maceralara ve haylazlığa bulaşmış birisi olduğundan durumun başka olduğunu hepimiz biliyorduk. İki gündür bizimle normal bir şekilde hiç bir şey sezdirmeden konuşurken, babamı sık sık bir şeylere ikna etmeye çalışıyor gibiydi. Babamı ikna etmek için sanki bizim de merak duygumuzu körüklemek istercesine bizim de duyabileceğimiz şekilde konuşuyordu. Annemlere göre evi sattırmaya uğraşıyordu, babamın ağzını bıçak açmıyordu.
O gün uzandığım koltukta tavanı seyrederken bahçeden babamla amcamın konuşmaları geliyordu. Babaannem'de aşağıdaydı onunda sesi geliyordu. Sırf yapabilecek bir şey olmadığından merakımın ardına düşüp bahçeye indiğimde babamın amcama dönerek: "Abi evde hazine felan yok nereden uyduruyorsun?" dediğini duydum. İster istemez hazine geyiği dikkatimi çekti ama kaz gelecek yerden tavuk esirgemeyecek amcamın böylesine hararetle günlerdir konuşuyor olması da heyecanlandırdı. Hemen yanlarına oturup amcama gerçekten hazine olup olmadığımı sorduğumda amcam kendi varlığına inanırmışçasına bana dönerek: "Var yeğenim var. Ben yıllardır bu babanla babanneni ikna edemedim ki? Babam buldu, tavan arasına sakladı, tavan arasının da girişini ördü." dedi. Babam da amcamı omzundan tutup kendine çevirerek azarlar gibi: "Ulan bu evin tavan arası mı var? Ömrümüzün yarısı burada geçti gördün mü?" diye sordu. Amcam: "Sen bebektin o gün. Ben de beşinde ya var ya yoktum. Ama hatırlıyorum babamın oranın girişini tuğlayla ördüğünü. Kesin hazine var orada, annem görmemişti ama gömdüler oraya bir şeyler." dedi.
Babaannem bastonunu amcama doğru vuracakmış gibi kaldırarak: "Hadi oradan! Kesin başka bir madrabazlık var bunun kafasında. Babası gibi tepesi cinli bu da. Rahmetli de hazine bulacağım diye çıktıydı, sonra amcanızla gelip tepemize duvar ördü oğlu duvarı tepemize yıkacak!" diye çıkıştı. Babam da bende tavan arası ve duvar örme kelimelerini duyunca dikkat kesildik. Nedenini sorduğumuzda hiç bir şey bilmediğini ama tavan arasının yıllardır bu şekilde kapalı durduğunu söyledi.
Yine de amcamın haklı olduğuna dair bir kesinlik sağlamıyordu. Madem hazine vardı, duvar örme olayı gerçekti neden şimdi çıkıp gelmişti? Amcam babama buraya gelme nedenini bize daha detaylı söyledi: "Amcam hala sağ ama aklı bazen gidip geliyor. Bir gece oturup muhabbet ediyorduk kahvede. Amcamda var. Cin peri olayları felan anlatıyor, karabasan geyiği çeviriyorlar. Amcam o sırada kendisi bir hikaye anlatmaya başlattı ki ben de oradakiler de ilk defa dinliyorduk. Annemin oturduğu bu evi ta Osmanlı zamanında dedelerden birisi almış. Bu evin sahibi bir Ermeni'ymiş. Savaş zamanı koyup gitmiş. Büyük dedem de az biraz parayla satın almış. Adam dedeme evi satarken kendisini uyarmış. Bu Ermeni'nin dedesi güya büyüyle sihirle felan uğraşırmış. Tavan arasından uzak durmasını felan söylemiş. Dedemde kilitli tutmuş hep. Bunlar bir ara epey paraya sıkışmış. Köydeki evi satamazlar, bu evi satamazlar mühim olmasa da bir miktar para gerekmiş. Babamın aklına tavan arası gelmiş. Amcama demiş, bizim dedeyi o Ermeni kandırdı, savaş zamanı yanında nasıl taşısın altınlarını saklamıştır kesin. Olmadı antika felan buluruz satarız da elimize para geçer demiş. Amcamla tavan arasına girmişler. Dahası amcam evdeymiş ama yukarıya çıkmamış. Ne olmuş ne bitmiş yukarıdan bir sesler gürültüler gelmiş. Babam aşağı inmiş, gece gece kapıyı örmüş amcamla. Yukarıda bir şeyler görmüş herhalde. Ama gerçekten bir avuç altın varmış yanında. Ben uydurma felan sandım ama o duvar örme olayını hatırlıyordum. Gece tuvalete kalkmışım herhalde, ufaktım ama ellerinde malayla üst katta kapıyı ördüklerini. Bende duyar duymaz buraya geldim. Parayı bulduk abi, büyük miktar olunca babam kapattırmış orayı belli ki."
Amcam böyle anlatınca biz de ikna olmuştuk. Babaannem'in "Evimi başıma yıkacaksınız tepesi cinlinin oğulları!" diye yakınmasına bağırmasına rağmen bodrumdan kaptık balyozla kazmayı çıktık yukarıya. Yukarıya çıkmadan aklıma geldi, amcama gece yatarken tavandan sanki halı sürüklenmesini andıran ve ağır adımlarla bir hayvanın yürüme sesini andıran sesler duyduğumu söyledim. Amcam o seslerin hep olduğunu ve çatıdan geldiğini söyledikten sonra: “Ben defineciliğe başladığımda bizden ustalar gömülü hazineleri cinlerin sahiplendiğini söylerler. Hazine bulamadığımızın nedeni budur derlerdi çoklukla, hazinelerin yerini değiştirmiş. Bu hazine toprak altında olmadığından başının cinli olacağını sanmam. Bazıları da hazinelerin başı ejderlerle bağlıdır derler. Hatta ihtiyar bir define avcısı vardı İstanbulluymuş. Adamlar gençlikte Bizanslıların kuşatmada sakladığı definenin peşine düşmüşler. İstanbul’un yeraltı tünellerine girmişler günlerce gezmişler. Tünellerden birinde ejderha görmüşler, adamcağız yemin billah etmişti ondan sonra kaçmışlar gitmişler. Bunca yıllık defineciyim ama ne ejdere ne cine denk gelmişliğim yoktur. Altınları korumak için uydurmuşlardır. Babamda belki bu hikayelerden korkmuştur.” dedi.
Babam, amcam önde ben arkada çıktık yukarıya. Ahşap merdivenlerin kenarındaki trabzanların bittiği yerdeki duvarın önüne geldik. Amcamla babam ellerine tükürüp, kazma ile balyozun saplarına yapışıp düşman görmüş gibi, giriştiler duvara. Yarım saat geçti geçmedi duvar yıkıldığında ardında yukarıya uzanan ahşap merdivenleri gördük. Deliği geçit boyunda genişlettikten sonra altımızda gıcırdayan ahşap merdivenlerin iniltisi eşliğinde tavan arasının kapısının önüne geldik. Kapı kilitli demeye kalmadan amcam bir omuz vuruşta eskimiş kapının kilidini kırdı. Kendimi bir anlığına İndiana Jones filmlerinin içinde bulmuş gibiydim.
Tavan arası tozlu ve kirli camlardan süzülen ışığın altında ayan beyan gözlerimizin önündeydi. Tahta sütunlara sarılı örümcek ağları, tozlu zemin ve ışıkta süzülen tozlarla burası tam bir tavan arasıydı. Ama oldukça garip bir görüntüsü vardı. Normal de tavan arası, evlerin hatıra odası gibidir, eşyalarla, resimlerle dolu olurdu. Burası ise az ilerideki bir başka odaya açılan büyük ve geniş, çift kanatlı, işlemeli bir kapı dışında eşya namına hiçbir şey yoktu. Büyük dedem zamanından beri kilitli tutulduğu için işlemeli büyük kapı dışında bir köşede, bakırdan yapılmış bir küvet vardı. İçi pis toprak doluydu ama çamurlu görünüyordu. Üzerinde çatıdan sarkan bir boru vardı. Amcam camlardan birini açıp çatıya uzandıktan sonra bize dönerek bu boruların dışarıdaki yağmur borularına bağlandığını buradaki tüm suyun bu küvete aktığını söyledi. Oldukça garipti. Evin eski sahibi belli ki kimya ile simya ile uğraşan bir gizli bilimler meraklısıydı. Bu küvette onun çalışmalarından arta kalan belki de son eşyaydı. Ama madem bu mekanizmanın amacı suyu toplamaksa, yıllardır burada biriken su neden çatıdan taşmamıştı? Buharlaşma ihtimali olsa bile en azından ufak çapta bir su baskını yaşayabilirdik.
Tek gariplik bu değildi. Zemin de sanki sivri uçlu, büyükçe bir çatalın uçlarının sürtülmesiyle çizilmiş gibiydi. Kedi tırmığına benziyordu ama bu denli büyük bir pençe kedi de değil ancak bir Sibirya kaplanında bulunabilirdi.
Amcam pencereden çıkıp çift kanatlı kapıya yönelip kapının tokmaklarını yokladı. Bize dönüp kilitli olmadığını söyledikten sonra kapının her iki kanadını birden ardına kadar açtı. İçeride gördüğümüz şey adım gibi eminim ki dünya üzerinde görüp görebileceğim yegane garip şeydi. Tepeleme bir hazine yığını vardı. Üç dört tane, varil büyüklüğünde, ağzından altınların taştığı bir yığında. Bazı yerlerde elmaslar, zümrütler, yakutlar, inciler, safirler parlıyor, gümüş şamdanlar, altından taçlar, kolyeler, yüzükler, altın ve gümüş süslemeli, mücevheratla murahassa kılıçlar ve silahlar vardı. Masallarda duyup filmlerde gördüğüm hazinelerin bir benzeri ve gerçeğiyle aramızda birkaç santim mesafe vardı ve altının parıltısı arkamızdaki gün ışığından gelen yansımalarla parlıyordu.
Ama yine de bu hazine asıl gördüğümüz, yukarıda bahsettiğim o garip şey değildi. Asıl gariplik, hazinenin üzerine kıvrılmış, beş metre uzunluğunda bir ejderhaydı. Yemyeşil pullu derisi, kuyruktan itibaren büyük gaz borularını andıran geniş gövdesi, aslan pençesi şeklinde ayakları, siyah püsküllü kuyruğu ve bir timsahı andıran başının üzerinde, uzun siyah kılları, uzun siyah bıyıkları, bir çift uzun keçi boynuzu şeklindeki boynuzları, uzun sivri dişleri ve en önemlisi kıpkrımızı korkunç gözleriyle bize bakmaktaydı. Karşımızda belki de yeryüzünde sağ kalabilmiş son ejder bize bakıyordu. Babam amcama dönmeden usulca sordu: “Abi hani hazinelerin başının ejderlerle bağlı olduğu yalandı, hani sen hiç denk gelmemiştin?” Amcam aynı ses tonuyla: “Beni bilirsin mesleğimde pek iyi biri olduğum söylenemez. Bu zamana kadar gömü buldum ama heykel falandı hazine bulamadım. Hayatımın ilk hazinesini buldum onun da başı ejderle bağlı çıktı ben ne yapayım?”
Ejderha daha fazla konuşmamıza fırsat bırakmadan üzerimize doğru gelmeye başladı. Ağzından yürekleri titrecek denli korkunç bir homurdanma, sallana sallana ardımızdan geliyordu. Hemen oradan  çıkıp can havliyle kapıları örttük. Ejderhadan ardımızdan yüklendi. O hengamede babam kendi kendine söylendi: “Vay be! Yıllarca evimizin üzerinde bir hazine ve ejderhayla birlikte yaşamışızda haberimizi yokmuş. Demek gece gelen sesler ona aitmiş.” dedi. Amcam ise kapıya daha fazla yüklenerek: “Kardeşim şimdi masala dalmanın sırası değil! Hazine elimizin altındayken şu ejderhadan kurtulmanın bir yolunu bulmak lazım.” dedi. Sonra bana dönerek mutfaktaki dolapta duran kıymayı istedi. Babam koca ejderin üç tane insan dururken yarım kiloluk kıymaya talim etmeyeceğini söyleyerek beni durdurdu. Ben yine de aşağıya koşarak kapıya çakmak için tahta parçası ve çivi aramaya başladım. Tavan arası merdivenlerinden indiğim sırada içeriden büyük bir gürültü geldi.
Babam ve amcam çığlık çığlığa koşarak bana doğru geliyorlardı. Üçümüzde çığlık çığlığa merdivenlerden aşağıya koşmaya başladık. Bahçeye ve dışarıya açılan sokak kapısına geldiğimizde, kapıyı dıştan örttük. Ejderha gürleyerek kapıyı tırmalıyor ve sarsıyordu, ama kapı dışa değil içe açıldığından açamıyordu. Babaannem oturduğu yerden bize: “Eve kızgın boğa mı soktunuz hayırsızlar?” diye bağırdı. Ona hazineyi bulduğumuzu ama bir ejderha tarafından kovalandığımızı nasıl anlatabilirdik ki? Ejderha ortalığı yıkıyor, koca evi neredeyse temellerinden sarsıyordu. Bütün mahalle camlara, balkonlara çıkmış gürültünün kaynağını anlamaya çalışıyordu.
Bir kere gariplikler ve acayiplikler aleminin kapısını aralamıştık. Ardı da gelmişti.
Güneşli havaya rağmen evin etrafındaki kaldırıma ve yola kadar, ortalığın karardığını gördük. Ama garip bir karanlıktı. Tüm mahalle donmuş kalmıştı. Hareket etmiyorlardı. Evin önüne büyükçe bir at arabasının geldiğini gördük. Eski zamanlardan kalma, demir parmaklıklı, zincirli bir arabaydı. Önünde atlar olmadığı halde kendi kendine gelip evin önünde durmuştu. Sürücü koltuğunda iki adam oturuyordu. Ejderha sıfatında, esmer, nursuz yüzlü, masallardaki ifritler gibi saçlarını tepeden örmüş, kızıl gözlü iki adamdı. Ortalarında da ince uzun boylu, siyah tüyleri olan bir adam duruyordu. Adamlar araba durunca, arabadan inerek bahçeye girdiler. Ortadaki tüylü adam bize Arapça yazılı, eski ferman benzeri bir kağıt göstererek Cinler Padişahı tarafından gönderildiklerini, burada kendilerine ait bir hayvanın biraz önce salıverildiğini, ona ve hazinelerine el koymaya geldiğini söyledi.
Her türlü garipliği kabullenmiş bir halde kapının önünden çekildik. İfritler ellerinde zincirlerle evin içine girip koca ejderi kıskıvrak bağlayıp parmaklıklı arabanın içine bağladılar. Sonrada yukarıdaki hazineyi çuvallara doldurup taşımaya başladılar. Amcam her zaman ki madrabaz pozunu takınarak, kendi malını savunurcasına tüylü adamın önüne dikilerek bu hazinenin kendi evlerine ait olduğunu söylediğinde, tüylü adam yanında çapraz duran çantadan büyükçe bir kitap çıkartarak bir sayfayı açtı ve ince uzun parmaklarıyla amcama göstererek: “Bu binlerce yıllık sözleşmeye göre sahibi ölen, öldürülen hazineler, toprağın altında da üstünde de olsa sahipsiz kaldığı sürece, bizden bir ejderle bağlandıysa bizim mülkümüze ait sayılır. Hazineyi veririz vermesine de güneş battıktan sonra soğan kabuğuna dönüşüyor, sonrada “sahtekar” diye laf çıkartıyorsunuz.” dedikten sonra son çuvalın yüklenmesiyle, adamlarıyla atsız at arabasına binerek geldikleri gibi gittiler. O siyah perdede onların gidişiyle ortadan kayboldu.
Ev dağıldığıyla, kapı kırıldığıyla kaldı. Üçümüzden ve babaannemden başka bunları görende olmadı. Yalnız amcam delirdi. Kendini tavan arasına kapatıp, oradaki baykuşlarla oturup kalkmaya başladı. Aile arasında anlatıldıkça şaşırılan ama inanılmayan bir hikaye olarak kaldı. Ne zaman ailecek toplansak, bu muhabbet geçse hikayenin sonunu hep babaannem şu cümlesiyle noktaladı:
“Hep diyorum bunlar deli anam deli. Dededen toruna hepsinin başı cinli. Kafalarını tavan arasıyla bozmuşlar ayol! ”

Mehmet Berk Yaltırık
1 Eylül 2010 İstanbul

Toplama Dehşet

(İlk yayınlanış: Toplama Dehşet, Gölge E-Dergi, 35.Sayı, Ağustos 2010, s.25-34.)

İnsanlar bazen açıklanamayan şeyler yaşarlar, bilirsiniz işte tuhaf şeyler. Hani böyle geyik muhabbeti sırasında, içinizden birisi “bana geçen karabasan geldi” diye bir cümle kurar ardından her birimiz üç harflilerden yatırlara, perili evlerden karabasanlı gecelere, cinlerin çaldığı davul zurna sesleri duyumsamasına kadar bir nice parapsikolojik deneyimlerimizi ortaya dökeriz. “Cinler var mı yok mu?” sorusunun sorulup uhrevi alemlere dek uzanan agnostisizm konulu muhabbetlere girmedikçe ortaya bir nice dehşet verici, kulaktan dolma, uydurma yada yanılsama nedenli olsa bile en inançsız birini bile en azından o gecelik dua ettirerek geceyi geçirten anı ve olay dökülür.
İşte birazdan anlatacaklarımda buna benzer bir öykü. Ama sadece “benzer”, yani içeriği ve yaşadıklarımız nedeniyle bir hayli korkutucu ve dehşetengiz. Ama ölümden dönenlere ve o tuhaf “şey”e rağmen kesinlikle cinlerle yada perilerle alakalı değil, çünkü biz paranormal varlıklarla ve metafizikle değil, bilimin kendisiyle karşı karşıya gelmiştik. Atom bombasıyla kıyas etmek abes kaçar ama bilimin en korkunç sonucuyla bizlerin karşılaştığına kalıbımı basabilirim. Diğerlerini bilemem ama ben hala o korkutucu olayın anılarını halen hatırladıkça o “şey” kapımın  önündeymişçesine tüylerim diken diken oluyor.
            Saim Sırrızade Lisesi’nin 2005 mezunları – en azından ben – birebir gördük. Çılgınca arzuları uğruna, bir insanın en korkunç ve en akıl almaz yollara sapabileceğini, hayallere bile sığmayan düşünceleri gerçekliğe taşıyabilecek denli delirebileceğini yaşadık. Bilim karşıtı değilim ama kontrolden çıkmış bir insanın atom bombasından bile korkunç şeyler yapabileceğine tanık olduğum için bu tür konulara daha temkinli yaklaşılmasını gerektiğini düşünüyorsam nedeni yaşadıklarımdır.
            Her şey 2002 yılının Mart’ında arkadaş grubumuzun arasında geçen bir konuşmayla başlamıştı. Konuştuklarımız öyle uzun boylu şeyler değildi, hepimizin o dönemlerde, yaşlarımızın 14-15 olduğu o en ergen zamanlarda yaşadığı şeylerdendi. O dönemde ve o kafada bizim karı kız muhabbeti olarak adlandırdığımız, bilinmeyen bir aleme ait fikirlerini tartışan filozoflar karşısında hararetli bir şekilde tuhaf ve saçma teorileri ortaya sürüp kafa salladığımız bir ortamdı. Sekizinci sınıf mezuniyetine az kalmıştı, lise heyecanı eşliğinde kızları düşünüyorduk tamamen normal bir ortamdı.
            O ortamda anormal olan tek kişi Muzaffer Frenkkaya isimli arkadaşımızdı. Anormal olan sadece soyadı değildi. Belki şimdi ismi yabancı gelecek ama bir dönem televizyonlara ve gazetelere çok kez çıkmış, yurtdışında yapılan bazı zeka testlerinde kendini kanıtlamış, “Türkiye’nin Dahi Çocuğu” olarak lanse edilmişti. O dönemler 7-8 yaşlarında televizyonlarda medyanın ilgi odağı olmuş ama tıpkı o kuşağın dahi olarak lanse edilen televizyon çocukları gibi bir zaman sonra unutulmuştu. Anormal yönü sadece söz konusu normalin üzerinde işleyen zekası ve dehası değildi. Karakteri ve davranışları da anormaldi. Mesela ne ülkede ne de yurt dışında kendisini ücretsiz eğitime çağıran okulların teklifini kabul etmemiş, bizimle aynı seviyede okumaya devam etmişti. Nedeninin doğrudan olmasa da dolaylı yollardan bize, orada kendisinden daha iyi bir rakiple karşılaşmasını kaldıramamak olduğunu, burada vasatları eleyerek daha kolay bir şekilde istediği hedeflere yükselebileceğini söylemişti. Bu nedenle üniversite eğitimi teklifini bile atlamıştı. Dahi ama köylü kurnazı kafasında, aşırı kibirli bir çocuktu.
            Bizden başka takıldığı pek kimse yoktu mahallede, bizimle de pek konuştuğu söylenemezdi ama bir şekilde bizimle yakınlaşmıştı ve kısıtlı zamanını bizle geçirir, kalan zamanını kendi evlerinde, tavan arasındaki kitaplarla ve çeşitli deney malzemeleriyle dolu odasında geçirirdi. Onu tanımayanlar, onun dehasını kıskandıklarından mı veya gerçekten anlayamadıklarından mı bilinmez çocuğun ortalama zekalı çok iyi bir oyuncu olduğunu ima ederlerdi. Biz onu daha yakından tanıdığımız için bunların safsata olduğunu biliyorduk. En haset rakibinin bile kıskançlık duygularını köreltecek denli zekiydi. Kafası ve algılaması normal bir insandan daha farklıydı ki mahallede hakkında sık sık “Bunu kesin Amerikalılar öldürür” konulu komplo teorileri dönüp dolaşırdı. Onun dehasının nelere yol açabileceğini biz sonradan “yaşayarak” öğrenecektik.
Lafı uzatmadan bu olayları başlatan sohbete dönersek o an için sıradan bir konuşmaydı. Gruptakiler kendi sınıflarındaki yahut mahallelerindeki kızlardan bahsediyordu, kendi gördüklerini en güzel iddia ediyorlar, nedenlerini anlatıyorlardı. Gören bizi felsefe yapıyor zannederdi hararetli hararetli ama sıradan yurdum delikanlısı muhabbetiydi. İçimizden biri o sırada makul olmayan, ütopik ama o dönem için bir hayli mantıklı gelebilecek bir önerme atmıştı. Hepimiz o an için onun ağzından çıkanlara odaklanmıştık.
-“Aslında böyle tek tek hatun kısmıyla uğraşmak yerine, hepsinin en güzel, en iyi tarafını tek bir bedende toplasak çok şahane olur. Şimdi diyoruz ya onun gözleri şahane yok bunun muhabbeti süper yok öbürü taş gibi. Mantık olarak bakarsak bunlardan biriyle çıksak, gözümüz ötekilerine kayar, eksiklik gelir bize? Aslında bilgisayar programı olacak bir tane kafana göre özelliği topla. Hatta toplama bilgisayar gibi herkes kendi sevgilisini yapsa ne şahane olurdu lan?”
Arkadaşımızın bu komik ve hayli garip tespitine şimdi kötü bir espriymiş gibi bakıyor olabilirsiniz ama o yaşlarda hepimize makul gelmişti. E malum lise döneminin başındayız, daha lisede içtiğimiz biralar eşliğinde karşı cinse dair sadece bize mantıklı gelebilecek boş tespitlerin temellerini yeni atmaya başlamışız. Her birimiz arkadaşımızın tespitini ardından hikayenin ibretini kapmış, ana düşünceyi çözmüş dinleyiciler gibi birbirimize bakarak kafalarımızı sallamıştık.
Olayı çözmüş düşünen adam vakarıyla kafa sallama seansımız oldukça ilginç bir şekilde Muzaffer'in “Makul aslında.” demesiyle bölünmüştü. Hepimiz şaşkın gözlerle Muzaffer'e bakıyorduk. Bizim için garip bir durumdu, çünkü Muzaffer'in bu tür tartışmalara daha önce katıldığını görmemiştik. Dahası katılmayacağına emindik. Aşırı realist birisi olarak hiçbir zaman karşı cinse cazip gelemeyeceğini bilir, sonunu bileceği gereksiz bir savaş durumundan uzak kalmayı tercih ederdi. Onunla sokakta gezerken “Şu kıza bak” diye heyecanla dürttüğünüzde, soğuk bir ses tonuyla her şeyi kabul etmişliğin verdiği boş vermiş haliyle “Boş versene bana bakmaz ki” diyen, “Şu kız seni kesiyor” veya “Şu kız sana bakarak gülümsüyor” dediğinizde “Garip gördüğü için bakmıştır”, “Daha önce bu denli gülünç bir şey görmemiştir”diyebilen birisiydi. Sözlerim yanlış anlaşılmasın depresyona meyilli bir kişilik değildi yani bunları söyledikten sonra odasına kapanıp melankolik şarkılar dinlemezdi, yapmakta olduğu şeye devam ederdi. Beğenme ihtimalini göz önünde bulundursa bile onun gözünde sevgili edinmek yapılabilecek en önemli işleri ertelemekti. “Kadınların mantığı yoktur, anormal bir duygusallıkla yaşarlar. Bir çalışmanın en hararetli anında hayatının sonuçlarını değiştirebilecek hedeflerinle arana girerler, “Ya ben, ya çalışman” derler. Gözlerindeki hırsı ve çalışma aşkını, deney sonuçlarına karşı beslediğin hisleri bir başka dişiye ait şehvani hislermiş gibi kıskanarak erkeğiyle çalışmaları arasına girer.” derdi, ona göre karşı cins sorundu. Onun ki ergen depresyonundan ziyade bir kabullenmişlik haliydi. En azından bize böyle görünüyordu ve şaşkınlığımızın nedeni buydu.
Bu tür konuları dikkate almayan Muzaffer'in muhabbetin en harlı anında ortaya atlaması beklemediğimiz bir şeydi. Devamında:
-”Toplama bilgisayarı düşünsenize? İnsanı da istediğimiz parçalarla yeniden kendimize göre üretebilseydik hatta beynini biz programlayabilseydik muhteşem olmaz mıydı? Saçma sapan kadın erkek çatışmalarından uzak, üretkenliğimizi kısıtlamayacak, bizi uğraşlarımızda alıkoyamayacak, erkeğin gözündeki çalışma ve bilim aşkını kıskanmayacak bir dişi. Ama aynı zamanda görenleri “Bu kız nasıl buna bakmış” dercesine geceler boyu düşündürecek denli kahırlara ve üzüntüye boğacak kadar, kendi kadınlarından tiksindirecek denli güzel olmalı. Yorgunluktan ölmüş bir şekilde kafanda türlü çeşit düşünceyle yanına yattığında seni tüm bunlardan uzaklaştırmalı. Öyle biri olmalı ki, aşağılama ve alaylı düşüncelerle dolu bu yılların ardından bir lise balo gecesinde, tüm o kendini geceye hazırlananların gözü önünde salona girdiğinde kızları boşuna giyinip süslendiklerini düşündürmeli. Erkekler yanlarındaki kızları dansa kaldırmaktan vazgeçip kadersizliklerini düşünerek eşlerine dokunmaktan tiksinmeli. İlköğretim balosunun intikamını o gece alırcasına insanların da o geceyi unutamamalı. Her hatırlayışlarında boğazları düğümlenmeli.”
Gerçi normalde de böyle Nobel Tören konuşmasındaymış gibi, tiyatro tiradı kafasında konuşurdu ama yinede söyledikleri şey kızlarla ilgili şeyler değildi, dahası bu tarz bir arzusundan bize hiç bahsetmemişti. O an içi söylediği şeyleri kendimiz içinde düşünerek bu sefer onun söylediğine kafa söylemeye başlamıştık. İkibin yıl önce Koca Şaman'ın, Bin Yıl önce Rahip Frederik'le Ahmet Hoca'nın 100 yıl önce Muallim Naci ile Doktor Richard'ın sözlerine kafa sallayan dedelerimiz misali kafa sallama seanslarımızı sürdürerek o muhabbet faslını da öylece kapatmıştık. Dahası kapattığımızı sanmıştık.
Aradan yıllar geçti. Normal sayılabilecek bir lise dönemi geçirdik. Fırtınalıydı. Aşkları da, ayrılığı da, sevgiliyle sinemaya gitmeyi de, dostlarla sabahlara kadar içmeyi de yaşadık. Deneme sınavları, test çözmekten pekmeze dönen beynimiz, şıklara bakmaktan baygınlaştığımız gözlerle kız kesmelerimizi, dershane çıkışı kaçamakları gördük. Ölen arkadaşlarımız oldu, intihar edenler oldu ama her şeye rağmen yola kalanlarla devam ettik.  İsyanımız, neşemiz, hüznümüz, sessiz çığlıklarımız ergenlik ateşi gibi yandı geçti.
Üç koca yılı devirdik ve üç koca yıl sonunda bu sefer 2005'in Mayıs'ında yine bir dost muhabbettin de buluştuk. Bu dost muhabbetinden bahsetmemde en az ötekisi kadar önemli, yaşadıklarımızı daha iyi kavramanız açısından da gerekli. Hemen hemen aynı kadroyuz. İçimizde ikisi askeri liseye, biri fen lisesine, diğeri Anadolu'da başka süper liselere dağıldı biz lise bir de yeni bir kadro kurmuşuz. Eskilerden birkaç kişi vardı yine.
Tek eksiğimiz Muzaffer'di. Onun durumu meseleyle bağıntılı olduğu için ayrı bir ilgi çekiciydi. O muhabbetten sonra bizden kopmuştu. Küsme veya darılma söz konusu değildi, onca teklife rağmen bir sürü liseyi ve üniversiteyi reddetmişti. Bana kalırsa derdi bizdik. Bizden kastım arkadaş grubumuz değil belki o muhabbetteki uzun konuşmasında dikkatiniz çekmiştiniz, bizim sınıftaki popüler sürüsüne, kendinden farklıları ezen ergen kitleye karşı bir garezi ve kini vardı. Haklıda sayılmazdı hani sonuçta öyle bir zekaya sahip olup her gün o adamların yüzünü ve alaylarını çekmek, en doğru yaptığı şeyde bile karşılık olarak kahkaha duymak bizi bile çileden çıkarıyordu. Ama o bunları hiçe sayarak okula gelip gitmeye devam etmişti. Biz bunu o içinde beslediği kine bağlamıştık ve sırf inadından böyle yaptığını varsayıyorduk. Bir planı ve tasarısı olduğunu, üç yıldır bu plana sebat ettiğini anlayamazdık.
Tüm zamanını yine evinde geçiriyor hiç dışarı çıkmıyordu. Dersleri yine iyiydi bir düşme yoktu ama tüm zamanını evinde geçiriyor birde -dershane sanıyorduk biz hafta sonları şehir dışına doğru gidiyordu. Nereye gittiğin bilmediğimiz için, böyle bir adamın dershaneye ihtiyacı olmadığı halde nereye gittiğini açıklayamadığımızdan, soruları da geçiştirdiğinden pek sallamıyorduk bizde. Bahsettiğim muhabbet gününde de bunun konusu geçmişti. Bayağı bir “Muzaffer” ismi geçmişti aramızda.
O muhabbetten sonra evlere dağılmıştık. Biranın etkisiyle çok hafif derecede çakır keyif eve gidiyordum. Tam apartman kapısına girecekken karşımızdaki apartmanda oturan Muzaffer'in kapının önünden bana seslendiğini gördüm. O kadar adını andığım arkadaşımı karşımda görünce ona doğru yönelerek elini sıktım. Ayaküstü bir hal hatır sormadan sonra Muzaffer'e kendisinden konuştuğumuzu şehir dışında çıkıp gitmelerinden bahsettim. Gülerek teorilerimizde yanıldığını daha başka şeyle için bunu yaptığını söyledi. Normalde sormazdım cevabını söylemez diye de hani az sarhoşken muhabbettin otomatiğe bağlandığı an olur ya birde çıkar soru saçma veya akla mantığa yatkın soruverdim “O şeyler ne?” diye. Muzaffer'de bu soruma karşılık: “Zaten yakında hepiniz göreceksiniz. Ama senin yerin ayrı. Herkesten önce görmek ister misin?” diye sordu. Üzerimden şaşkınlığı atarak yılların merak hissiyle görmek istediğimi söyledim. Acayip bir gülümsemeyle kendisini takip etmemi söyledi. Hafif alkollü kafaya, gözlük camlarının psikopat Nazi subayları gibi parladığı Muzaffer'in peşine takıldım. İkimiz şehrin çıkışına kadar olan yarım saatlik bir mesafeyi yürüdükten sonra, şehrin kuzeyine denk gelen, tarlaların ve çok nadir bir şekilde orada burada görülebilecek kır kulübelerinin arasından geçerek, asfalt yolu aydınlatan lambaların altında ilerlemeye başladık.  Yaza yakın olmamıza rağmen gecenin serinliğiyle kısa sürede ayılmıştım. Şehirden bir saatlik uzaklığa kadar yürümüştük. Ay ışığı tepemizde güneş misali parlıyor, ortalığı tarlada öten böcekleri gösterebilecek denli bir detay zenginliğine boğuyordu. Asfalt yoldan toprak bir yola saparak bir tepeye tırmanmaya başladık. Ay ışığı altında tepeye baktığımda, oldukça uzun, rüzgar yelkenleri olmayan bir yel değirmeninin uzandığını gördüm. Yel estikçe dönen mekanizması sökülmüş ama kule olarak sağlam bir şekilde yerinde bırakılmıştı. Muzaffer'in dedelerinden kalma bu değirmenin varlığını duymuştum hatta babasının depo olarak kullandığını bizzat işitmiştim. Gecenin köründe bu karanlık ve korkutucu yapıya gelişimizdeki mantığı arıyordum. O an için aklımdan “Herhalde tepede manzara güzel bu bira felan aldı tepede muhabbet ederek dertleşmeye adam arıyor.” diye geçirdim. Fazla iyimser düşündüğümü sonradan idrak edecektim.
Eski değirmenin önüne geldiğimizde cebinden büyükçe, paslı bir anahtar çıkartarak paslı kapıyı açtı. Kapı derin bir karanlığa tuhaf, tüyler ürpertici bir gıcırtıyla açılmıştı. Muzaffer'le birlikte içeriye girdim. Işıkları yakıp geleceğini söyledi ve el yordamına bile ihtiyaç duymadan yıllarını geçirmiş bu mekanda sakin adımlarla ilerleyerek gözden kayboldu. Sadece uzaktan belli belirsiz ayak sesleri geliyordu. Vücudumdaki alkol etkisini yitirmeye başlamıştı. Kendi kendime buraya neden geldiğimi soruyordum. Tam kapının eşiğinde durmuş içerideki içinden her an tuhaf bir şeylerin fırlayacakmış gibi göründüğü dipsiz karanlığa bakıyordum. Dışarıya döndüğümdeyse ay ışığı altında uzanan uçsuz bucaksız tarlaları, bir saat uzaklıktaki şehrin belli belirsiz ışıltıları uzanıyordu. Aklıma sahipsiz değirmenleri yuva tutan cinlerle, kırlarda gece vakti davul zurnalı düğün yapan cinlere dair tuhaf öyküler üşüşüyordu.
İçimdeki korku büyürken değirmenin ışıklarının yandığını gördüm. İçeriye baktığımda  ciddi anlamda korku filmlerindeki çılgın dahilerin laboratuvarlarından çıkma bir mekana geldiğimi sandım biran. Duvarların bazılarında kitap rafları ve kitaplar, bazı yerlerde masalar vardı. Duvarlar tavana kadar formüller ve çizimlerle doluydu. Masaların üzerinde çeşitli ebatta ve renklerde içleri sıvı dolu beherler ve deney tüpleri vardı. Bunların yanı sıra bazı mekanik aletlere ve çeşitli kablolarla tellerle birbirine bağlanmış cihazlarla köşedeki merdivenlere uzanan büyük kablolar her yere hakim gibiydi. Muzaffer merdivenin alt tarafındaki elektrik kutusundan uzaklaşarak eliyle gelmemi işaret etti. İşin boyutunun farklı yönlere gittiğini biliyordum. Merdivenlerden çıkarken de bir yandan konuşuyordu. 2002 Mart'ındaki konuşmadan ve intikamından bahsediyordu. Üst kata çıktığımızda etrafa bakındığımda yine masalar ve raflar gördüm. Masalarda bazı gazete haberleri vardı, şehrimizde ölen veya intihar eden sınıf arkadaşlarımızla ilgiliydi. Durum garipleşiyordu.
Ama az ileride gördüğüm bir görüntü yaşadığım bütün gariplik hissini alıp götürdü. Üzerinde kan lekelerinden bulunduğu beyaz bir örtü sedyeye örtülmüştü. Size de biraz önce yukarıda anlattığım tüm o konuşmalar ve tespitler bir an için film şeridi gibi gözümden akmaya başladı. “Abi üç yıl önceki muhabbeti gerçekten yapmadın değil mi?” diye sordum. “Doğru tahmin!” dedi ve sedyenin başına geçerek konuşmaya başladı:
-”Duygularını değiştiremedim hemen hemen ama fiziksel özellikleri kendim tasarladım. Evet bu uğurda bir çok kişi öldü, intihar edenler dahil. Karşındaki şu arkadaşın katil evet hatta manyak bile diyebilirsin ama beni yine de dinlemeni istiyorum. Bu çalışma benim sadece intikam amaçlı bir hedefim ya da geleceğimin garantisi değil. Dünyayı değiştirebilmekten bahsediyorum. Ölümü yenmekten. Sadece beyinden yapılan nakillerle istenilen parçaların birleştirilerek yapılan yepyeni bir buluş. Dehamın önünde benim bile diz çöktüğüm eserim! Şimdi burada birleştirilmiş bir ölü bedenin yattığını sanıyorsun? Leyla'nın güzel gözlerini, Zerrin'in sporla sağlamlaşmış kalbini, resim kabiliyetine haiz sanatçı elleri taşıyan Ceyda'nın, ve entelektüel  düşünce yapısına benim bile hayran olduğum Pınar'ın beyni. Ben baştan, sıfırdan bir insan yaptım ve bir senedir yaşıyor! Benim emrimde ve kontrolümde! Mezuniyet gecesine benimle gelecek ve akılları baştan alabilecek güzellik! Onu ben yaptım! Bilimin ve metafiziğin ortak başarısı bu!”
Örtüyü kavradığında korkuyordum. Duvardaki ve örtüdeki kan lekeleri bana oldukça ürkütücü şeyler çağrıştırıyordu. Muzaffer örtüyü kaldırdığında altında gördüğüm şeyin iğrençliği karşısında kusabilirdim. Muzaffer'in delirmeye başladığını sanıyordum ki son gördüğümden  sonra bunda kuşkuya kapılmamam gerektiğini anlamıştım. Sedyede elleri ve kolları bağlı, her yanı dikişler ve çizikler içinde, solgun renkli bir kız yatıyordu. Yüzü bile birleştirilmiş gibiydi. Santim santim her yanı farklı parçalardan oluşmuş gibiydi. Ama en korkutucu detayı yüzüydü. Dişleri korkunç bir sırıtışla belirginleşmiş, vahşi bir köpeğin dişleri gibi parlamaktaydı. Gözlerini deliler gibi ardına kadar açmış, korkunç bir şekilde bana bakıyordu. Ellerini ve kollarını çözmesiyle beraber üzerime atlamaması için hiçbir neden yok gibi görünüyordu. Zaten Muzaffer'de bu nedenle bağlı tutuyordu. Örtüyü tekrar kapattıktan sonra yanıma geldi. Ona bu şeyi mezuniyete nasıl getireceğini sordum. Bana onun saldırgan hale gelmesinin nedenini kızın beynini bir şekilde bir dövüş köpeklerinin sinirleriyle sentezlediğini, vücudunda bile doberman ve buldog sinirlerinden parçalar taşıdığını aynı zamanda insan, hayvan karışımı yeni bir varlık yaptığını söyledi. Ona üç yıl önceki konuşmamızı hatırlatarak o zamanki amacıyla, şimdiki amacının arasındaki değişimi sordum. Bana tekinsiz gözleriyle bakarak şunları söyledi:”İntikam soğuk yenilen bir yemektir derler. Bende bu uzun bekleme süresinde hedeflerimi gözden geçirdim. Bir sevgili yaratabilirdim. Ama son anda intikamım için bir masal prensesi yerine, o eski, tekinsiz halk efsanelerinden çıkma bir canavarın daha uygun olacağını düşündüm.”
Ona insanlara zarar verip vermeyeceğini sorduğumda bu sorumu yanıtsız bıraktı. Değirmeni terk edip yeniden evlere döndük. Beni başka birilerine bundan bahsetmemem konusunda uyarmadı. Konuştuğum an deli damgası yiyeceğimi biliyordu. O ay yine onunla hiç görüşmeden geçti. Son sınavlar, karne dağıtımı derken mezuniyet gecesi günü çattı. Aslında içimde o yere gitmek gelmiyordu. Muzaffer'in yanında bir canavarla geleceğini biliyordum. Ama belki kendi evhamımdır diyerek gitmeye karar vermiştim, bizim çocuklarla balonun yapıldığı yere yollanmıştık. O gün için giyinmiş kuşanmış, muazzam derece süslenmiş püslenmiş genç kızların ön koltukta oturduğu şahsi arabaların ve taksilerin arasından tabanvay bir şekilde mekana girdiğimizde üzerimden hala gerginliği atamamıştım. Kapıya yakın bir yere oturarak geleni gideni beklemeye başlamıştım. Gece çoktan başladığı, yemeklerin yenilip dansların edildiği, masa altından yayılan içine içki karışmış kolalarla kafamızın olduğu gece yarısı geldiği halde Muzaffer gelmemişti. Vazgeçtiğini düşünmeye başlamıştım. Olduğum yerde neredeyse sızıyorken insanların dansı bırakıp kapıya baktıklarını gördüm.
Onlarla birlikte kapıya baktığımda çığlık seslerinin arttığını işittim. Muzaffer kapıda durmuş sırıtıyor, onun yarattığı şey de insanlara saldırıyordu. Hayatımda böyle korkunç bir görüntüye bir daha şahit olabileceğimi sanmıyorum. Önüne geleni kasten sivriltilmiş dişleri ve parmaklarına eklenmiş sivri tırnaklarla parçalayan acı hissetmeyen bir canavar önüne geleni parçalıyordu. O an için intikam düşüncesini anlamıştım. Olayın şokuyla olduğum yere çökerek ağlamaya başladım. Bu olayın kabus olamayacak denli iğrençliği karşısında aklımı kaybedecektim. Sınıf arkadaşlarımın bir çoğu gözümün önünde hunharca öldürülmüştü. Muzaffer koluma girerek beni kaldırdığında: “Kaçalım artık!”dediğini hatırlıyorum o yarı baygın halde. Beni babasının arabasının ön koltuğuna oturttuktan sonra içeride karnını doyurmakla meşgul olan şeyi kolundan sarkan birkaç parça insan parçasıyla bagaja kilitledi.


            Araba hareket halindeyken kendime gelir gibi oldum ama hala konuşamıyordum. Zira arkamızda sağ kalabilen liseliler vardı ve bizi takip ediyorlardı. Arabalarına binmiş bu linç sürüsü, Frankenstein filmlerine yakışır bir son şeklinde telefonlarından çağırdıkları kafilelerle büyüyerek peşimize düşmüşlerdi. Son anda onları atlatarak değirmene varmıştık ama arabaların farlarını uzaktan seçebiliyordum. En son içeriye sokulmadan önce o araba farlarının tıpkı o meşhur Frankenstein filmlerindeki sahnelerde olduğu gibi gecenin içinde yıldız gibi parlayıp sönen kızgın köylülerin meşalelerine benzediğini gördüm. Muzaffer karanlıkta beni içeriye sürüklediğinde kızgınlıkla ona bağırdım: “Senin peşindeler beni neden yanında getirdin ki!” diye. O sırada o “şey”in bana hırladığını gördüm. Muzaffer onu dışarıya sürükleyip kapıyı kapatarak bana döndü:”Hayvan seni tanıdı senden şüphelenebilirlerdi” dedi. Çatıya doğru çıktık. Aşağıdan araba sesleri ve o “şey”in böğürtüleri geliyordu.
            Çatıdan tepeye baktığımda yaratığın etrafının sarılmasına rağmen canla başla bir ejderha gibi vuruştuğunu görüyordum. Muzaffer'in planı canavarca ama dahiceydi. Yaratık pitbul sinirlerinden ve beyninden parçalar taşıdığı için acı hissetmiyordu. Aldığı bıçak darbelerine rağmen önüne geleni parçalıyordu. Tam da o sırada polislerin geldiğini gördüm. Canavarın onca cop darbesine rağmen ona buna saldırmasını ve yediği onca kurşunla anca yere yıkıldığını gördüm. Polisin içeri girmesi ve bizleri karakola götürmesini hayal meyal hatırlıyorum zira sinirlerim aşırı derece harap olmuştu. Ama Muzaffer'le yaşadığım o son olay gerçekten ilginçti.
            Karakolda ikimizde hücredeyiz. Gecenin saat üçü büyük ihtimalle. Polislerden biri ailelere haber verildiğini, Muzaffer'in öldürdüğü kızların cesetlerinin bulunduğunu benim büyük ihtimalle yırtacağımı söylemesi belli belirsiz geldi kulağıma. Biraz sakinleştiğimde bulunduğumuz hücrenin camından karakolun önünde iki tane resmi plakalı siyah jipin durduğunu gördüm. Arabadan bir grup takım elbiseli görevlinin girdiğini gördüm. Polislere uzattığı kimlikleriyle ellerini kollarını sallayarak içeri girdiklerini ve hemen o dakika içerisinde Muzaffer'i alıp götürdüklerini gördüm.
            Karakoldan sonra bir müddet psikolojik tedavi görerek olayı neredeyse tamamen unuttum. Normal hayatıma geri döndüm ama Muzaffer'den bir haber alamadım. O siyahlı adamları da öğrenemedim. Ama neyden sonra bir gün yolda Muzaffer'in babasıyla karşılaştım. Ayak üstü sohbet ettim. Muzaffer'i sordum korka korka. Bana Ankara'da çalıştığını söyledi. Ne iş yaptığını sorduğumda kendisinin bile bilmediğini ama her ay yüklü miktarda para gönderdiğini söyledi. Gelen siyahlı adamları sorduğumdaysa kimliklerinde istihbaratla ilgili bir şeyler yazdığını ama ne göreviyle ne yaptıklarıyla ilgili bir bilgisi olmadığını söyledi.
            Bu konuşmanın ardından mahalle bakkalına gittiğimde, sabahtan akşama televizyonda haberleri izleyerek yeni komplo teorileri yazan yaratıcı İhsan abi'ye şaka yollu bu geyiği açtığımda bana oldukça şaşırtıcı şeyler söyledi: “Daha dün konuştular, bu medyumları bilmemnecileri felan istihbarattan kullanıyorlarmış diye. O elemanda zaten acayip işlere girmiş, hem bak Ankara'daymış kesin bunu da o birimde çalıştırıyorlardır.”
            Aslında bakarsanız ben Frankenstein türevi bu hikayem için daha farklı bir son düşünüyordum. Kızgın köylüler bizi o değirmende yakacak ve hikayemiz böyle sonlanacaktı. Ama gel gör ki, yerel şartlarda olduğundan bizim Muzaffer'i belkide Amerikalılar tabiri caizse devşirmişti. Hakikaten derin meselelerdi bunlar. Ondan sonra “Türklerden neden korku kahramanı çıkmıyor?” gel de yanıtla.


Mehmet Berk Yaltırık
8 Temmuz 2010 – Edirne