12 Şubat 2013 Salı

Büyücünün Tuhaf Romantizmi-2


Vampir bir anda pelerinini savurup karanlığa doğru kanat çırparken büyücü son kez Taryal’a kindar bir bakış atarak eşkıyanın çekiştirmesiyle şatodan çıkarak Üniversiteler Şehri’nin eğri büğrü taş yolları üzerinden karanlıklara karıştılar. Ancak kaçarlarken büyücünün kafasında hesap daha kesilmemişti ve aklında başka ihtimaller de vardı. Karanlık ihtimallerdi. Meşaleliler ile meşale yakmaya bile fırsat bulamayıp taşlarla sopalarla mücehhez öfkeli bir kalabalık, kör karanlıkta kendilerine söylenen büyücüyü aramaktayken şehrin ıssız köşelerine doğru kaçışmakta olan iki lanetli, sefil gölge adımlarını hızlandırmıştı. Aralarında hararetli bir tartışma geçmekteydi:
Eşkıya: ”İddia ederim bunu yapacağını biliyor olamazdın…”
Büyücü: ”Doğruya doğru bilemezdim…”
Eşkıya: ”Büyücü değil misin aga tahmin etmen lazım aslında…”
Büyücü: ”Nasıl tahmin edeyim geri zekâlı? Münneccim değilim, kahin değilim. Medyum hiç değilim! Benden durmuş küçük hesaplar peşinde koşan, tuhaf bir kızın geleceğini görmemi, zihnini okumamı bekliyorsun!”
Eşkıya: ”Tamam aga bilemezdin. Kimse bilemezdi. Ama yine de anlayamıyorum. İçinde yaşadığımız durum kasaba kasaba gezen meydan tiyatrocularının komik oyunlarına benziyor… Pardon o tiyatro gecesini hatırlattım ama…”
Büyücü: ”Aydınlanmaya başlıyorsun. Ne yalan söyleyeyim ben de yeni aydınlanmaya başlıyorum bazı konularda…”
Eşkıya: ”Bizi yakacaklar değil mi?”
Büyücü: ”Aydınlanma hedefine ulaşmış… Ellerine düşersek evet… Ama şehir muhafızlarının eline düşersek zindanı da boylayabiliriz. Durumumuz her halükarda sakat. Hatta yakalandığımızda kilise ve konsey arasında çıkacak “devletin öncelikleri mi dinin öncelikleri mi” temalı bir tartışma ve iç savaş bile çıkabilir, bizim durumumuz ilk. Fakülte tezlerine, araştırmalarına konu olacağım… En acısıysa tarihçilerin ağzına sakız olacağım. Bu gece ve beceriksiz aşk hikayem her zaman konuşulacak. “Her şey sarsak bir büyücünün aşık olduğu soylunun şatosunu basmasıyla başladı”lı cümleler kuracaklar, kitaplar yazacaklar. Karanlıklar Efendisi olmak isterken sosyolojik bir vakanın öznesi olacağım!”
Eşkıya: “İyi yönünden bak en azından tarihe geçeceksin. Tabi birinden biri önceden ele geçirmezse.”
Büyücü: “Büyücü, vampir, gulyabani… Şuraya bak, altın versen bu kadar farklı ırktan adamı bir araya getiremezsin. D’hemel’in müdahale ettiği fıkralarda olur bu ancak!”
Acunal’ın tanrıları arasında mizah tanrılarının oldukça önemli bir yeri vardı ama bu detay açısından önemliydi. Yoksa onların çoğu sonradan tanrı yapılmıştı ve bir özellik bahşedilmişti. Mesela Celmyelez sıradan bir tiyatrocuyken yaptığı şakalar nedeniyle kıtalar arasında ün kazanmış, en son gösterisinin ardından Espri Tanrısı yapılmıştı. Nasradan bir çok hikayeye konu olmuş mizah kabiliyeti gelişkin bir cin-insan melezi iken Mizah Tanrısı olmuştu. D’hemel ise Bazilikaros’un kıyı yecüclerinden biri olarak olmadık ırktan kişilerle olmadık fıkralara ve hikayelere neden olan, her fıkraya müdahil olan bir tip olduğundan Fıkra Tanrısı yapılmıştı. Onun fıkraları hep “Bir cin, bir insan, bir gulyabani bir de bizim D’hemel” şeklinde başlamasıyla ünlüydü. Diğer tanrılarla birlikte, batı denizlerindeki buzulları ve denizi kaplayan gemilerden ve arabalardan oluşma muazzam bir trafik denizinin ardındaki Beylikdağı’nda otururlardı.
Eşkıya: ”Cahil bir eşkıya olabilirim ama bana bile garip geliyor. Basit bir soylu nasıl olur bu kadar ölümsüzü birbirine kırdırabilir? Birbirine düşürebilir? İnsan olsanız anlarım ama bir vampir, basit bir mezarlık gulyabanisi ve bir büyücüyü birbirlerini anlamadan etkileniyor ki bunlar hesaplarını asırlara yayan, ölümlülerden daha zeki varlıklar sayılıyor, sonra ölümsüz bir vampir ya da büyücü kraliçe olma şansı varken, mezarlık gulyabanisini seçiyor. Neden? Orman ortasında sefil bir sofra kurdu diye! Ayrıca mezarlıkta piknik nedir aga nasıl bir mide bu?”
Büyücü: ”Ben anlamıyorum işte. Bir mezarlık gulyabanisi bir insana ne vaat edebilir ki? Bu kız asırlarca ölümsüz olabilir yahut dünyanın tılsımlarına sahip olabilirdi. Ömrünü mezarlıklarda taze çürümüş ceset arayarak geçirmek mi istiyor?”
Eşkıya: ”Cahil bir eşkıyayım… Ama kadınları biliyor zannederdim kendimi. Şimdi ise hiç bir fikrim yok…”
Büyücü: ”Peh! Hadi sen cahilsin! Ya ben! Okuyanların delirdiği, insan derisinden yapılma kitaplar okudum. Duvarlarında kanlar akan, etten ve kemikten inşa edilme lanetli mezarlarda ve hortlakların cirit attığı tozlu kütüphanelerde sabahladım! Hala anlayamıyorum! Uğursuzluk mekanizmasını anlıyorum bunu anlayamıyorum!”
Eşkıya: ”Şimdi özetle, ikiniz aynı zamanda şatoya tesadüf ettiniz ve o üçüncüyü seçip çığlık çığlığa üçünüzü ihbar etti. Bu bence bir kadının dürtüleri olamaz. Daha örgütlü bir şey bu… Nereden baksan ahmakça…”
Büyücü: ”Örgütlü?”
Eşkıya: ”Vampir avcıları ve Engizisyonun ortak çalışması olabilir. Ölümsüzleri ölümlüye çek ve birbirine düşür! Sonra onları ortaya çıkar!”
Büyücü: “Uzun ve saçma bir plan. Bu kadar zekasız olsalar ikinci mabedi açmaları bile şüpheli olurdu. Ayrıca vampir avcıları ve engizisyon bir arada… Bunun mantığı yok…”
Eşkıya: “Neresi mantıksız? Amaçları aynı değil mi?”
Büyücü: ”Düşman krallıkların ve hanlıkların şövalyelerini düşün. Şövalyelerdir ama birbirlerine düşmandırlar. Engizisyoncular, vampir avcılarına pagan gözüyle bakar, sarımsaklar, tılsımlar vesaire yüzünden. Vampir avcıları ise engizisyonculara yobaz ve radikal ruh hastaları gözüyle bakar ki öylelerdir.”
Eşkıya: ”Doğru söylüyorlar. Biri pagan diğeri yobaz…”
Büyücü: ”İşte iki taraf da haklı olduğu için zıtlaşırlar. Üstelik bu yüzden bir araya gelmelerini tehlikeli sayarlar. Bir engizisyoncu ile bir vampir avcısını, vampir tabutunun başına getir. Saatlerce vampiri öldürme yöntemleri üzerine tartışırlar. Biri diğerine “Ulan pagan! Ölü yakılır mı lan? Bu Ateş Kültü bildiğin!” der. Öteki de “Seni geri kafalı! Cadıları yakmak da Ateş Kültü sayılır o zaman!” der. Sonra öteki der ki: “Cadı cadıdır! Vampir vampirdir!”. Öteki de der ki: “Vampir avcısı olan benim, cadı yakmak senin işin, bana işimi öğretme!” Tartışma o kadar uzar ki sonunda güneş batar ve tabutundan uyanan vampir iki angutun işini oracıkta bitirir.”
Eşkıya: ”Anladım. O zaman büyücü avcılarının işi olabilir mi? Seni yok etmek için?”
Büyücü: ”Büyücü avcısı diye bir şey yoktur. Hem ben henüz karanlıklar efendisi olmadım bile niye öldürülmek isteneyim?”
Eşkıya: ”Neden? Vampir avcısı, hayalet avcısı var. Ejder avcısı bile var.”
Büyücü: ”Çünkü büyücüler salgın hastalık gibi geldikleri şehirdeki insanları kan emicilere çevirmezler. Yahut bir eve yerleşip geceleri uğuldayıp, zincir şakırtısı sesleri çıkartmazlar. Yahut bütün bir şehri yağmalayıp güzel prensesi mağarasına kapayıp ortalığı ateşe boğmazlar. Prenses kaçıran büyücüler var gerçi ama eh onlarda hikayenin sonunda öldürülür bilirsin, dev kılıçlı kahraman gelir ve büyücüyü gebertir, kızı öper, sonra da bilirsin işte… Bu yüzden insanlar büyücüleri avlamak için bir kurum düşünmemiştir. Gördüklerinde korkmak ve titreyen parmakla göstermek haricinde…”
Eşkıya: ”Ama engizisyon sizi avlıyor ve yakıyor?”
Büyücü: ”Engizisyon mallarına el koymak için zengin toprak sahibi köylüleri de yakıyor. Şifalı ilaçlar yapıp doğum kontrolü engelleyen, böylece kilise için daha fazla vergi kaynağını kurutabilecek insanları da yakıyor. Kilise reform isteyenleri de yakıyor. Bazilikaros’a Güneşli Seferi yaptıklarında paganları da yakmak istiyor. Onlarınki dinsel bir mesele…”
Eşkıya: ”Peki şimdi ne yapıyoruz?”
Büyücü: “Kaçıyoruz işte…”
Eşkıya: “Öyle değil genel olarak. Şatoya saklanalım diyeceğim ama kız çoktan eşkâlimizi vermiştir adamlara, bulurlar bizi. Bence yine dağa çıkalım, Vampirain dağları burnumuzun dibinde hemen.”
Büyücü: ”İlk önce şehirlileri atlatıp bir an önce buradan uzaklaşacağız. Engizisyon peşimizdedir şimdi ve bizi ele geçirmeleri pek de iyi olmaz.”
Eşkıya: ”Peki ya sonra? Hani kurtulduk diyelim. O soyluya bir şey yapmayacak mıyız? Yahut kapanacak mı mesele?”
Büyücü: ”Bir planım var elbet. B planım değil tabi bunu biraz önce geliştirdim. Büyücülükte öğrendiğim yegâne önemli şey, o anda bile bir B Planı üretebilmektir. Bu da onlardan birisi.”
Eşkıya: ”Ne yapacağız?”
Büyücü: ”Öncelikle bu hengâmeden kurtulacağız. Sonra da o vampir bozuntusunu bulacağız.”
Eşkıya: “Anladım. Engizisyon eline düşmektense şiir dinleyerek intihar edeceğiz. Bu da bir çözüm tabi.”
Büyücü: “Ne intiharı be? Aklımda bir şüphe belirdi, senin şu kızla ilgili sözlerinden sonra mantıklı gelmeye başladı.”
Eşkıya: “Kız örgütlü mü yani?”
            Büyücü: “O değil, kızın bizleri tesadüfen seçmediği hakkında söylediğin. Bana öyle geliyor ki bu kız bizleri tesadüfen seçmedi. Şehrin gizli cadı oluşumlarıyla bağlantılı olabilir, gizli pagan olabilir. Sadece ego peşinde de koşabilir. O yüzden o vampiri bulacağız. Vampirlerin istihbarat ağı oldukça geniştir ve bir falcıya göre daha garantilidir.”
Eşkıya: ”Peki sonra?”
Büyücü: “Tabi elimizdeki vampir şiir ve edebiyatla uğraşan ama bunu pek beceremeyen birisi... Düşün bu adam karizmatik bir vampir ama rakibi olan gulyabani bunu alt edebiliyor. Tam bir umutsuz vaka… Gerçi beni de alt etti ya neyse. Onda aradığımız cevaplar olabilir…”
Eşkıya: ”Onda yoksa?”
Büyücü: ”Düşündüğüm bir kaç kişi var elbet… Bir büyücünün çevresi her zaman geniştir! Tabi sayımızdan dolayı belki ama sadece yeryüzünden değil. Yeraltından, ötelerden de tanıdıklarım var.”
Eşkıya: “İblisler kahvesinden adam döker gibi konuştun…”
Gölgeler daha da sindiler duvar diplerine ve şehrin öteki ucundaki grotesk ve ucubik görünümlü karanlık şatoya doğru tabiri caizse sürünerek ilerlediler. Taş binaların saçak gölgelerinin birinden çıkıp diğerine giriyorlardı. Engizisyonu şimdilik atlatmış gibilerdi ancak çok uzaklardan belli belirsiz bazı sesler gelmekteydi. Meşhur Kemik Köprü’den geçerek (kadim bir yöresel kahraman Vampirainli Agrabul’un yok ettiği çok eski bir karanlıklar efendisi’nden kalma kaval kemiğinden işlenerek yapılmıştı) üniversiteler yakasına geçmişlerdi. Büyücünün lazım olabileceğini düşündüğü birkaç şeyi almaları gerektiğinden yolu bu denli uzatıp kaldıkları mütevazı kuleye gelmişlerdi. Öğrencilere tahsis edilen hem yurt hem laboratuvar amaçlı mekanlardı ancak bu sadece büyücülere uygulanan bir ayrıcalıktı. Yine de Wyern, burayı “şato” olarak anmayı kişisel komplekslerinden ötürü tercih ediyordu. Büyücü kirli bir çuvala buhurdanlık, bir-iki kitap/defter, birkaç kemik parçası, çeşit çeşit kutular ve cam eşyalar, kat kat kağıtlara sarılmış birkaç ceset parçası, birkaç gün görmemiş tılsım doldurduktan sonra, geldikleri gibi ışıkları yakmadan ses çıkarmadan “şatodan” (kule yani) arazi olmuşlar, dış mahallelere doğru yönelmişlerdi. Yine gölgelerde saklanarak yürüyorlardı. Onları gören kenar mahalleliler tekin bir tip olmadıkları gerekçesiyle onlara yanaşmaya çekinmişler, yollarını kesmekten imtina etmişlerdi.
Eşkıya: “Gecenin bu saatinde sokaklarda ne işimiz olabilir?”
Büyücü: “Niye? Garip mi geldi? Bizleri bilirsin… İşlerimiz birazcık gizemlidir ve karanlıkta yapılması gerekmektedir. Çünkü gündüz vakti çuvalında ceset parçalarıyla dolaşan gulyabani kırması eciş bücüş suretli bir varlığı görmeyi insanlar normal karşılamaz. Normal karşılamayan insanlar anormal yollara saparlar, ellerine meşale alıp “Lan hadi şu harap şatoyu yok edelim! İçindeki büyücüyle beraber!” gibi…”
Eşkıya: “Bana kısa cümleler kur aga eğitimimiz yok bizim…”
Büyücü: ”İyi işimiz var… Böyle bil, evet işimiz var…”
Eşkıya: “Ne yapıyoruz anlamıyorum ki? Peşimizde bir sürü kişi var ki hala buraya gelmedilerse kız bizi ihbar etmemiş muhtemelen. Daha ne aranıyoruz? Birini mi boğazlayacağız?”
Büyücü: ”Hayır…”
Eşkıya: ”Ayin için kız kaçırma? Hani lanet büyüsü geyiği?”
Büyücü: ”Hayır…”
Eşkıya: ”Mezardan ceset çalma…”
Büyücü: ”Çeneni kapa, engizisyoncuları tepemize toplayacaksın!”
Eşkıya: “Ben de bunu anlamıyorum. Cadı yakıyorlar tamam ama büyücü niye? Fakültesi bile var yasadışı değil ki. Hem bir büyücü büyücüdür cadı ise cadıdır. Niye gerilim yaratıyorlar?”
Büyücü: ”Gece yarısı kadifeden cüppe ve kukuletaya bürünüp kanlı bir katille, ceset parçalarıyla yürüyen birisini gördüklerinde onlar için cadı olup olmadığı fark etmez. Yakarlar… Mecaz olarak değil, gerçekten yakarlar, kelimenin tam anlamıyla…”
Eşkıya: ”Sen de ne yapacağımızı söyle o zaman ona göre hazırlayım kendimi?”
Büyücü: ”Kendini niye hazırlıyorsun gerdeğe mi gireceksin? Ama susman için söylüyorum bir çare arıyorum. İçinde bulunduğumuz bu duruma. Genel olarak sadece Taryal ile olan olmayan ilişkim için değil. Uzun yıllar yaşadım ve yeryüzünü gezdim. Tam birini buldum derken bir bakıyorsun gerçek aşk sandığın bir mucize! İşte o kişi seni istemiyor. Bunu hiç birimiz istemeyiz. İşte istememeyi isteğe çevirecek bir şeyler arıyoruz… Yani kıza kötülük yapsam daha beter olacağıma kızı kendime aşık ederim daha iyi.”
Eşkıya: ”Vaay ince iş! Zaman vermen yeterli, hemen dağa kaçırırız!”
Büyücü: ”Senin sorunun da bu işte… Büyüyle ilgili bir meselede bile dağa kaldırmak, yol kesmek, adam öldürmek! Boyut kapısı açıp uyuyan bir iblisi çağırmayı denesek, sen gidip iblisin çocuğunu dağa kaçırıp, fidye olarak yeryüzüne gelmesini isteyecek tıynette birisin!”
Eşkıya: ”Ne yapacaksın o zaman?”
Büyücü: ”Şimdilik bilmiyorum. Kabiliyetlerim bu konuda sınırlı… Yani aşk büyüleri uzmanlık alanıma giren bir şey değil. Sanırım kendi tarzımla yapacağım bu işi. Ona musallat olmakla başlayacağım…”
Eşkıya: ”Niye? Niye ona bir şeyler musallat edeceksin ki?”
Büyücü: ”Hoş değil, değil mi?”
Eşkıya: ”Yok ondan değil ama bir düşün. Şimdi Taryal korktuğu zaman seni isteyeceği sonucuna nereden varıyorsun? Aynada tuhaf şekiller görünce, “Aaa! Tanrım! Wyern’e koşmam lazım!” mı diyecek?”
Büyücü: ”Ona ben ona musallat olacağım geri zekalı! O anlamda yani.”
Eşkıya: ”Başlangıç için fena değil… İyi de vampire niye gidiyoruz?”
Büyücü: “Kızdan şüpheleniyorum. Eğer kızın ardında bilinmedik bir şeyler varsa ki biliyorsun büyücüler şüphe konusunda her varlığa fark atarlar…”
Eşkıya: “Bilmez miyim? Şatoda gördüğün fareyi sınıftan bir rakibinin casusu sanıp şekil değiştirmeyi deneyip peşine düştüğün bile vaki. Ama bunu normal görebiliriz bu güvenlikle alakalı.”
Büyücü: “İşte bu yüzden kızı araştıracağım. Eğer tesadüfi bir şeyse aşk büyüsü yaparız. Ama olmaya bilir de. Üç metafizik tesadüften sayılamaz…”
Eşkıya: “Bunu daha sakin bir zamanda yapsak? Peşimizden arayanlar olabilir ya durumumuz pek müsait değil hani…”
Büyücü: “Bu iş bu gece bitecek Sansar!”
            Gorour Sandıkçızade’nin şatosunun bulunduğu yokuşu tırmanmaya başladılar.
Eşkıya: “Aga daha hızlı gitsek?”
Büyücü: “Tabanı yarık it gibi koşamam ya! Kramp girdi zaten ayağıma demin. Kısa sürede iki kramp! Kız bana ağır beddua etmiş olmalı...”
Eşkıya: “Vampirin şatosunda gerekli cevapları bulabilecek miyiz peki?”
Büyücü: “Bir vampirin istihbarat ağı muazzamdır. Yani her şeyi çarçabuk ve daha güvenli olarak öğrenebilirler. Denemedim ama söylenen bu. Gerçi elimizdeki vampir pek klasik vampir tipine uymuyor ama en azından deneyeceğiz. Dahası kızla olan alakası da bir ipucu taşıyabilir…”
Eşkıya: “Aga tamam kız sizi değil gulyabaniyi seçti bana da saçma geliyor ama ne bileyim belki biz abartıyoruz. Belki sadece aşk meselesidir.”
Büyücü: “Sıradan bir kadın olsaydı buna inanabilirdim. Ama sorun şu ki o bir asil!”
Eşkıya: “Niye soylular aşık olamaz mı?”
Büyücü: “Hikayelere bakarsan en ateşli aşk maceraları soyluların başından geçmiştir değil mi?”
Eşkıya: “Evet o hikayeleri bilirim. Ben de hanlarda, içki masalarında ozanlardan, meddahlardan çok dinledim. Hatta edepsiz bile sayılabilirler. Meşhur bir hikaye bile var hatta "Ulu Koca adına! Kontes'i Kim Becerdi?"
Büyücü: “Ama gerçekler farklıdır Sansar. Soylular aşık olmak için değil, mallarını ve arazilerini, ayrıca ailenin devamını ve şanını koruyup devam ettirebilmek üzere yetiştirilirler. Vergi toplama, köylü kırbaçlama, arada bir seferlere falan katılma bilirsin işte... Onlar salonlarda ve şatolarda yüzyıllardır oynayan bir oyunun, devamlı bir tiyatronun aktörleri gibidir. Yalnızken bile hayatlarını yaşayamazlar. Yani belki seferler esnasında biraz çapkınlık, ancak asil kadınlar öyle değildi. Okuldan görmüşsündür, kendileri dışında kimseye yanaşmazlar. Prenses Zihniyeti diyorlar, kendilerini öyle görürler. Hoş krallık zamanlarında da öylelerdi ya neyse. Bunlar hep daha güçlü ve daha zengin erkekleri arzularlar. Anladın mı?”
Eşkıya: “O zaman bu kadında bir numara var diyorsun?”
Büyücü: “Şatoya yaklaştık. Bir şeyler varsa bu vampir biliyordur. O da bilmezse başkalarına danışacağız artık. Gece uzun!”
Vampirin koca bir tepenin dikilmiş şatosunun bahçe kapısından içeriye süzüldüler. Şatonun bahçesinden geçerken bahçede gezinen ve yerlerde sürünen bir sürü tuhaflık görüyorlardı ki böylesine varlıkların daha acayiplerini Wyern öğrencilere tahsis edilen mütevazı kulesinin dehlizlerindeki akvaryumlarda ve kafeslerde deney hayvanı olarak besliyordu. Dev kapıların önüne geldiklerinde durarak etrafa bakındılar.
Eşkıya: “Aga şimdi şiir miir okumaya kalkmaz değil mi? Safi işkence... Keşke kulaklıkları alsaydık. Sirenler inatla şarkı söylerken sinirden tepiniyorlardı biz de kahkahadan kırılıyorduk… Öhm… Tamam sustum.”
Büyücü: “Bazen hayat seni boğar öldüm sanırsın, yaşadığını hissetmen için acı çekmen gerekir. Bir tür ilk doğumda vurulan şaplak gibi… Bu işkenceli şiirlere de böyle bak bence…”
Eşkıya: “Edebiyattan anlamam ama onun okuduğu şiir değil. İşkence kesin, sen iblis diline aşinasın, cehennem kapılarında yaygın bir lisan bile olabilir!”
Büyücü: “Bak o konuda haklısın. Bir boyut kapısı açıp iblisi dünyaya getirme ayininde iblise okusan bunu, iblis dünyayı ele geçirmek yerine hatır koyar, geleceği varsa da gelmez. Zaten bir soru sorup gideceğiz kapı önünden hemen.”
Kapıyı çaldılar. Kısa süren bir sessizliğin ardından kulak tırmalayan gıcırtılarla açılan çift kanatlı demirden kapıların arasından Gorour’un kafasını uzattığını gördüler.
Vampir: “Gelirken takip edilmediniz değil mi?”
Büyücü: “Engizisyoncular? Atlattık!”
Vampir: “Olsun, başımız belada! Buraya gelin!”
Wyern ve Sansar ne olduğunu anlayamadan Gorour ikisini de şatonun kapısından içeriye çekerek kapıyı örtüp arkasına kalasla koyup kapıyı sürgüledi.
Eşkıya: (Eline geçirdiği şamdanı vampire doğru sallayarak) “Bize mi halleniyorsun lan!?”
Büyücü: (Şamdanı elinden alır) “Dur bir dur! (Vampire dönerek tek mum ışığıyla aydınlanan salonu gösterip) Bu karartmanın anlamı nedir?”
Vampir: “Siz içinde bulunduğumuz durumun farkında değilsiniz galiba? Bir soylunun şatosunu bastık ve peşimizde engizisyon var!”
Büyücü: “Ne fark eder? Kız bizi ihbar etmemiş sonuçta, olsa benim kule… Şatoma gelirlerdi.”
Vampir: “Sen öyle san. Engizisyon’un casusları vardır. Meşale almadan sadece takip ederek hizmete gönüllü olanlar! Muhtemelen ilk şüphelendikleri kişilerin peşine düşmüşlerdir!”
Büyücü: “Hiç duymamıştım?”
Vampir: “Yeni bir uygulama. Engizisyon çok sert önlemler aldığından kovaladıkları kişiler daha iyi ve daha hızlı kaçmayı öğrendiklerinden dolayı daha etkin yakalama yöntemleri üzerine çalışıyorlar. Mesela Cinler Konseyi’ne bir teklif yapıldı hala görüşülüyor, keskin nişancı cin okçusu alacaklarmış. Kaçanların uzak mesafeden ayağına sıksınlar diye?”
Büyücü: “Sen bunları nereden biliyorsun? Ah! Tabi vampir istihbaratı…”
Vampir: “Bizlerin kendine has zihinsel bir algısı vardır, yani beynimizin içinden çıkan bazı titreşimleri türdeşlerimiz ve kandaşlarımız duyabilir. Biliyorsundur. Kuzenimin söylediğine göre peşimizdelermiş ama kim olduğumuzu bilmiyorlarmış. Taryal hiçbir şey söylememiş.”
Büyücü: “Büyüklük ben de kalsın diye mi düşünmüş acaba?”
Vampir: “Bilmiyorum. Dediğin gibi olsa şikayette bulunmazdı. Bu hiç tanımadığını söylemiş.”
Büyücü: “Acaba sakladığı bir şey mi var?”
Vampir: “Bilmem. Deminden beri şiir yazmaya çalışıp kafamı dağıtmaya uğraşıyordum.”
Eşkıya: “Ne? Biz ufaktan kaçalım, ilham perilerinize ayıp olmasın…”
Vampir: “Sahi siz niye buraya geldiniz? Beyaz Bölge'den kaçma ihtimali için mi? Sakın denemeyin. Kaçmayı ben de düşündüm. Bu kısımdaki limanların sayısı belli, çıkış yapmak ve izin almak oldukça uzun sürüyor.”
Eşkıya: “İyi de şehir konseylerine göre yönetiliyorlar, Güneş Tapınağı karışamaz ki?”
Vampir: “Her limanda bir ufak ribatları vardır, türbe gibi bir şey. Kendi aralarında haberleşirler, güvercin yahut at fark etmez. Yani şimdiye çoktan karışmıştır oraları. Dahası haneye tecavüz vakası kaydedilmiş, Muhafızlar da arıyor. Dahası Konfederasyon artık Güneş Tapınağı’na pek karışamıyor, adamlar neredeyse kendi Muhafızlarını, sivil hakimlerini devşirecekler, biliyorsunuz Güneş Bursları’yla yetiştirilenler…”
Eşkıya: “Bunlarla uğraşana kadar dua mua etseler hayır işlerlerdi…”
Vampir: “Yani liman çıkışı tehlikeli. Ak Hisar'dan dışarıya çıkmak mümkün ama çok tehlikeli. Biliyorsun izin belgesi olmadan surlar dışında gezinirsen madenciler tarafından köle olarak alıkonulabilirsin. Büyük limana da gidemeyiz, oraya da haber gitmiştir. Kalan yerler de ya harabe ya boş, lanetli yerler. O yüzden ortalıktan kaybolmak önemli, bizi tanımıyorlar çünkü bulamazlarsa vazgeçerler.”
Büyücü: “Ben kızdan şüphelendim, onun için geldim buraya. İstihbarat mevzusu… Kızla ilgili bilgi almak için gelmiştim sana.”
Vampir: “Çok abartma bence basit ama hazin bir aşk yarası…”
Büyücü: “Kız bizim eşkâlimizi niye bildirmemiş? Hatta şatosu basıldığı halde niye üstelememiş peki? Hatta bu kadar ölümsüzü birbirine çekmesinin ardında bir acayiplik yok mu? Engizisyon’un bir ajanı olabilir mi?”
Vampir: “Aşırı şüphecisiniz dostum, bu kadar büyütmemelisiniz. Yine de gönlünüzün rahatlaması için söyleyebilirim Taryal Hanım’ın aile bağlantılarının ne engizisyonla ne başkalarıyla bir alakası yok. Okulunu okuyan sıradan bir soylu, pek enteresan bir yönü yok. Ama…”
Büyücü: “Ama?”
Vampir: “Kitap okumayı ve kitaplar üzerine konuşmayı seven birisi. Her aldığı kitabı da gösterirdi, tartışırdık. Bir gün kütüphaneden çıkarken gördüm, bir kitap vardı elinde ve ben görmeden çantasına atmıştı. Ne olduğunu sorduğumda geçiştirmişti, sadece bir kısmını gördüm kitabın. Üzerindeki etikette “Büyü Kitapları” gibisinden bir yazı vardı. İşinize yarar mı bilmem?”
Eşkıya: “Aşk büyüsü falan araştırıyordur ya da kısmet büyüsü. Bizim köyde kızlar hep yaptırırlar öyle şeyler, soylu diye çok farklı hareket edecek değil ya?”
Büyücü: “Benim burnuma yeterince kötü koku gelmeye başladı…”
Vampir: “Büyü yapma niyetindeyse niye peşine düşesin? Kız onu seçti sonuçta, bizimle uğraşmak istediğini sanmıyorum.”
Büyücü: “Şüphe, bir büyücünün olmazsa olmazıdır. İzninizle biz artık gidelim. Yürü Sansar.”
Vampir: “Fazla ayak altında dolanmayın. Meselenin biraz siyasi kısmı da var. Yani sadece Konfederasyon muhafızları değil, federasyonların ve şehir meclislerinin de askerleri işin içine karışabilir. Kız soylulardan biri, engizisyon falan da var. Acımazlar! Yakalanırsanız birbirimizi tanımıyoruz.”
Gorour’a başka söz söyleme fırsatı vermeden şatonun kapı sürgülerini ve kalasları bir el hareketiyle yerinden oynatıp kapıları ardına dek açan Wyern, Sansar ile birlikte dışarı çıktı.
Eşkıya: “Aga bak bu iş gittikçe sakatlaşmaya başladı. Biz de saklanalım mı dağa mı kaçıyoruz ne yapacaksak yapalım. Tırsmaya başladım!”
Büyücü: “Kız şikayetçi olmuyor, sanki iş uzamasın istiyor gibi. Aynı kız bir de büyü kitabı taşıyor? Vampir, büyücü ve gulyabani yakınlaşması?”
Eşkıya: “Aga sana ne? Bize ne? Bu seneden sonra büyücülük okuluna mı girecek, rakip mi olacak sana? Büyü kitabı taşıyorsa bize ne ya?”
Büyücü: “Sezgilerim! Çok kötü şeyler hissediyorum Sansar!”
Eşkıya: “Ya sen kendin demedin mi ben kahin değilim medyum değilim diye. Tut ki kötü niyetli sana bana ne kastı olacak kızın? Kaçıp gidelim, yeniden zindana düşmeye hiç niyetim yok!”
Büyücü: “Bak. Kıza aşk büyüsü yapmayı düşünüyorum demiştim ya. Kız belki karşı koruma büyüsü falan yaptırmıştır. Bunu öğreneceğim. Kızı kendime aşık edince kız beni seçince önce o gulyabaniyi sepetleyecek. Sonra zaten bizi kimse bulamadığından olay kendiliğinden kapanacak. Büyü malzemelerini niye aldım sanıyorsun?”
Eşkıya: “Öyle diyorsan… Şimdi kızın şatosuna mı gidiyoruz tekrar?”
Büyücü: “Hayır. Kütüphaneye. Kayıtlardan hangi kitabı aldığını öğreneceğiz. Muhakkak kopyası vardır, ona göre bir büyü yapacağım. Çünkü uzmanlık alanım değil.”
Eşkıya: “Çarptırmayalım kendimizi?”
Büyücü: “Salak salak konuşma! Bugüne kadar bir şey oldu mu?”
Eşkıya: (Kinayeli) “Ahtapot iblisi babam çağırdı sanki…”
Büyücü: “Ne alakası var geri zekalı! Düş önüme…”
Wyern ile Sansar, yeniden kenar mahallere saparak fakültelerin, okulların kısmında bulunan Kütüphane’ye yürüdüler. Bir ses duyduklarında veya yabancı bir varlık gördüklerinde saklanarak, hızlı adımlarla ilerliyorlarken aralarında tartışmayı sürdürüyorlardı:
Eşkıya: “Ama sen gerçekten sevmiştin bak onu. Sevmesen çekince duymazdın her görüştüğünde. Sahi niye çekinirdin?”
Büyücü: “Eskiden çok düşünür, çok hayal kurardım. Hayallerim bir noktadan sonra hep takılır, ileriye gitmezdi. Hadi birini buldun, tut ki o da seni kabul etti? Ya sonrası? Yoktu. İlerisi yoktu. Hayal edemiyordum. Çoğu kişi göremediği, bilemediği şeyden korkar ya. Ben hayal edemediğim şeylerden korkarım. O kızdan da o yüzden o kadar çekince duydum.”
Eşkıya: “Kız ne yaptı peki? Seni bu hale koyduğu yetmiyormuş gibi başımızı da belaya soktu. Biz de deli gibi olayı kovalıyoruz!”
Büyücü: “Aslında haklısın başımız beladayken bunlara kalkışmamız delilik ama… Her şey benim suçum. Kötülüğü pek beceremiyorum.”
Eşkıya: “Yo… Bence gayet bencil, çıkarcı, hırslı birisin…”
Büyücü: “Teşekkür ederim. O anlamda demedim! Hani derler ya kızlar böyle aykırı, kötü tiplerden hoşlanır. Öyle biri olsam kız gulyabaniyi değil beni seçerdi.”
Eşkıya: “P.ç olsaydım diyorsun yani? O zor zanaat. İçinde olacak önce. Yani kötü olabilirsin ki senin karanlık planların falan da var. Ama p.çlik çok başkadır, emin ol. Bir ortama girince herkesin dikkatini çekmek, hazır cevap olmak, altta kalmamak, sağlam bir mizah anlayışı, karizmatik görünüş ve davranış…”
Büyücü: “Haklısın. Bunlar bende yok. Kadınların elde edemeyeceği bir insan oldum hep. Çünkü beni elde etmek istemezlerdi…”
Eşkıya: “Zaten aksi olsa “karanlıklar efendisi” olmaya niyetlenmezdin, haksız mıyım?”
Büyücü: “Eh. Doğruya doğru.”
Eşkıya: “Ayrıca p.ç olsan o kıza tutulmazdın. Çok güzel biri olup olmaması önemli değil. Kız midesiz! Yapacaksan bir peri kızına falan yap, candır!”
Büyücü: “Mezarlıkta bir gulyabani ile piknik yaptı, ona aşık oldu diye mi midesiz? Yoksa aynı anda bu kadar erkeğe umut verdiği için mi?”
Eşkıya: “Her iki anlamda da…”
Wyern ile Sansar kütüphanenin olduğu kısma geldiklerinde kısmen rahatladılar. Dev çınar ağaçlarının altından kütüphaneye yaklaştılar. Normal şartlarda Wyern’in sahip olduğu ayrıcalık gereği her zaman kütüphaneye girebilmeleri mümkündü ancak şüpheli tiplerin engizisyon casuslarının takibine alınabilme ihtimali olduğundan kütüphanenin arkasına dolaşıp camlardan birinin önüne geldiler. Wyern’in yaptığı basit bir büyü ile pencereyi açıp içeriye tırmandılar. Kör karanlıkta çıt ses çıkarmadan kitap raflarının arasından ağır ağır geçip giriş salonuna doğru ilerlediler. Wyern, girişteki bölmesinde bekleyen kütüphane memurunun üzerine basit bir uyku efsunu yerleştirdikten sonra görevlinin olduğu kısma girip ödünç verilenler listesine baktı. Kızın adının yanında sadece kitabın etiket numarası ve bölümünün numarasının yazdığını gören Wyern şüphelenmişti:
Büyücü: “Kitapların ismi kaydedilir. Ancak burada sadece kitabın etiket numarası ve bölüm numarası yazıyor.”
Eşkıya: “Bu normal mi?”
Büyücü: “Evet normal… Ancak özel izinle alınabilen kitaplarda… Bunlar genelde yasaklı kitaplar olduğundan insanlar merak etmesin, herkes ulaşamasın diye isimleri açıktan yazılmaz.”
Eşkıya: “Yasaklı kitaplar derken? Büyü kitapları mı?”
Büyücü: “Sadece büyü kitapları değil. Her alan için yasaklı kitaplar vardır ayrı bir kısımda tutulurlar.”
Eşkıya: “Büyü kitaplarını anlarım da öteki kısımlarda yasaklanacak ne var?”
Büyücü: “Olmaz mı? Mesela iktisat ve ticaret bölümünün yasaklı kitaplar kısmında ekonomi bozma, düzeltme yöntemleri, siyaset bölümünün olduğu kısımda hükümet yıkma, devlet devirme, imparatorluk kurma, askeriye kısmında ordu yetiştirme, suikast ve adam öldürme gibi bir nice konuyla ilgili yasaklı kitaplar var. Tehlikeli konulardan bahsedenler. Hoş Güneş Tapınağı mensuplarına sorsan onlara göre kendi dinleri hariç her kitap yasaklı kısma alınmalı ya neyse… Bir an önce gidelim!”
Wyern kütüphane defterinin o kısmını kopartıp yanına aldı. Sansar ile kütüphanenin bodrum katına inerek yasaklı bölümün girişine doğru yürüdüler. Önlerinde, birkaç kat demirden yapılma, dev asma kilitli bir kapı ve boynuna asılı bir halkada da anahtarı bulunan kırmızı derili, korkunç görünüşlü, beli kılıçlı, dev yapılı bir ifrit haricinde pek de önemli bir engel olduğu söylenemezdi.
Eşkıya: “İfrit mi o? Uyutacak mısın?”
Büyücü: “Benim uyku efsunum buna işlemez. Daha farklı bir varlık türünden sonuçta. Ama yine de deneyeceğim bir şey var…”
Wyern en iyi bildiği şeyi denemeye karar vermişti. Lanet ve Uğursuzluk… İfrite yoğunlaşarak okkalı bir kem talih büyüsü yollamıştı. Büyü ifritin tenine temas eder etmez dağılmış, tılsım kokusunu alan ifrit ateş kızılı gözlerini açarak olduğu yerden doğrulmuştu. Eşkıya: “Hay senin yapacağın büyüyü…”  diyerek gerisingeri kaçtığı sırada, Wyern sanki yapmak istediği buymuş gibi ifrite ağır bir beddua etmişti. Bu ifritin derisine nüfuz etmekle birlikte elini kolunu sanki zincire vurulmuş gibi hareketsiz kılıp sırt üstü devirmeye yetmişti. İfrit doğru dürüst uyanıp karanlığın içinden kendine saldıranları göremeden hareketsiz kalmıştı. Eşkıya: “Ama senin bedduan sağlam hacı…” diyerek döndüğünde, Wyern ifritin boynundan koca anahtarı çıkarıp yasaklı kitapların olduğu kısmı açmışlardı.
Uzunca bir koridor, sağlı sollu koridorlar ve üzerlerinde bölüm adları yazan levhalar ile oldukça girift bir görünüm arz etmekteydi. Duvardaki meşalelerden iki tanesi alarak “Yasaklanmış Büyü Kitapları” bölümüne girdiler. Kimi duvara zincirli, kimi metal kafeste muhafaza edilen, kimi kan kokulu, kimi çığlık atan çeşit çeşit ciltte ve görünüşte büyü kitaplarının numaralarına baka baka ilerliyorlardı. Dahası Wyern okuyor, Sansar ise çeşitli Akdiyar küfürlerini sıralayarak şaşırıyordu. En sonunda tüm rafları gezip, bölümün en sonundaki bir başka koridor girişinin önüne geldiklerinde Wyern’in yüzü korkunç bir şey görmüş gibi sararmıştı.
Eşkıya: “Aga ne oldu?”
Büyücü: “Kitap bu bölümde değil.”
Eşkıya: “Numarayı yanlış mı yazmışlar?”
Büyücü: “Öyle değil. Kitap “Dokunulması ve Bahsedilmesi Yasak Kitaplar” kısmına ait.”
Eşkıya: “O nasıl bir şey o?”
Büyücü: “Yasaklı kitaplar var. Ama bununla birlikte dışarıya çıkarılmasını bırak, sırf kimse dokunmasın, ellemesin, korunsun diye kapatılan kitaplar var. Bu ise diğer kısımlara ait değil. Sadece yasak büyü kitaplarına ait ayrı bir kısım yani sadece büyü kitapları için yapılan bir uygulama.”
Eşkıya: “Kız nasıl kitap çıkarmış ya buradan?”
Büyücü: “Soylu işte! Babasının nüfuzunu kullanmış olmalı.”
Eşkıya: “Sen böyle sararıp solmazsın kolay kolay? Bu kitapların içeriği ne ki?”
Büyücü: “Kız tahminlerimin ötesinde şeylerle uğraşıyor olabilir. Buradaki kitapları kullanmaya kimse cesaret edemez! Tarihin karanlıklarına gömülen karanlık lordların, büyücülerin toplamından daha acayip şeyler barındırır! Bir kere bahsedilir ve sonra konu kapatılır, üzerine konuşulmaz bile!”
Eşkıya: “Aga gel yol yakından vazgeçelim. Bak böyle bir kitabı çıkartmış, biri büyü yapar biri kanımı emer diye korkmadan sizi birbirinize düşürmüş… Kadın kısmından korkacaksın! Hele böylesini gördün mü kıta değiştirsen yeridir! Başka kız mı yok ya? ”
Büyücü: “Hangi kitabı aldığını öğrenmem lazım. Dengesiz birileri eline geçirmek de istiyor olabilir!”
Eşkıya: “Akdiyar’ın canına okumak için? Bize ne arkadaş muhafız mıyız asker miyiz bize ne ya?”
Büyücü: “İyilik ve dünyayı kurtarmak elbette yaşam amacım değil ama üzerinde bulunduğumuz dünya tehlike altında olabilir. Kellemizin selameti açısından kızın ne yaptığını bulmamız lazım!”
Koridora girip, koridorun sonundaki merdivenlerden aşağıya inerek kapısı bir mağara ağzına denk gelmişlerdi:
Eşkıya: “Burada niye kapı yok?”
Büyücü: “Bekçisi var buranın, ondan kapıya gerek duymamışlar.”
Eşkıya: “O nasıl bekçi ki kapı koymamışlar?”
Büyücü: “Yanlış hatırlamıyorsam epeyce yaşlı bir ejderha…”
Eşkıya: (Duraksar) “Ejderha mı?” (Küfreder gibi bakar büyücüye) “Senin yapacağının da büyücüsünün de… Ben canımı sokakta bulmadım, gidiyorum ben!”
Büyücü: “Hay ben senin olmayan mantığını! Geri zekalı! Niye korkuyorsun?”
Eşkıya: “Senin kafan mı iyi? Ejderhanın tekinin mağarasına elimizi kolumuz sallayarak girmeye ramak kalmış, neyine korkmayayım lan? Mantıkla ne alakası var?”
Büyücü: “Buradan kitap çıkarmak yasaktır, büyücülük fakültesinin başmüdürü haricinde kimse giremez! Eğer kız buradan kitap çıkarabilmişse bir şekilde ejderhayı kimsenin haberi olmadan alt etmiş olmalı.”
Eşkıya: “Daha kötü ya! Ejderhayı tepeleyen kız bize ne yapmaz? Bulaşmayalım aga!”
Wyern sinirle söylenerek mağaradan içeriye girdi. İleride bir galerinin içinde her biri ufak kafesler içinde bekleyen yüze yakın “gerçekten yasaklanmış” kitaplar bulunmaktaydı ki her birinin önündeki pirinç levhalarda uzun uzun kitapların isimleri, yol açtıkları felaketler ve neden yasaklandığı yazmaktaydı. Etrafına biraz bakındıktan sonra bir köşeye kıvrılıp uyumakta olan devasa ejderhayı görerek istemeden de olsa ürperdi. Meşalenin ve duvardaki kandillerin ışığında yeşil pulları ve koca kanatları parıldayan, kocaman kafası ve koca sakallarının arasından hırıltıyla nefes alan, her pençesi değme mızraklara denk ejderhanın tam önünde, yerde bir kağıt parçasının durduğunu görmüştü. Kağıt parçasını usulca alıp okuduktan sonra yine sararmış bir halde eşkıyanın yanına dönmüştü:
Eşkıya: “Ejderha iyi mi? Bu nasıl soru ya? Her neyse ejderha nasıl?”
Büyücü: “Kız her şeyi ayarlamış. Bu elimde gördüğün kağıt bizzat başmüdürden alınma bir izin kağıdı. Ejderha bir süre uyusun, gelene gidene karışmasın diye imzalanmış resmen!”
Eşkıya: “Sizin başmüdürlükte ne pis rüşvet dönüyormuş aga? Anlamamışlar mıdır?”
Büyücü: “Rüşvet gayet iyiydi demek ki. Ayrıca basit bir soylu kızının büyü kitaplarını bir süreliğine alsa bile kullanamayacağı gibisinden “gerzek derecede iyimser” bir bahaneye sığınmış olabilirler.”
Eşkıya: “Bu kız buna nasıl cesaret etti diyeceğim ama abes kaçacak…”
Büyücü: “Aldığı kitabı öğrenelim, ona göre el atarız meseleye.”
Eşkıya: “Aga bu bizi aşar. Muhafızlara falan söylemek lazım?”
Büyücü: “Başmüdür rüşvet ortaya çıkmasın diye hayatta konuşmaz! Hatta kütüphane görevlilerinin uyutulmasından ve yasaklı kısma girmemizden ötürü bizi sorumlu tutar. Kız zaten soylu, hükümet kanadından umudunu kes. Geriye yegane otorite Güneş Rahipleri kalıyor, onlar da zaten “İftiracı zındık!” diyerek konuşmamıza fırsat vermeden yakarlar. Ancak! Kızı durdurmayı başarıp kitabı geri getirirsek olay kendiliğinden kapanır. Engizisyoncular’ı nasıl atlatırız bilemem ama. Eşkalimizi bilmedikleri sürece sorun yok!”
Eşkıya: “Dünyayı kurtarmaya çalıştığımızın farkında mısın?”
Büyücü: “Hem dünyayı, hem de aşkımı. Benim romantizmim saplantı üzerine kurulu.”
Eşkıya: “Oldukça tuhaf bir romantizm anlayışın var…”
Büyücü: “Hayatım boyunca hiçbir işim, iyi bir büyücü olmama rağmen rast gitmedi zaten. Sayılı iyi büyücüden biriyim ama umutsuz vakayım. Bu iş kala kala bana kaldı. Kör talih canımı alana dek, gelişine yaşamak lazım!”
Wyern, kitapların muhafaza edildiği kafeslerin üzerindeki numaralara baka baka gezinmeye başladı. Boş bir kafesin önünde durduğunda önce neredeyse korkudan dizleri üzerine düşecekti. Sansar yanına giderek Wyern’in kalkmasına yardımcı oldu.
Büyücü: “Biz öldük Sansar! Mahvolduk biz!”
Eşkıya: “Ne oldu ki?”
DEVAM EDECEK

9 Şubat 2013 Cumartesi

Büyücünün Tuhaf Romantizmi-1


(İş bu hikaye, Terry Pratchett ve Diskdünya serisinden, özellikle Rincewind'den esinlenerek yazılmıştır. Diyaloglara ve tiyatrovari parantez içi belirtmelere dayalı, mizahi bir kurgu olarak düşünüldü.)

Herhangi bir gezegen ya da paralel evrenlerden biri…
Burası Acunal…
Gökyüzünde arada bir görülen kaynağı belirsiz kızıl ışıltılara binaen böyle bir isim takmışlar. Burada bir sürü kıta, bir sürü ada, bir sürü şehir ve ülke, bir sürü insan ve tahmin edileceği üzere bir nice “mevzu” var... Dünyamızın zaman hesabına göre Orta Çağ ile Yeni Çağ arasında bir zamana tekabül etmekte olan bir dönemdeler…
Durumun anlaşılması açısından biraz “Ak Diyar Sosyolojisi’nden” bahsetmeli…
Görkemli, büyük ve bir o kadar da entrika dolu Ak Diyar kıtasında, Ak Diyar Konfederasyon’una bağlı topraklardayız. Beyaz Hisar'ın gerisindeki Beyaz Federasyon bölgesinde. Ortasından bir nehrin çaprazlamasına ikiye böldüğü, üniversitesiyle ve akademik camiasıyla ünlü Okullar Şehri'ndeyiz. Mevzu orada geçiyor yani, Avrupa falan değil karışıklık olmasın baştan Acunal dedim. Burada da bir engizisyon mevcut çünkü. Avrupa’daki ile benzerliği ses benzeşimi… Ancak anlam açısından aralarında neredeyse hiçbir “fark yok”…
Engizisyon dedikleri Güneş Rahipleridir. Güneşe, aydınlığa ve iyiliğe öylesine kafayı takıp, kendilerini karanlığın yok edilmesine öyle adamışlardı ki sonunda kendileri “karanlığa düşmüşlerdi.” Ancak bunu yüzlerine söyleyebilecek cesarette pek kimse yoktu. Kafayı aydınlık savaşlarıyla bozmuş daha radikal bir grup ise Engizisyon namı ile diyarda büyücülere ters bakmakta, eline geçirdiği “karanlık varlığı(?)” yakmakta… Avrupa’dakinden tek farkı mahkeme yapmıyorlar, gördükleri yerde suçlayıp yakıyorlar, kesinlikle mahkeme yok. Güneş Kilisesi’ne bağlıları ki sadece “Kilise” olarak anılması bile hakkında yeterli bir bilgi verir.  Çünkü Acunal’da bu kadar büyük başka bir kilise yapılanması yok.
Acunal’ın birçok tanrısı arasında en fazla tapınılan ve üzerinden “ekmek yenilen” mefhum Güneş Kilisesi’dir. Mahalli tanrılara dayanan inanç sisteminden sonra zuhur eden, Ulu Koca Tapınağı’ndan ayrılma şamanların kurduğu basit bir inanış, siyasi ve askeri ellerde ölümcül bir silaha dönüşmekte gecikmemişti. Acunal üzerindeki en güçlü kilise olduğundan, kıtalar arasındaki tanrılar tasavvuruna göre şekillenmiş şamanizm, paganizm, totemizm ve her türlü mahalli inanışa karşıdırlar. Haçlı Seferleri gibi “Güneş Seferi” düzenlemeye niyet etmekteler ve düzenlemişler... Cinler, umacılar, gulyabaniler, vampirler gibi insan dışı her ırka karşı da pek sevgiyle yaklaştıkları söylenemez tabi…
İşte böyle bir sosyal gerçeklikte…
Okullar Şehri’nde nehrin öğrenciler, araştırmacılar, büyücüler, simyacılar ve sair ilim ehlinin kaldığı güney yakasından, sivil yerleşimlerin ve şehir ahalisinin bulunduğu kuzey yakasına geçen Büyücü Wyern Kızılaba ile Eşkıya lakaplı, hattı zatında eşkıyalık yapmaktayken para karşılığı hapisten Wyern’in kurtarıp yanına aldırdığı Sansar, şehrin sokaklarında ilerlemekteydiler. Wyern’in onu yanına almasına hiçbir arkadaşı akıl sır erdiremese de Wyern’in kendince bir nedeni vardı. Normalde bir büyücü, mezarlıktan bir gulyabani çağırıp, bunu köle olarak kullanabilir her türlü yardım ihtiyacını bu şekilde giderebilirdi. Ancak sokaklarda doğaüstü saydıkları mahlukları görmeyi pek sevmeyen Kilise ve engizisyon yüzünden, yanında bir hilkat garibesi ile gezmek yerine, hem becerikli hem de kafası kurnazlığa basmayan, daha iyi denebilecek bir eşkıya olan Sansar’ı, hapishaneden kefaretini ödeyerek kurtarmıştı. Sansar ise dağda taban tepmektense, şehirde sıcak bir yatak ve karnının doyması karşılığında onun yanında kalmaya başlamıştı. Kısa sürede iyisiyle kötüsüyle köle-efendiden ziyade iki çocukluk arkadaşı gibi olmuşlardı. Kafa yapıları ve hayattan beklentileri taban tabana zıttı ancak tuhaf bir şekilde birbirlerine uyum sağlamışlardı.
Wyern törenlere ve ayinlere sakladığı en güzel giysilerini giyinmiş, tılsımlarını takmış takıştırmıştı. Sansar da ondan aşağı kalmamıştı ancak her haliyle pek bir giyim zevkinin olduğu söylenemezdi. Bir davete gider gibilerdi. Wyern Kızılaba üniversite öğrencilerinden birine aşık olmuştu. Şehrin soylu ailelerinden Beyazhisarlızadeler’e mensup ve Ak Diyar Üniversitesi Siyaset Okulu öğrencilerinden Taryal Hanım'la maceralı bir muhabbete dalmıştı. Daha önce şehirde birkaç kere göz göze gelmişlerdi ve aynı kitapçıda birbirlerine rastlamışlardı. Wyern, hiç huyu olmadığı halde sıkıcı siyaset kitapları kısmında zaman geçirmeye başlamış ve onu ikna edip bir sokak tiyatrosunda buluşma ayarlayarak onunla görüşmeyi başarmıştı. İlk defa böyle şeyler yaşıyordu, hatta Sansar: “Usta kızda bir numara olmasın?” diye birçok kere sormuştu ancak neden şüphelenmesi gerekiyordu ki? Aşk bir büyücünün bile başına gelebilecek bir şeydi. 
Sokak ortasında absürt komedi yapan bir tiyatro seyirliğinde daha da ilerleyen görüşmeleri, bir kaç mektuplaşma ile sürmüş, en son Taryal kendisiyle “Kütüphane Korusu”nda buluşmak istediğini söyleyince Wyern Kızılaba, Nehirdibi Birahanesi’ne gitmiş, sabahlara kadar sevinçten içmişti. O civarda, sevgililer ve sevgili adayları arasında “Kütüphane Korusu”nda buluşmak “aşırı samimiyet” nişanesiydi. Önceleri üniversite civarında gözden ırak başka bir mekan bulunmadığından pek çok aşığın kütüphaneyi tercih etmesi, buraya gelip giden bir çok kesimi rahatsız etmişti. (Şöyle diyorlardı: “Tam Kıtalar Arası Büyü Akımı konulu bir araştırma yapıyorsun ve bulduğun tek şey yaz-kış demeden tenha kitap rafları arasında önçiftleşme yaşayanların çıkardığı o sesler…”) Şehrin meclisinin de onayladığı bir yasayla kütüphane civarına tılsımlı bir koru yapılmış ve girişine “Aşıklar buradan” yazan bir levha yerleştirilmişti. Tılsımlı olduğu için ilk etapta aşıkları yutup kozmik iblislerin bulunduğu bir boyuta ışınlayabilecek gizli bir kapı olduğu söylentisi çıkmış, buradan uzak durulmuştu ancak buraya giren ilk çiftin ardından her ırktan aşık buraya gelir gider olmuştu. Tılsım gereği korudan dışarıya yahut dışarıdan koruya ses gitmiyordu böylece araştırmalar sekteye uğramıyordu. Üniversitenin açıkgöz Başmüdürü, içeriye birde içkili bir işletme açmış ve Güneş Rahipleri’nin tepkisini çekmişti. (Şöyle demişlerdi: “İlim araştıracaklarına gönül mü eğlendirecekler? Oldu olacak fuhuş sektörüne açılsın. Güneş’in İlkelerine aykırı bunlar! Rahatsız oluyoruz!”) Ancak şehirler üzerinde sosyo-kültürel hariç idari anlamda bir yetkileri bulunmadığından (onu bunu yakmak dışında) “rahatsızlıkları” dikkate alınmamıştı.
Wyern Kızılaba, hayatında kurmadığı kadar hayal kurarken soylu Hanımdan gelen mektuplar kesilip kız görünmez olunca şüpheye düşmüştü. Aşıklar Korusu’ndaki buluşma için de kendisini ekerek buluşmaya gelmeyince büyücü, kızın naz yaptığını düşünerek (bu fikri ona Sansar vermişti: “Naza çekiyor kendini, ısrarcı ol, kovala… Bu işler böyle…”) sağlam bir sürpriz olması açısından kızın şatosuna gidip orada ilan-ı aşk etmeye karar vermişti.
Kendisine güveniyordu zira Kızıl Evren üzerinde haklı bir ünü vardı. Altıncı Dereceden kara büyücüydü. Vusta, Havas, Ayiniyye, Kem Göz Nişanları'na sahipti ve  “Uğursuzluk Çağırma ve Ölüm Büyüleriyle Karşılaştırma” konulu araştırma teziyle üniversiteye girmişti. Bu şu demekti. Ortalama bir büyücüye göre daha fazla bilgiye sahipti, karanlık güçler üzerinde belli bir hâkimiyeti vardı. Ölü ruhlarla konuşabilirdi, nazar ve uğursuzluk konusunda alt etmek istediğini şekilden şekile sokabilirdi ve şimdide lanetleme büyüleri üzerine çalışmaktaydı. Kesinlikle bir yarı tanrıyla başa çıkamazdı ya da yarı tanrı olduğunu iddia edemezdi (soyu tükenmiş büyücülerin soyundan gelmekteydi). Etrafına gulyabani ve ifrit kabilelerini toplayıp kendisini “Karanlıklar Efendisi” ilan etmiş bir varlıkla çarpışmayı aklının ucundan bile geçirmezdi –en azından şimdilik. Ancak kesinlikle iyilik için yanıp tutuşmayan, karanlık güçleri deşeleyen türden bir büyücüydü. Üzerine hücuma kalkmış bir tabur askerin üzerine yedi sülalelerine yetecek bir uğursuzluk yerleştirebilir, değdirdiği nazarla duvarları çatlatıp gemileri batırabilir, mezarlıktan çağırabildiği birkaç tuhaf mahlûk ile onları korkudan öldürebilirdi. Ancak aşk büyüleri üzerinde uzmanlığı sıfırdı ve her çalışkan öğrenci gibi kızlar konusunda pek başarılı olduğu söylenemezdi.
Yine de Wyern Kızılaba, her ne kadar üstün güçleri olsa da karakter ve kader olarak sorunlu birisiydi. Okullardaki beceriksiz, başarısız öğrenciler gibi olsaydı yaşadığı aksaklıklar ona sıradan gelebilirdi ancak bu kadar kabiliyet sahibi olup bu denli talihsizliğe gark olmak bilinçaltında muazzam bir kompleks yaratmıştı. Eğer gerçekten başarılıysanız yerinizi korumalısınızdır, bir tembelin başarısızlığı dikkat çekmez ancak bir başarılı öğrencinin en ufak hatası parmakla gösterilmeye neden olurdu.
Çocukluğundan beridir yegane hayali “karanlık sanat” üzerinde söz sahibi olmak ve denk getirdiği bir diyarda “Karanlıklar Efendisi” olmaktı. Herkesten gizlediği bir arzusuydu. Ancak kaderi ve yaradılışı bu “karanlık emellere” uygun değildi. Asıl uzmanlaşmak istediği alan boyut kapılarıydı, başka gerçekliklerden başka varlıkları taşıyabilme ve onlara hükmedebilmekti. Tüm çalışmaları bu yönde ilerlemişti. Ta ki kasabasına gelen büyü heyetinin önünde basit bir hata yaparak yanlışlıkla ahtapotvari bir yaratığı kasabasına taşıyıp koca kasabanın yok olmasına neden olduğu güne kadar... Dünyalarının selametini düşünen büyücüler tarafından tam ona müsait bir alana yönlendirilmişti: “Lanetleme ve Uğursuzluk Büyüleri…” Alanında gerçekten ustalaşmıştı ama beddua okuyarak nasıl “karanlıklar efendisi” olacağına dair hiçbir fikri yoktu. Yine de çalışmalarını sürdürüyordu. Başarılı bir öğrencinin hayattaki beceriksizliklerinden nasibini almış olsa da bir gün daha da yükseleceğini, hatta boyut kapıları üzerine yeniden araştırma yapabilme imkânını elde edebileceğine inanıyordu.
Dolayısıyla, Taryal Hanım’ın şatosuna doğru giderlerken, namından ve kabiliyetinden başka güvenebilecek hiçbir şeyi olmadan, sırf akademik kariyerinin verdiği gazla mermer kaldırımlar üzerinde emin adımlarla yürüyordu ve Sansar ile aralarında meseleye dair bir tartışma dönmekteydi:
Eşkıya: “Cevap yok, haberci yok kalkıp elin soylusunun şatosuna gidiyoruz... Başımıza bir iş gelmesin?”
Büyücü: “Mezardan ceset çalma yok, yaratık beslemek için çocuk da kaçırmıyoruz ne olabilir ki? Gideceğiz kızın şatosuna, meramımı anlatacağım sonra gelsin aşk dolu günler...”
Eşkıya: “Kızla evlenmene ailesi karşı çıkmasın? Soylu moylu...”
Büyücü: “Bu zamanda doğru dürüst kaç büyücü var? Hem benim gelecek planlarım falan var hani diyorlar ya “Asırları Aşan Yüce Kötülük” geyikleri... Dokuzuncu seviye olduktan sonra kendi krallığımı kurup “Büyücü Kral” olabilirim. O da tabii ki “Büyücü Kraliçe” olmak isteyecektir... Basit bir şehir soylusu olarak kalmaz istemez herhalde?”
Eşkıya: “Şu beyaz granitten şato değil mi?”
Büyücü: “Evet. Yaklaştık sayılır, ışıkları yanıyor.”
Ancak beyaz granitten, üç-dört katlı olduğunu tahmin ettikleri “mütevazı” şatonun giriş kapısında beli kılıçlı ve tepeden tırnağa zırhlı bir muhafızın beklediğini gören Wyern Kızılaba’nın neşeli hali bir anda yerini şüpheye bırakmıştı. Aydınlık Deniz’in balıkçı köylerinden gelip Akkent başta olmak üzere Ak Diyar’ın şehirlerinde ve madenlerinde paralı muhafızlık yapanlara benziyordu. Yine aynı şekilde bu durumda Sansar’ın da fark ettiği bir acayiplik vardı…                
Eşkıya: “Niye bir tek onların şatosunun kapısında koruma var?”
Büyücü: “Bu çok enteresan… Onu evine bıraktığımda geceydi ve o koruma yoktu. Ama şimdi...”
Eşkıya: “Paralı asker tipi var. Gerçi bar fedaisine daha çok benziyor. Şu sıfata bak! Kesin boş zamanlarında kiralık katillik yapıyordur. Dağda bunun yolunu kesmeye kalksam önce tipine bakar, sonra kılıcımı indirip "Pardon ben başkasıyla karıştırdım" deyip geri kaçardım... Ya bizi içeri almazsa?”
Büyücü: “Parti değil, eğlence değil, soyluların ve tüccarların fink attığı özel yerlerden hiç değil... Ne diyebilir ki? Evin misafirleriyiz. Geldik işte, bekle ben konuşayım... Öhmmm. İyi geceler.”
Kapı Bekçisi: (Duyanı her türlü saldırganlıktan uzaklaştırabilecek korkutucu bir sesle) “Durun! Siz kimsiniz?”
Büyücü: “Ben Büyücü Wyern Kızılaba. Bu da yardımcım Sansar.”
Eşkıya: “Dağlıgillerin Sansar, baba tarafından dev'lik var bizde de...”
Büyücü: “Öhmmm... (Sansar’a öfkeli bir bakış atmasının ardından) Neyse, biz Taryal Hanım'ın misafirleriyiz.”
Kapı Bekçisi: “Bana öyle bir bilgi gelmedi...”
            Eşkıya: “O nasıl cevap? Kardeş burası damsız girilmeyen barlardan falan mı? Yanlış mı geldik?”
Büyücü: “Aldı Koca’nın baltasına gelesin, Ak Ece’nin ışığını göremeyesin Sansar kapa çeneni! (Kapı bekçisine dönerek) Efendim müsaade ederseniz... Taryal Hanım beni tanır, geçeyim bir zahmet…”
Kapı Bekçisi: “İçeri giremezsiniz! Hanımımın kesin emri var!”
Büyücü: “Bakın ben Altıncı Dereceden kara büyücüyüm! Vusta, Havas, Ayiniyye, Kem Göz Nişanları'na sahibim. Uğursuzluk Çağırma ve Ölüm Büyüleriyle Karşılaştırma konulu araştırmamla üniversiteye girdim ben! Bu rezalete hemen bir son verin!”
Eşkıya: (Wyern’den aşağı kalmamak adına) “Eee... Ben de... Ben de bir keresinde Kör Rufus ve çetesini attığım narayla kovalamıştım. Sesimi azgın erkek ayı sesine benzetmişti... Neyse...”
Kapı Bekçisi: “Taryal Hanım kapıya sap, yalnız birileri gelirse özellikle içeri almamamı emretti.”
Eşkıya: (Wyern’e dönerek) “Bak sana söylemiştim damsız almıyorlar, dediğim gibi bar çıktı. O kadar da beddua ettin…”
Büyücü: “Zehirli oklara gelesin Sansar! Neyse gidelim biz bari…”
Eşkıya: “Bir dakika ustam sen bunların dilinden anlamazsın… (Korumaya dönerek “diklenir/horozlanır” bir şekilde) Sen kimi almıyorsun lan içeri? Sen kimsin lan? Çağır patronunu!”
Büyücü: (Eşkıyayı çekiştirerek) “Aldı Koca belanı versin Sansar! Kara yere gir Sansar!”
Büyücü ve Eşkıya kapıdan uzaklaşınca Sansar, Wyern’in nasıl bu kadar kolayca vazgeçtiğine şaşırdı. Ancak…
Büyücü: “Ne var lan içeride? Cama çıkalım bari? Arkadan kolayca gireriz, şu zebani tipli görmeden arkaya dolanalım…”
İkili ilerleyerek şatonun arka bahçesine gelerek çalıların üzerinden atlayıp duvarları geçerek şatonun arka duvarına varmışlardı. Ancak büyücü buraya vardığında tuhaf bir şeyler hissetmeye başlamıştı.
Büyücü: “Burada bir şey var... Varlığını hissediyorum!”
Eşkıya: “Böcektir böcek... Bahçedeyiz ya…”
Büyücü: “Düşünebilen bir şey geri zekâlı! Yakınlarda… Duyuyorum adeta!”
Eşkıya: “Ben bir şey duyamadım?”
Büyücü: “Gece yaşayanların anlayabildiği, gündüz yaşayanların anlayamayacağı tuhaf bir dil vardır. Gündüzün alaycılığındansa gecenin çirkinlikleri örtücülüğüne sığınan bizim gibilerin aralarında gizli bir iletişim vardır.”
Sansar, Wyern’in cevabından bir halt anlamamıştı, Wyern de anlatmakla uğraşmaya hiç niyetli değildi. Wyern’in hissettiği gibi gerçekten birine rastlamışlardı duvarın dibinde. Kendi kendine söylenmekte olan, siyah pelerinli vardır ve oldukça karizmatik görünen bir adamdı. Wyern onun varlığını neden bu kadar güçlü hissettiğini anlamıştı zira adam bir vampirdi. Peki, bu kimdi? Burada ne işi vardı? Söz konusu Taryal’ın arka bahçesinde bir erkek vampirle karşılaşmak olunca Wyern’in o güne kadar akademik camia dışında pek kıpırdamayan kıskançlık damarı kabarmıştı…
Büyücü: “Vampir bu, vampir...”
Eşkıya: “Pelerin dalgasından mı anladın? Şu şekle bak, havalara bak…”
Büyücü: (Vampire hitaben) “Sen de kimsin?”
Vampir: “Pardon? Avcı mısınız?”
Eşkıya: “Hee… Avcıyız biz, kaz sürüsü takip ederken geld…”
Wyern’in Sansar’ın böğrüne sertçe dirsek vurması üzerine cümlesi yarıda kesilmişti. Wyern, Sansar’a tehditkâr bir bakış fırlattıktan sonra esrarengiz vampire döndü.
Büyücü: “Bildiğin avcıyı kastetmiyor geri zekâlı! Vampir avcısı olup olmadığımızı sordu. (Vampire dönerek) Büyücüyüm, büyücü korkma!”
Eşkıya: “Oha! Dişlere bak! Harbiden vampir bu! (Wyern’in ivedi bakışları üzerine) Tamam sustum...”
Büyücü: (Vampire hitaben)“Burada ne işin var?”
Vampir: “Şato sizin miydi?”
Büyücü: “Yok benim kendi şatom var ama bu değil.”
Eşkıya: “Ne şatosu aga? Yok kardeş kulede kalıyoruz biz üniversite yurtlar ve toplu konutların… Tamam bakma öyle, şato he şato!”
Büyücü: (Vampire) “Müstakbel sevgilim kalıyor burada bu şato onun ve ailesinin.”
Vampir: “Demek o sensin! Sevgilimi çalarak şatosunda âlem yapan, beni de içeriye aldırmayan o zalim sensin! Benim gibi hakir bir âşıkla dalga geçmek için geldin demek!”
Vampirin bu cümleyi şiir okur gibi teatral bir tavırla söylemesi üzerine Wyern ve Sansar bir hayli şaşırmışlardı. Vampirler (sahicileri, melez olmayanlar) genelde garip varlıklardı ancak böyle şiir okur gibi konuşup tiyatroya has hareketlerle hareket edenini görmemişlerdi.
Eşkıya: “Sen buna kötü bir şey mi yaptın? Ne yaptın? Gerçi tam anlamadım ama?”
Büyücü: “Dur yahu tiyatroya başlama hemen! Sevgilim demedim, müstakbel dedim gelecekte yani. Hem şatoda âlem yapıyorsunuz dedin. İçeride kim var ki?”
Vampir: “Demek sen de değilsin. Sen de benim gibi kandırılmışsın. Seni de aldattı demek o sade güzelliğiyle, tatlı sözleriyle…”
Eşkıya: “Ohooo! Daha ilişki başlamadan boynuzu takmış kız. Soylu moylu ama kaşarlanmışsa artık…”
Büyücü: (Sansar’a yine tehditkâr bir şekilde bakarak) “Ulu Koca belanı versin! O çenene ayağım girsin Sansar kapa çeneni! (Aynı sinirle vampire dönerek) Sen kimsin, olayda rolün ne onu anlayamadım?”
Vampir: “Kusura bakmayın henüz tanışmadık değil mi? Gorour Sandıkçızade. Vampirain'liyim. Ticaret fakültesinden…”
Eşkıya: “Buradan mı Bazilikaros Kıtası'ndan mı?”
Vampir: “Buradaki. Tüccardan vampir olduk biz.”
Eşkıya: “Ben askerliğimi Vampirain'de yaptım bak. Bizim çavuşumuz da oralıydı. Konfederasyon Ordusu Zorunlu Hizmet zamanımda…”
Vampir: “Hadi ya. Hiç Tabutçular Sokağı'na geldin mi?”
Eşkıya: “Çok gezdim orayı. İşte Akkent’in meşhur Altın Caddesi gibi, orası da Vampirain’in Altın Caddesi, piyasa orada hep…”
Büyücü: “Sansar, çenen kopsun Sansar! Ne geyiğe sardınız be! Gorour, hocam sen şimdi sevgiliyle âlem yapan birisinden bahsettin. Nedir şu mesele?”
Vampir: “Şatosuna geldim, aniden estiren ılık bahar rüzgârı misali. Sürpriz yapmaktı amacım… İçeriye almadılar beni camından tırmanayım dedim taze meltem gibi koynuna süzülecektim. Ama…”
            Eşkıya: (Wyern’e) “Abi yengeye sarkmaya gelmiş bu bildiğin?”
Büyücü: “Dur hele! Eee? Ama dedin?”
Vampir: “İçeriden iki kişinin sesleri geliyordu. Aşk sözleri söylüyorlar birbirlerine. Biri Taryal’dı maalesef… Öteki ise başka bir erkeğe aitti…”
Büyücü: “Bu olamaz. Ama kız bana ilgi göstermişti? Beni sevdiğini söylemişti?”
Eşkıya: “Buna dedim o kadar paraya kıy, gümüş simlerle süslü bir at arabası al. Kızlar bayılıyorlar öyle şeylere. Dağdan inme cahiliz diye kulak asmadı…”
Wyern olabilecek en karamsar ruh haline bürünmüştü. Hayatının en büyük ikinci hayal kırıklığını yaşamıştı (ilkinde o ilk boyut kapısını açıp bilge bir iblis yerine acayip bir ahtapot-canavar getirerek bulunduğu kasabanın yok olmasına neden olduğu, akademik kariyerini sarsan olay), Sansar’a bile kızacak hali kalmamıştı. Ancak ayakta kalmalıydı, son kabiliyetli büyücülerden biriydi, iyi seviyede olmayan diğerlerini yetiştirecekti. Akademik kariyerinin kendine has tılsımlı kudreti sayesinde böylece karamsarlıktan sıyrılıp eski ruh haline geri büründü. 
Vampir: “Bana da ilgi gösterdi ama sonra bu ilgisini kesti kayboldu. Ben de şiir yazıp şatosuna geldim o kadar, sonra o sesleri duydum. En güzel şiirimi yazmıştım oysa! Dinle bak: "Mor zambaklar dökülür ışığımıza, ufkunda açan sevginin, yağmurun ezberinde buluştuk, sahneler aykırıdır esriktir…"
Eşkıya: “En güzel şiiri buysa en kötülerini Akkent zindanlarında işkence amaçlı kullanıyorlardır…”
Büyücü: “Bir şey soracağım samimi cevap ver. Kız seni bu şiiri okuduktan sonra terk etti değil mi?”
Vampir: “Hayır daha görmedi bile. Yani okuma fırsatım olmadı. Herhalde saatlerdir orada aşk yuvalarındalar…”
Wyern’in öfke damarları kabarmıştı. Başarısız giden bir-iki deneyinden sonra arkadaşlarının deneyimleyebileceği üzere pek kaşınacak bir damar değildi. İstemediği bir alan üzerine zorla yönlendirilmişti ancak öfkesini kanalize ederek alanında tek isim haline gelen usta bir uğursuzluk ve lanetleme ustası olmuştu. Öfkesini çeken kişinin her bir sinir ucuna her saniye milyonlarca iğne saplayacak denli girift delirtme büyüleri bilirdi.
Büyücü: (Bir anda gürleyerek) “İkimizi birden atlattı demek! Peki, kimi seçti? Tamam, bizden iyileri de var aday olarak bakarsan ama merak ettim beni seçerek büyücü kraliçe olurdu, seni seçseydi ölümsüz olurdu. Bizim yerimize kimi tercih etmiş olabilir?”
Vampir: “Bilmem. Cama çıkıp bakamadım açıkçası. Kalp ağrım elvermezdi buna! Ama madem öyle diyorsunuz kanat çırpmakta beis görmeyeceğim!”
Büyücü: “Tamam. Sansar sen burada bekle. Biz biraz uçup geleceğiz…”
Eşkıya: “Takılın siz. Ben eşkıyayım aga, normal insanım. Kendimi yırtsam oraya uçamam zaten!”
Vampir yarasaya dönüşüp kanatlarını çırparken, büyücü dumanlara büründü. İkili cama doğru yükselip koca salonu bir uçtan bir uca görebildiklerinde dünyaya geldikleri güne lanet okudular. Taryal’ın yanı başında ona aşk sözcükleri söyleyen “şey” beyaz atlı bir masal aristoktratı değil çirkin görünümlü alelade bir mezarlık gulyabanisiydi! Acunal üzerinde sıradan bir gulyabani olmak sıkıntı olmazdı -hemen hemen, ancak bir mezarlık gulyabanisi ölülerle beslenen, büyücülerin ve vampirlerin kölesi olarak hizmet veren varlıklardı! Yine de şu durumda o soylu kızın tercih ettiği, kendilerinin sunabileceği fırsatları uğruna terk ettiği âşıktı! Gözlerini yalancılıkla suçlayarak yeniden yere inip eski formlarına kavuştular.
Vampir: “Sarımsak kokusu vurdu herhalde ben demin hayal gördüm... Gulyabani miydi o?”
Büyücü: “Maalesef gerçek… Acıtacak kadar gerçek...”
Vampir: “Ne yani seni beni kıçıkırık bir gulyabaniye mi tercih etti?”
Büyücü: “Eh... Teknik olarak böyle söylenebilir.”
Eşkıya: “Kız sizi bir mezarlık gulyabanisiyle mi aldatmış? Ehm… Kızın kör olmadığına emin misiniz? Tabi o kokuya dayanabilmesi için burnunu ve o çirkin sesini duymamak için kulaklarının da olmadığını varsayarsak…”
Vampir: “Ama benim hayallerim ne olacak? Sen bile ne hayaller kurmuşsundur ey mahzun büyücü! Başkaları da var belki, başka güzellikler ama bu kız başkaydı...”
Büyücü: “Benim de hayallerim vardı. Hayaller gerçekle temas edince bozulmaya başlama eğilimindedir…”
Vampir: “Bak! Ben bir gulyabani yüzünden terk edilen olamam! Çevremdeki vampirler duyduklarında gülerler bana! Vampir karizması, hipnoz ve kurbanını elde etme muhabbeti bilirsin…”
Eşkıya: “Ha ha ha! Hiç güleceğim yoktu doğrusu. Şu… şu… Yaşadığınızı gidip okulda anlatsam önce inanmazlar. Ha ha ha! Sonra da… sonra da…  Gülmekten ölen bir sürü… Ha ha ha! Tamam, ben sustum.”
Büyücü: “Seni anlayabiliyorum, karizma meselesi ve bizlerin belli bir kariyeri var tabi. Ama benim durumum daha içler acısı emin ol. Ben Altıncı Seviye bir büyücüyüm. Daha üçüncü seviyeyken bir mezarlık gulyabanisi çağırabiliyordum! Şimdi kölem bile olamayacak denli basit bir yaratık benim sevdiğim kızı tavladı! Benden sonra gelenler hakkımda dehşet öyküleri anlatmak yerine absürt komedi fıkraları yazacaklar…”
Vampir: “Bana acayip gelen bir durum var yalnız kızın eğilimleriyle alakalı. Sevgili adaylarının üçü de insan değil! Kız neden böyle bizim gibi metafizik varlıklara meyletti peki? Biz Bazilika vampirleri gibi değiliz bilirsin onlar melezdir bizler ise gün ışığına çıkamayan gerçek vampirlerdeniz. Sen sayılısın zaten çok büyücü yok? Ötekisi ise mezarlık gulyabanisi… Neyse kimin umurunda, aptalca bir tesadüf işte...”
Büyücü: Garip tesadüfler ömrüm boyu yakamdan düşmedi, bir büyücüysen hep hikâyelik mevzular illa denk gelir. Demek ki hikaye yazmayı kafayı takınca hayat en acayip hikayelerini anlatmakta tereddüt göstermiyor...”
Vampir: “Yazarsın demek aynı zamanda? Ben de şairim. Son şiirimi dinlemek is…”
Büyücü: “Müsait bir zamanda dinleriz belki, değil mi Sansar?”
Eşkıya: “Şatoda korsanlık günlerimden kalma, sirenlerin ve deniz kızlarının büyülü şarkılarını duymamak için sakladığım kulak balmumları halen duruyor, neden olmasın tabi seve seve dinleriz…”
Büyücü: “Önce bu meseleyi halledelim! Kız bizi resmen aldattı. Mensup olduğu asaletten zerre nasiplenmemiş…”
Eşkıya: “Dağlı bir cadı olan nenemin de dediği gibi: "Asalet o…puluktan kötüdür." Bence de bunu onun yanına bırakmayın!”
Büyücü: “O kırsal kesimdeki feodal sistemi eleştiren bir deyiş seni aptal!”
Vampir: “Ne yapacağız?”
Büyücü: “Şatoyu basıp hakkımızı arayacağız tabi.”
Vampir: “Tamam o zaman. Korumayı ben hallederim, insanlar bize göre zayıftır…”
Eşkıya: “Aga sen büyücü değil misin öyle paldır küldür şato mu basacaksın? Daha zekice bir şeyler beklerdim…”
Büyücü: “Kız meselesi mevzubahis ise zeka ve mantık “genellikle” geçici bir süreliğine rafa kaldırılır. Yürüyün!”
Büyücü, eşkıya ve vampir, duvarlardan ve çalılardan geçerek ön kapıya doğru hücuma geçince, yüzlerine aşina olduğu davetsiz misafirleri gören muhafız kılıcını çekerek savunma pozisyonu aldı. Vampir dişlerini çıkarıp korumanın üzerine saldırdığında koruma ona seyyar satıcıların ve güneş rahiplerinin sattığı koruyucu bir muska gösterip onu iki büklüm bir hale sokunca kılıç dışında da silahlar taşıdığını göstermişti. Ama bir büyücüye karşı hazırlıksızdı. Wyern, üstüne muazzam bir güç çarpması gönderip adamı yere yıkarak etkisiz hale getirdi.
Eşkıya: “Vampirlerde de bu sorun işte. O kadar vur, kır, uç falan sonra iki dua anında yamuluyorlar…”
Vampir: “Şatoyu basıyoruz görünüşe göre… Ama yasalara aykırı değil mi? Özel mülkiyetin ihlali, soyluların haklarını ihlal ve kural dışı büyü kullanımı falan?”
Büyücü: “Yukarıda kıçı kırık bir mezarlık gulyabanisi müstakbel sevgilime el koymuş, sinirden boyut kapısı açıp acımasız bir iblis bile çağırabilirim sen bana yasalardan bahsediyorsun! Kenara çekilin!”
Büyücü kapıya dönerek esaslı bir kapı kırma tılsımı okudu. Sihirli korumalarla güçlendirilmemiş kapı, sanki bir dev yumruk atmış gibi muazzam bir çatırdamayla içeriye doğru bükülüp menteşelerinden kurtularak yere yıkılmıştı. Şatoya girdiklerinde kendilerini seyreden Taryal ile mezarlık gulyabanisinin bakışlarını gördüklerinde oldukları yerde mıh gibi çakılıp kalmışlardı. Taryal, öfkeli gözlerle gelenlere bakıyorken, mezarlık gulyabanisi züppe bir bakışla onları süzmekteydi.
Büyücü: “Bizi bu gulyabani için mi aldattın? Basit bir mezarlık gulyabanisi için mi?”
Vampir: “Ölümsüz olabilirdin…”
Büyücü: “Bir gulyabani ne vaat edebilir ki?”
Taryal: (Soylulara has muazzam bir kibir ve sonuna kadar haklı olduğunu iddia eden buyurgan bir ses tonuyla) “Şatoma ne hakla girersiniz? Bu ne cüret! Çok merak ediyorsanız söyleyeyim. O'nu seçtim çünkü bana en samimi duygularla aşk mektubu yazdı. Siz ise sadece gösteri yaptınız! Biraz kendimizi gösterelim ama kız bana aşık olsun düşüncesi! Siz erkekler hep aynısınız! O beni yuvasına davet etti, mezarlıkta piknik yaptık. O kadar samimi ve içtendi ki…”
Büyücü: “Aldı Koca’nın tırpanı! Mezarlıkta ölü kemirmenin nesi romantik!”
Eşkıya: “Nasıl bir fantezi anlayışı lan o öyle? Nasıl bir mide?”
Taryal Hanım: “Siz romantizmden ne anlarsınız? Hem kapımı kırıp şatomu basmaya nasıl cüret edebiliyorsunuz hala anlamış değilim! Ne hakla bana hesap soruyorsunuz? En ufak ilgide hemen aşık olursunuz zaten! Sonra da evin önüne gelip dadanırsınız!”
Büyücü: “Sen her halükarda benimsin! Ağzımı bozdurtma bana!”
Vampir: “Nasıl senin? Sen ne hakla…”
Vampir tıslamaya başlayınca büyücü muazzam bir öfke patlamasıyla ona döndü. Büyücünün elinden bir anda parlayan tuhaf bir ışık vampirin gözlerini geçici  olarak kör edip rakibinin birini saf dışı bıraktı.
Büyücü: “Sakın bana yaklaşmayı deneme! O benim! (Gulyabaniye dönerek) Ve sen!”
Gulyabani: “Evet haklısın. Basit bir mezarlık gulyabanisiyim, hatta açık medrese sisteminde okuyorum, maddi durumum çok iyi değil… Ancak aşkım beni seçti, geleceğimizi birlikte inşa edeceğiz. Sizin gücünüz ve karizmanız, benim arzularımızın karşısında ne kadar kuvvetli olabilir ki?”
Büyücü: “Seni aşağılık, sefil, çürümüş mezar gulyabanisi! Seni öyle küçük parçalara ayıracağım ki leşini kimse bulamayacak! Bakalım arzuların seni benim lanetlerimden ve belalarımdan koruyabilecek mi?”
Taryal: (Bağırarak) “İmdaat! Bir büyücü! Büyücü şatoma saldırdı! Engizisyon yok mu? Vampirler! İblisler! Engizisyon nerede?”
Eşkıya: “Muhafız İmdat’ı çağırır gibi engizisyoncu mu çağırılır lan? (Büyücüye) Aga gidelim buradan başımıza iş almayalım zaten kafadan haneye tecavüzden hüküm giyeceğiz…”
Engizisyoncular ve Güneş Rahipleri ise büyücü, vampir, cadı türevinden herhangi bir yaratığın lüzumsuz bir işe kalkışması ya da ulu orta kiliseye aykırı bir şey yaptığını zannettikleri daha az radikal kimseler, ahaliden “ahlaksız(!)” işlere meyledenlerle ilgili ihbar beklerlerdi. İhbarı alır almaz tıpkı bir itfaiye teşkilatı gibi anında hazır bulunan alet edevatlarıyla olay yerine intikal ederlerdi ki itfaiyecileri bile gölgede bırakırlardı. Bu yüzden duydukları çığlık sesi ve yakabilecek birilerinin varlığı onları olduklarından daha da hızlı bir şekilde mabetlerinden dışarıya çıkarmıştı ve evlerinden çıkanlar da koşturmaktaydı.
Normal şartlar altında Ak Diyar’da (belli şehirler hariç) yardım çığlığınızın en yakın muhafız karakoluna ulaşması oldukça yüksek bir ihtimaldir. Ancak boğaz kesme ve kalabalık gasp çeteleri olasılığı nedeni ile bu muhafızların olay yerine intikali “olabildikçe” geçtir. Bağıranın boğazı kesilip, lağım sıçanları cesedini kemirirken gelip fail-i meçhul vakayı deftere kaydedip cesedini kaldırırlar, kanların üzerine bir kova su döküp giderlerdi. İnsanların tepkisi ise perdelerini daha sıkı kapatıp kulaklarını dahi mühürlemek olurdu. Ancak engizisyonu çağıran bir çığlık, yakılacak bir büyücünün varlığı söz konusu olunca meşalelerini alıp, tırmıklarını sallayarak Güneş Rahipleri’nin ardına takılıp koştururlardı.
Bu, insanların inanç dünyasına hitap etmese bile arkasında önüne geleni linç edebilecek kendisi gibi muazzam bir kalabalığı getirdiğinden, hep birlikte sinirlerini atmak, sıkıntılarını gidermek ve bu şiddet ayininin bir parçası olmak için mabetlerinden çıkan engizisyon savcılarının ve cellatlarının ardından seğirtmekten çekinmezlerdi. Akdiyar insanları basit yarışmaları bile kavga ve iç savaş meselesi haline getirebilirdi. Engizisyon savcıları, cellatlar ve Güneş Rahipleri ise çok az uyur, kalan zamanda garip görünüşlü pagan yahut şaman kılıklı köylü ihbarı yapıldığında onu kıstırmak üzere olay yerine koştururlarken onların peşine takılırlardı. Hiçbir Akdiyar’lı linç fırsatını kaçırmazdı, bu yöresel bir spor gibiydi.
Bu sefer ise nadir olarak kendileri çağrılıyordu –kelimenin tam anlamıyla çığlık çığlığa birisi onları çağırıyordu. Bir kazığa bağlanıp yakılmak istemiyorsanız uluorta bağırarak “Engizisyon”u yanınıza çağıramazdınız. Ancak ses bir büyücünün yani yakılacak herhangi birinin varlığını işaret ettiğinden bu seferlik geleneklerini sallayan rahipler ve engizisyoncular olay yerine doğru koşturmaya başlamıştı.  Sesler mahallede yankılanınca, meşalesini, tırmığını, kılıcını alan şehirliler, engizisyon memurlarının ardına takılarak koşturmaya başlamıştı bile.
Kabalıklar ve meşale sallayan insanlar sokakların öbür uçlarında görünüp, evlerinin önünden çekirdek çitleyip çay içen ahali çocuklarını ve örtülerini alıp evlerine kaçıp kapılarını örtmeye başlayınca,  Vampir ile büyücü bu dehşet verici manzaraya bakakalmışlardı. Engizisyoncuların sembolü olan siyah cüppe üzerine kırmızı güneş alametini gördüklerinde yutkunarak göz göze geldiler.
Vampir: “Eee… Gelenlere de büyü yapabilirsin değil mi?”
Büyücü: “Beni bitirirler. Yasalara karşı gelemem! Zaten haneye tecavüz yüzünden bunların elinden kurtulsak Şehir Konseyi’nden kurtulamayız. Öğrenciliğim, bütün kariyerim yandı! Kesin bunun babasının tanıdıklarıdır hepsi, ömrümüzü Akkent zindanlarında geçiririz!”
Vampir: “Demin gürlüyordun ama yasalar kimin umurunda diye?”
Büyücü: “Demin eli meşaleli ve engizisyoncularının peşinde koşturan bir sürü kızgın şehirli yoktu tamam mı?”
Eşkıya: “Fazla yaklaştılar kaçalım bence...”
DEVAM EDECEK

4 Şubat 2013 Pazartesi

Alamut'un Gerçek Hikayesi

(Cemaziyel ile birlikte yazılmıştır.)


           Tarih büyük kahramanları ve hükümdarları yazdı. Ancak tarihçiler –istisnasız hepsi-tarihi yazarken bir şeyi gözden kaçırmışlardı. Gözden kaçırdıkları bu şey tarihi bilinenden çok, çok farklı noktalara taşımıştı. Gözden kaçırılan nokta: İnsanların genellikle her şeyi abartmalarıydı. Abartmak insanlar için bir bağımlılık ya da eğilim değildi, bazen nefes almak kadar doğal bir ihtiyaçtı. İşte tarihçilerin unuttuğu bu nokta pek çok olayı yalan, yanlış ve abartılı olarak bugünlere taşımıştı. Gerçeği gördükleri de oldu ancak hiç hoşlarına gitmedi. Anlatılan hikaye hep ilgilerini çekmişti. Titanik’i basit bir gemi kazası olarak görmek yerine, bol ödüllü bir aşk filminden ötürü romantik bir hadise olarak algılamaları gibi.

            Hasan es-Sabbah, Büyük Selçuklu Devleti diye bilinen Âl-i Selçuk saltanatı esnasında, Sultan Melikşah’ın mülkünda sayılan Deylem eyaletinde, kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde olduğundan ta Zaloğlu Rüstem’in yürüdüğü senelerde terk edilmiş ancak devlet malıdır denilerek bürokratik gerekçelerle oraya yerleştirilmiş on askerden biriydi. Dağ başında yaşamaktan, çarşı anlayışları biraz aşağıdaki köyün meydanına inip kol attıktan sonra geri dönmekten ibaret olduğundan pek renkli bir hayat yaşadıkları söylenemezdi. En azından ölüm tehlikesiyle karşılaşmıyorlar yahut isyankar bir şehzade veya emirin entrikalarına bulaşmıyorlardı. Ancak bu denli durağan bir hayat hepsini derbeder ve paspal bir hale getirmişti. Yegane eğlenceleri kalenin dehlizlerinde beklettikleri şaraptı. Şarap içip, türkü söylemekten, dertleşmekten başka hiçbir eğlenceleri yoktu. Onu da ancak haftada bir gün, mezeleriyle, yemekleriyle bir tür içki meclisi düzenleyerek tüketirlerdi. Komutan bunu bilirdi ancak ses etmezdi, haftada bir gecelik askerlerinin eğlenmesinde bir zarar görmezdi ki kendi de bazen iştirak etse de genellikle kendi başına takılırdı. Şehri en son buraya gönderilmelerinden bir-iki yıl önce görmüşlerdi. Hasan, buraya en son atanan yahut sürülen askerdi.

            Her şeyin başladığı gün, yine böyle bir içki meclisi kurmuşlardı. Eski insanlar olduklarından size felsefi ve bilgece gelebilirler ancak onların bizlerden tek farkı daha farklı bir coğrafyada ve dönemde yaşamalarıydı. Yoksa bu içki meclislerinin içeriği ne oturak alemlerinden ne de çilingir sofralarındaki muhabbetten farksızdı. Şaraplar içilmiş, keyiften, hüzünlerden bahsetmişler, dertleşmişlerdi. Ancak o geceki meclisi, diğer meclislerden farklı kılacak şeyler yaşanmıştı. Her zamanki yerleri olan kalenin matbah yahut mutfak kısmında sedirlere, döşeklere oturup koca mutfak ocağının gürül gürül yanan alevlerinin karşısına sıralanmışlardı. O gece en çok derdini anlatan kişi Hasan olmuştu. Çünkü yıllar sonra oraya büyük şehirlerden gelen, dış dünyadan gelen oydu ve köye gidip gelen haberciler dışında yeni şeyleri ondan öğrenebilirlerdi. Ayrıca yeni geldiği için onu tanımak istediklerinden, kadeh kadeh şarapları geceye ve anılarına yuvarlayarak koyu bir muhabbet harlamışlardı.

            Hasan dertliydi, Hasan sevmişti. Anlattığına göre falanca bir şehirde koca vezir Nizamülmülk’ün kızlarından birine rastlayıp aşık olmuştu, kızı anlata anlata bitiremiyordu. Hatta bu niyeti yüzünden sürgün yemişti. İlkin inanmamışlardı ama kızı öylesine tarif ediyor, defalarca bahsediyordu ki bunları ancak bir içki meclisinde aşk acısını paylaşan birisi anlatabilirdi. Şarabın tesiriyle sarhoş olan Hasan, bir ara ağlamak istemiş ancak erkekliğe halel getirmemek için dışarıya çıkmıştı. İşte yıldırım hızıyla gelişen olaylar o noktada başlamıştı.

            Muhabbet kesintiye uğrayınca üşüdüklerini fark eden ama zil zurna sarhoş olduklarından pek de kıpırdayamayan askerler dışarıdan odun getirmek yerine “tekrar yaparız” düşüncesiyle altlarındaki sedirlerden bazısını ateşe atmışlardı. Sedirlerin yapıldığı yöreye has otlar, başka yörelerde keyif verici madde olarak kullanıldığından mutfak yoğun bir dumana boğulduğunda, oradaki sekiz asker dışarı çıkmak yerine kalıp dumanı solumuşlardı. Kafaları öyle güzelleşmişti ki naralar atmaya başlamışlar, durumuna üzüldükleri Hasan’ın lehinde bağırmaya başlamışlardı. Hasan sesler yükselince komutan uyanmasın diye onları uyarmaya geldiğinde askerlerin bu acayip halini görünce bir hayli şaşırmıştı. Hasan’ı da aralarına alan askerler kalenin avlusuna çıkıp geceyi çınlatan naralar atmaktayken Hasan onları sakinleştirmeye çalışmıştı ama başarılı olamamıştı. Sevdiği kızdan ayıran ümera başta olmak üzere devlet aleyhinde ileri geri konuşmaya başlamışlardı:

            “Vay! Hasan, kardeşim nereye kayboldun? Seni arıyoruz biz de.” 
            Sesi duyduğunda kızarmış gözlerindeki yaşları silen Hasan, ilk başta arkadaşlarında bir gariplik olduğunu fark etmemişti.
“Soğan mı doğramışlar ne yapmışlarsa… Ben çabuk etkilenirim Beyim.”
“Kardeşime bak be! Hisli çocuk bu Hasan... Haksız mıyım beyler?”
“Haklı, Haklı…”
“Şu adamın yakışıklılığına bak hem. Ulan sana kız vermeyen o vezirin ben anasını, arvadını…” bu ismi verilmeyen şahsiyetin yaklaşık on dakika süren fantezileri, diğer askerleri gazladıkça gazlamış; Hasan’ı ise, devletin en yetkili adamıyla ilgili olduğundan olsa gerek, renkten renge sokmuştu.

            “Aman dostum! Neler diyorsun? Birinin kulağına giderse hepimizi sallandırırlar. Kurban olayım sus!”
            “Yoo! Koruma o herifi bize! Kesin askersin diye vermemiştir kızı dürzü! Makamla adam olunmadığını kendinden bilmiş olması lazım. Ben onun var ya…” Hasan’ın her durdurma çabası başka bir askerin hakaretleriyle sonuçlanıyordu.
            “Yok artık! Meşe tomruğu mu? Oğlum yapmayın lan! Vallahi kellemiz gidecek!”
            “Kellesi gidecek biri varsa o da o kızını vermeyen deyyus. Ama bak ne kellesi olduğunu söyleyeyim ben sana…” Her yeni adamı dinlediğinde Âl-i Selçuk’un değişik yörelerinden gelen bu adamların küfür konusundaki yaratıcılıklarının farklılığına hayret etmekten de kendini alamıyordu.

            “Yahu böyle şeyleri yapan mı varmış. Aklım, hafsalam almıyor! Bunları yapacağınıza öldürün daha iyi. Vallahi içim kalktı.”
            “Sen iste yeter ki Hasan’ım. Nizamülmülk’ü öldürüyoruz beyler!”
            “Aha işte şimdi yandık! Komutan geliyor. Bari şimdi susun.”

            Nara seslerini duyan komutan, sarhoş olmalarına kızmazdı pek ancak devlet aleyhinde ileri geri konuşmaları affedilemezdi. Devir Nizamülmülk devriydi ki devlet aleyhinde iki kişi bir araya gelse tövbe billah iflah olmazdı! Odasından meşe odununu kaptığı gibi avluya inip askerlere çattığında amacı sadece bu gaileyi başlamadan söndürmekti ancak askerlerinin kafasının bu denli güzel olacağını tahmin edememişti. Askerler komutanı tuttukları gibi yaka paça kaleden dışarı atmışlardı.

Memleketin bu kadar uzak bir köşesinde böylesi bir disiplinsizlik görülmemiş şeydi. Askerler muhakkak cezasını çekmeliydi. Bu şekilde koştura koştura köye inmişti komutan. O sırada kaledeki bağırtıları duyan köylüler çoktan uyanmış, kaleye gidip gelmemek arasında kalmışlardı. Komutan bir hışımla köye inip köylülerden birinin atına el koyduğu sırada kalede asayişin rayından çıktığını, civar köylerden asker toplayıp geri geleceğini söylediğinde efsaneler daha o andan itibaren türetilmeye başlanmıştı. Kaleye tırmanan köylüler, kafası güzel askerlerden birinin kalenin etrafını sarmak için hangi akla hizmet yaptığı bilinmez elinde iplerle urganlarla koşturma hareketini gördüklerinde ve askerlerin Mülk’e sövdüklerini ve Hasan es-Sabbah isimli askeri övdüklerini işittiklerinde korkudan gerisingeri köylerine dönerek evlerine kapanıp civar köylerdeki akrabalarına haber göndermişlerdi. İlk efsane, Hasan es-Sabbah isimli birinin deriden şeritlerle kalenin etrafını sarıp saramama bahsine girip kaleyi ele geçirmesiydi ve daha o anda mesafeler kat etmeye başlamıştı.

Yakınlardaki bir menzil noktasında bekleyen askerlere ulaşan komutan on askeri ardında takıp kaleye geri geldiğinde köylüler de onları seyretmekteydi. Kale kapılarının önüne gelen komutan, kale kapılarında hala kafaları güzel bir halde kendilerini seyreden askerleri görünce aralarında hem küfürleşme hem teslim ol çağrıları birbiri ardına salvolanmıştı.

“İsyancılar! Mücadele etmeden kaleyi teslim ederseniz, canınız bağışlanacak!”
“Biz sevda yolunun askerleriyiz lan! Teslim olmuyoruz!”

Aradaki irtifa farkından dolayı mıdır, yoksa uyuşukluktan dudaklarının tam kapanmamasından mıdır bilinmez; kaledeki askerlerin söyledikleri aşağıda pek anlaşılmıyordu.

“Ne dedi o? Seyduna mı dedi? Bi’şey dedi…”
“Evet Bey’im. Seyduna dedi. Dikkat edelim uygunsuz bir tarikatle karşı karşıya olabiliriz.”
“Vay arkadaş! Burnumuzun dibinde tarikat kurmuşlar haberimiz yok! İkna edip aşağı indirelim de keseriz hepsini. Birinin kulağına giderse hepimizi asarlar.”
“Teslim olmak için ne istiyorsunuz?”
“O Nizam’ın kızı buraya gelecek! Hangi kızıydı Hasan?” o sıra sorunun muhatabı Hasan Sabbah avludaki taşlardan birinde el elde, baş başta oturmuş bu kafası güzel adamların kendisini nasıl bir sona sürüklediklerini düşünüyordu. 

Sorusuna cevap alamayan asker, onun bu halini aşkına yormuş cevap beklemeden yeniden aşağıdakilere bağırmaya başlamıştı: “Hepsi gelecek ulan! Arasından seçeceğiz. Sonra da…”

“Hasan mı dedi o?” yukarıdan konuşmakta olan askerin fantezileri aşağıya bir çeşit mırıldanma, dua gibi geliyordu. Bu sebepten tarikat olayına iyice kanaat getirmişti Komutan.
“Seyduna dedikleri o galiba Bey’im.”  
“Hiç de öyle bir adama benzemiyordu. Neyse devam edelim.”
“Böyle sapkın fikirlere kapılmayın! Tövbe edin! Teslim olun! Cehennemde yanacaksınız!”
“Ne cehennemi, biz cenneti bulduk! Uğrunda savaşmaya değer yegane şeyin tesirindeyiz. Yaşasın Hasan Sabbah ve onun ölümsüz sevdası!”
“Yaşasın Hasan Sabbah ve onun ölümsüz sevdası!” kaledeki bütün askerlerin aynı anda haykırması kuşatmaya gelen nice savaşlar görmüş yiğitlerin tüylerini diken diken etmişti. Hayatlarında böyle bir topluluk görmüş değillerdi.

Bu sırada kalenin içinde naradan iyice havaya giren askerlerden biri Hasan Sabbah’ın yanına kadar geldi:
“Hasan! Kardeşim! Hakkını helal et. Senin sayende şu an cenneti bulduk. Ben kızı almaya gidiyorum.”
“Cenneti bulmuş… Babayı bulduk haberiniz yok. Bir dur, gaza gelme otur şuraya nereye gidiyorsun? Hala kız diyor arkadaş. Güzelim kaleyi harcadınız lan!”
“Kale sana feda olsun Hasan! Açın kapıyı! Kızı almaya gidiyorum!” gaza gelmiş askerin dediğini yapıp kalenin kapılarını açan askerler, hemen ne olacağını görmek için yerlerini alıp seyretmeye koyuldular.

Ancak efsaneler çoğalmıştı. Hasan Sabbah devlete kafa tutmuş, yanında fedailerine bir cennet vaat ederek istediği kişiyi öldürtebildiği söyleniyordu. Daha o gece vaktinde bile köyden köye hatta şehirlere dek bire bin katılan hikayeler, efsaneler alıp başını yürümüştü. Gecenin o saatinde o cenneti görmek isteyen köylüler de kaleye geldiklerinde, aynı dumanın tesiriyle öteki askerlere benzer acayiplikler yapmaya başlamışlardı. Kimileri cenneti gördüğünü söylüyor huri kızlarını kovalıyorlardı, Hasan’ı şeyh bellemişlerdi… Kimisi ise bıçaklarını çekip birbirlerine saldırmaya yelteniyorlardı. Efsaneler ise alıp başını yürümüştü

En yakın garnizona ulaşan dağılmış askerler, bu efsaneleri bire bin katarak komutanlarına aksettirince, komutan bu basit gaileyi halletmek, yangını büyümeden söndürmek üzere elli askeri Alamut Kalesi üzerine göndermişti. Elli asker kaleyi kuşatmaya başladığında aslında her şey daha baştan hallolacaktı. Ancak kaledekilerden birinin “Hasan için ölürüz lan!” diyerek kendini uçurumdan aşağıya bırakması her şeyi tam tersi sürece çevirmişti. Kuşatmaya gelenler kaledekilerin ciddiyetinden çekilerek dağılıp gitmişlerdi. Sabaha karşı askerler sızdığı sıra kaleye civar köylerden gayri memnun köylüler akın etmişti. Hasan Sabbah’a biat etmek, ona katılmak istediklerini söylüyorlardı. Kendi uydurdukları hikayelerde, ordular dağıttığını, Cennet’in kapılarını açtığını söyleyen Hasan el-Sabbah’tı o, Dağın Şeyhi’ydi. Hasan’ın önünde iki yol vardı. Ya gerçekliğe sarılıp, teslim olup idam edilecekti ya da çevresinde doğup büyüyen, efsaneye, destana aç insanların itikatları üzerinde muazzam bir saltanatın yegane hükmedicisi olacaktı. O ikinciyi seçmişti. Bir kız meselesinden buralara nasıl geldiğini kendisi de anlayamamıştı ancak umurunda değildi. Daha güzellerinin bir emriyle önüne sunulacağını biliyordu. Sedirlerin sırrını bildikçe kimse ona akıl sır erdiremeyecekti.

Şimdi size Hasan Sabbah’ın gerçek hikayesini anlattım. Aslında olayın tamamen bir “kız meselesi” olduğunu söyledim. Birçoğunuz inanmadınız, bir kısmınız ise “Hadi len!” dedi bile.

SON
Cemaziyel - Son Gulyabani
4 Şubat 2013


9 Ocak 2013 Çarşamba

Kamuran Hanlığı'nın Mufassal Tarihçesi (Kara Mizah Öykü)

(Dünyanın en küçük ülkesi olarak kabul edilen Sealand'in hikayesinden esinlenilmiştir.)

1 Nisan: 
Bu sürece nereden geldim hiç bir fikrim yok. Ama beni bu yola nelerin sürüklediği aşağı yukarı belli. Kararım kesin, tez zamanda kendi hükümdarlığımı ilan edeceğim! Gerçi 21.yüzyılda ne hükümdarlığı ne sultanlığı diyeceksiniz. Haklısınız ilk düşündüğüm zaman ben bile kendi kendime "Lan bi git çay koy!" dedim, ama başka çarem kalmadı. Yoksa tahta çıkmaya, taç giymeye meraklı değilim!

Mecbur kalmamın nedeni ise içinde bulunduğum rutin hayat şartları başta olmak üzere bir takım psikolojik sıkıntılarımın olmasıdır. Ticari denememin ardından iflasın eşiğinden dönmüş, alttan yüzlerce dersim varken "milyonerler okulu bıraktı" geyiğini bahane ederek üniversiteyi yarıda bırakmış, maddi gücümün azalmasıyla "beni taşıyabileceğini düşünemiyorum" diyen "ex" nişanlımın terk etmesiyle dımdızlak kalmış biriyim. Etrafıma abuk subuk insanlar doluşmaya başladı. Yeni birini bulalım diyenler, kanka süper bir fikrim var diye gelenler gırla...

Tüm bunlardan uzaklaşıp bağımı koparmayı düşündüm. Issız adaya düşeyim dedim, canım yine sıkılır diye vazgeçtim. Manastıra kapanayım dedim onun da bin türlü uygulaması var yok din değiştir yok onu yap, orada bile rahibi var mahibi var ayak altı sonuçta... İntiharı da benim gözüm yemedi. Uzaklarda bir sahil kasabası ise bütün gece rakı içip sabah mangala gelecek beleşçi tanıdıklarımın başıma üşüşmesine neden olacaktı.

İşte nasıl koparım bu keşmekeşten diye çareler ararken kendi ülkelerini kuran insanların hikayelerine rastladım. İnternette tuhaf şeyler vardı.  Mesela Almanya'da bir soylu vergilerden yakınıp kendi krallığını kurmuşken, yine Avustralya'da iki kişi krallığını ilan etmişti bu kafada. İngiltere'de elemanın biri deniz platformu üzerine devlet kurmuş, üç Alman orayı ele geçirmeye çalışınca onları rehin almış bu da o "ülkenin" tarihinin ilk iç savaşı olarak kabul edilmişti. Şimdi okuyunca insanda ilk başta "Pal Sokağı Çocukları" gibi "Düğmelerin Savaşı" gibi bir intiba uyandırıyor haklısınız. Ama benim takıldığım yer başkaydı. Sınır olayı vardı bir kere. Bu beni herkesden ve her şeyden soyutlayacaktı. Ha belki popüler olabilirdim yine başım ağrırdı ama sınır derdi olmazdı en azından. Kendi hükümdarlığımı kurmaya niyet ettim.

Acaba yolun başındayken vazgeçsem mi?

2 Nisan:
Hükümdarlık fikrini güvenebildiğim ve tıpkı benim gibi insanlardan kaçış için fırsat aradığını sürekli belirten ("Bir trene binicen ve sadece gidicen hacı", "Aslında bi' tane büfe açıcan güneyde, takılıcan hacı" ve benzer cümleler...) belki ciddiye aldığım tek insan olan Selahattin'e açmıştım. Ona güvenmemin nedeni aşırı derecede "realist" ve bir miktar "kurnaz" bir insan olmasıydı ancak sıradanlığın sıkıcılığının farkında olanlardan olduğundan bunu sürekli aşmayı denediği için, benim gibi kendi varoluşuna aykırı, kendisine yeni yeni fırsatlar vaad eden bir teklife karşı kayıtsız kalamazdı.

Fikri ilk duyduğunda "Abi hükümet mükümet bir ton pisliği vardır, oraya imza götür, buna rüşvet yedir başımıza iş alırız..." diye karşı çıktı, ancak kuracağım yapıda önemli görevler vaadedeceğimi bildirdiğimde, hayatının akışının dışında bir varoluş fırsatı gördüğünden biraz sıcak baktı. Bu önemliydi çünkü bu işe tek başıma kalkışırsam kapıma gelen sağlık ekipleriyle birlikte en yakın tımarhaneyi boylardım. Ancak birkaç kişi bu işe girişirsek insanlar "normal bir eylem(!)" olarak nitelendirebilirdi.

Selahattin, bu hükümetin kurulacağı yer için uygun bir yer bulup bulmadığımı sormuştu. Ona bu iş için niyetlenmeden evvel tamamen masumane amaçlarla aldığım, üç katlı ahşap konaktan bahsetmiştim. Mütevazı bir bahçesi ve arka bahçesinde de ufak bir ardiyesi olan bu evi, iflasımdan önce almıştım ve artık orada yaşayıp hali hazırda oturduğum dairenin kirasıyla geçinirim diye düşünüyordum. Yine yapacağım bu olacaktı, ancak tek fark kendi ülkemin hükümdarı olmaktı.

Selahattin beslenme ve diğer ihtiyaçların nasıl karşılanacağını sordu. En önemli gelirim oturduğum evden gelecek olan kiraydı, sonra öbür eve yüklü miktarda yiyecek içecek depolamıştım. Selahattin bunların yeterli olmayacağını, reklam şirketleriyle vs. anlaşılırsa yüklü miktarda para ve marjinalliğe meraklı turistlerin de gelmesiyle önemli miktarda gelirle ülkenin çekip çevrilebileceğini söylemişti. Üstelik bulabilirse birkaç kişi daha bulabileceğini söylemişti.

Her türlü hazırız...


3 Nisan

Ahşap konağa yerleştim. Yine erzak merzak depoladım, ardından Selahattin geldi. Ülke için birkaç vatandaş bulduğunu söyledi. Fazla kalabalık olmasına karşıydım neticede kafamı dinlemek ve her şeyden uzaklaşmak için almıştım bu kararı. Ülkenin adının ne olacağını sorduğunda kendi adımı vereceğimi söyledim. "Kamuran" isimli bir ülke acayip olabilirdi belki ama sonuçta kendi kafama göre kuruyordum kim ne karışır? Yönetim sistemini hanlık olarak düşünüyordum. Sultanlık, padişahlık desem belki ideolojik bir mesele zannedilebilirdi. Kamuran Hanlığı olacak...

Kanunu nizamı sordu Selahattin. 10 sayfalık, ufak bir bloknota yazmıştım kanunları. Yönetim şekli hanlıktı, ben her şeyden sorumluydum, eli silah tutan herkes güvenlikten sorumluydu, yargı, yasama, yürütme komple bendeydi. Zaten sınırlar belli o kadar girift kanunlar koymaya ne lüzum vardı ki?

İnternet bağlantısını da konağa aldırmıştım. Bağımsızlık kararı açısından önemliydi. Yoksa mahalleden neyi nereye duyuracaksın, kim sallayacak?


4 Nisan

"Kamuran Hanlığı"nı resmen kurduk. İlkin sokaktan konağa doğru acayip acayip baktılar ama internette haber patlama yapınca insanlar durumu anladılar tabi. Kapının önüne televizyoncular geldi, sözlüklerde geyiği dönmeye başladı, bloglarda yazılar yazıldı. Şimdiden Facebook'ta "Dünyanın en küçük ülkesi ehe mehe" konulu geyiklere konu olduk. Ama sıkıntı yok. Duvarların üzerinden televizyonlara yaptığım basın açıklamasında kapımızın herkese açık olmadığını, şartlar zorlamadıkça da yeni vatandaş alımının mümkün olmayacağını ancak turistik amaçlı belli zamanlarda gelebileceklerini söylemiştim. Vizeyi veren bendim sonuçta...


5 Nisan

Şimdiden sıkıntılar nüksetti. Gerçi ilhak meselesi kanallarda tartışılıyor ama o sıkıntı değil, hükümet: "dünyanın en küçük ülkesi diye tanıtırız, turist gelir, esnafın yüzü güler" yönünde bir açıklama yaptığından tek kurşun yemeyeceğimizi anladım, sıkıntı bu değil. Asıl sıkıntı Selahattin'in istekleri. Reklam aldık zaten, ödemeyi peşin yaptılar, yiyecek giriş çıkışında problem yok.

Kapıya üç öğrenci dayanmış, bizi de ülkeye dahil et diye. Ben kabul etmedikçe Selahattin bastırdı. "Abi evde... Pardon krallıkta bir ses olur neşe olur..." diye sabahtan beri amansız bir lobi faaliyeti sürdürdü.

Düşüneceğimi söyledim ona...


6 Nisan

Selahattin'in istekleri, can sıkıntıma galebe çaldı. Hakikaten az biraz nüfus iyi gelirdi. Evde ses olurdu. Her şey bir yana, han olmama rağmen evde emredecek birilerinin olması egoma da iyi gelirdi diyerek, öğrencilerle kapı önünde görüştüm. Her dediğimi kabul ettikleri sürece, bana hizmet etmeleri karşılığında konakta kalabilecekler, yemek yiyebilecekler ancak ben ne emredersem onu yerine getireceklerdi.

Yalnız bunların bir şartı vardı ki bu Selahattin ile bana daha ziyade cazip gelmişti. Arada bir evde parti verebilecekler, dışarıdan insan alabileceklerdi yalnız geçici bir süre diplomatik izin verilerek yapılacaktı bu.

Aslında kabul edecektim ama "Kıç kadar ülke ama bürokrasisi var" desinler diye biraz daha düşünmemiz gerektiğini söyleyerek görüşmelere ara verdim. Selahattin bana küsüp odasına çekildi. Ben de şimdi nette bana gelen geyik amaçlı mesajları okuyorum...


7 Nisan

İlk vatandaşı kabul ettim! Malum "çok pis bürokrasi var abi" desinler diye beklettiğim, evin önünde kamp kuran üç üniversiteli yerine, bizim mahalleden Deli Nedim'i vatandaşlığa kabul ettim. Kimseye zararı yok, tüm gün içip konağın aşağıdaki odalardan birine takılacağını söyledi.

Akşama doğru Selahattin öğrencileri niye kabul etmediğimi sorduktan sonra evde hayalet olduğunu söyledi. Asabımı bozmamasını söyleyince çekti gitti. Kesin ev kalabalıklaşsın diye korkudan eve insan çağırayım diye mahsustan söylüyor. Ben adamın derdini biliyorum. Öğrenci gelsin, arkadaşları gelsin, ortam olsun... Ülke kurmuşuz adam hala ortam derdinde.

Aşağıya indim biraz önce baktım Deli Nedim, aşağıda mutfağın orada demleniyor. Hayalet gördüğünü söyledi. Kesin Selahattin mi tembihledi diye sordum, "Selahattin kim hayaletin adı mı?" diye sordu bana. Kafasının güzelliğine verip uyudum...


8 Nisan

Odadan hiç çıkmadım. Selahattin bir kere gelip "hayalet var aga" geyiğini kapının ardından yineleyip gitti. Ardından akşama doğru aynı geyiği Nedim de çevirdi. Kıllanmadım değil gerçi inceden. Malum eski konak ben ne bileyim geceleyin kömürlükten gulyabani mi çıkıyor, mahzeninde vampir mi dolaşıyor?

Hep birlikte kafayı mı yiyoruz, yoksa bu Nedim'e hayalet vesvesini verip üzerime gönderen Selahattin mi? En temizi yarın öğrencileri kabul edeyim, evde ses olsun nasıl olsa alacaktık çocukları, bu kadar bürokrasi yeter.

(Tırsmadım desem yalan olur...)


9 Nisan

Gençleri ülkeye kabul ettik. (Özgür, Alp, Onur) Diplomatik konuk geçiş hakkı yasasını da kabul ettik parti olayı için. Bana "haşmetmeab" felan diye hitap ediyorlar, Nedim gerçi "kralım" diyor ama olsun adam sonuçta saygı duyuyor. Selahattin sevinçli tabi. Hadi parti verelim dedi, verdik.

Eğlence güzel...


10 Nisan

Sabaha karşı izinleri kaldırıp partiye gelenleri postaladık. Yalnız Selahattin'in telefonunu hacılamışlar, Selahattin ülkeye bir polisin, bir istihbarat müdürünün şart olduğunu söyledi. Kabul ettim. Bir baktım mahalleden Seher teyzeyi getiriyor. Arkadaş millet ülkesine dışarıdan alim getirir, bilim adamı getirir biz getire getire niye mahalle teyzesi getiriyorduk?

Aslında Selahattin'in dahice bir önlem planı vardı. Seher teyze klasik mahalle teyzesi olduğundan eve girip çıkan turiste, ev ahalisine dikkat ederdi. Sınırsız çekirdek ve televizyona tav olmuştu. Televizyon ve çekirdek çuvalıyla koymuştuk salona gelene geçen baksın diye. İlk makam dağıtımını o ara yapmıştım, Seher teyze hem bulaşığa felan da bakarım diyince maaşa bağladım, Güvenlikten Sorumlu Bakan yaptım. Selahattin'de bir paye istedi ama vermedim, bu haliyle bile zarar bir de paye versem kim bilir neler yapardı. O yüzden teyze haricinde bakan atamaya lüzum yok biz bizeyiz sen yine benim en kral arkadaşımsın diyerek gönlünü aldım.

Selahattin benim halk arasında gizli ajanım olacaktı. Ama resmi bir görevi olmayacaktı öyle anlaştık. Gece Nedim geldi, yine hayalet görmüş... Kovaladım tabi ne yapacaktım...


11 Nisan

Selahattin'e göre krallığımız kültürel açıdan zayıf kalmış. O yüzden bir tane bilgili gibi araştırmacı gibi birini vatandaşlığa kabul edelim dedi. Kabul ettim. Gizlice mahalleye sızmış yine, emekli Faik amcayı getirmiş. "Bu mu lan bilge, tüm gün bulmaca çözüyor?" diye çıkıştım ama sonuçta genel kültürü olan insandı. Tavan arasında manzarası güzel bir oda ayarladım, aldı bulmacalarını birkaç kitabını yerleşti eve. Zaten karısı yok, çocukları hayırsız ona da bir neşe oldu bu vatandaşlık fikri.

Ancak Nedim'i vatandaşlıktan atmayı düşünmedim değil. Aga tutturmuş bir hayalet geyiği çocuklara vesvese veriyor, korkutuyor felan... Uyardım gerçi ama deli adam sonuçta ne yapacak...


12 Nisan

Umarım ortalık karışmaz zira epey civcivli mevzular dönüyor hanlığımda...

Selahattin, ben, Deli Nedim, Özgür okey oynuyorduk ikinci kattaki sofada. Onur geldi, abi bir arkadaşımız var Pelin o da vatandaşlığa geçmek istiyor dedi. Selahattin beni bir odaya çağırıp, bu fikre karşı çıktığını söyledi, "Aga bak ortalık karışır, karı kız davasına birbirimize düşeriz" falan diye söylendi. Kapıya inip Pelin'i görünce fikrini değiştirdi, yine başladı yalana "Abi evde ses olur, mes olur" diye.

Selahattin'e sinir olsam da Pelin'in vatandaşlık isteğini kabul ettim. Neticede bir ortamda bulununca ister istemez krallığımı bekar evine çeviren vatandaşlarım kendilerine çeki düzen verecekti. Seher teyzeyi de tembihledim, kıza göz kulak olsun diye, merak etmememi söyledi...

İnşallah ortalık karışmaz, bu Selahattin'in bakışları hiç hoşuma gitmiyor... Bu da yetmezmiş gibi Nedim yine gelip hayalet gördüğünü söyledi. "Abi niye hep gece geliyorsun?" dedim, "Hayalet gece geziyor kralım..." dedi.

Fesupanallah...


13 Nisan

Krallığın tarihindeki ilk iç savaş yaşandı, bitti saygısızca... Harbiden saygısızca oldu ama. Sabahın körü, sızmışım geceden. Bir baktım bağırış çağırış var. Aldım kızılcık sopasını bir indim, Özgür'le Alp birbirine girmiş, bunları evire çevire dövüp ayırdım. "Kız yüzünden" kavga ettiklerini duyunca ceza olsun diye ikisini de kulaklarından tutup kömürlüğe kapattım.

Nedim geldi yine: "Hayalet var..." dedi. Sordum: "Lan hani gece geziyordu?" diye. "Sen gece söyleyince kızıyorsun şimdiden söyleyeyim" dedi. Ağzına burnuna girişecektim Selahattin'le Onur zor aldı elimden.

Seher teyze, Selahattin'in kızın çevresinde çok gezdiğini söyledi ki dediğine göre bu çocukları birbirine düşürmüş olabilirmiş. Bu istihbarat doğrultusuna ne yapacağımı düşünüp bilir kişi diye tavan arasına çıktım, Faik amcanın yanına. "Menfi hadiseler bunlar efendim, hiç tasvip etmiyoruz ama yaşanıyor. Bak bizim zamanımızda bir emekli albay vardı, rahmetli Nadir bey..." diye anısını anlatmaya başlayınca "Norveç kralını aramam lazım amca, ayıp olur..." yalanını söyleyerek ayrıldım yanından.

Uyumadan evvel Pelin'in yanına uğrayıp rahatsız eden, sarkıntılık eden olursa bildirebileceğini söyedikten sonra odama çekildim.


14 Nisan

Çocukları affedip zindandan çıkardım. Kömürlükten daha havalı olduğundan artık oraya zindan deme kararı aldık. Gerçi Pelin böyle şiddetli, otoriter uygulamalara karşı olduğunu söyleyince Selahattin'ler hemen geri adım attı ama ben turistik amaçlı olarak zindan dediğimi söyleyince kabullendi. Herkes ayrı telden çalıyor.

Nedim, odama not bırakmış: "Hayalet var konakta..." diye yazmış. Arkasına: "Bir daha hayalet yazıp odaya bırakırsan ağzını burnunu kırarım güzel kardeşim..." diye yazarak kapının önüne bıraktım.


15 Nisan

Hanlık ikinci iç savaşını yaşayacak. Ama sabrediyorum yine.

Selahattin bu sefer Alp ile Onur'u küstürmüş, hatta Özgür'ü de ötekilere karşı doldurmuş hep Seher teyze söyledi bunları. Topladım milleti mahkeme yaptım. Selahattin: "Teyzeye mi inanıyorsun bana mı inanıyorsun böyle mi arkadaşız, teyze gelmiş seksen yaşına yanlı görmüştür" deyince teyze üzerine yürüdü Selahattin'in araya girdik. "Ben yaşlı değilim" temalı ufak bir krizin ardından mahkeme oturumunu yeniden açtım. "Oğlum kadını alıp güvenlikten sorumlu diye sen getirmedin mi niye inanmayayım teyzeme?" dedim. Selahattin küstü odasına çekildi yine.

Pelin olaylar kendisinin yüzünden çıktıysa vatandaşlıktan çıkabileceğini söyledi. "Yok yav olur mu öyle şey" diyip gönderdim, kız da huzursuzlanıyor tabi... Nete oturdum, facebook'tan bir mesaj gelmiş bizim Onur'dan. "Haşmetlim! Nedim abi dedi ki evde hayalet geziyormuş, size iletmemi söyledi..." Hemen cevapladım: "Sabah yine Casper izlemiş etkisinde kalmıştır, adı üzerinde deli çok ciddiye almayın. Söyleyin ona gözüme görünmesin" diye de ekledim...

Bir de bunlarla uğraşıyoruz...


16 Nisan

İkinci iç savaş patlak verdi.

Sabahın köründe Selahattin, gitmiş Pelin'e "Sana asılıyor o" demiş, teyze duy sen bunu bana anında öttü tabi. Gittim buna kızılcıkla giriştim. Azarladım bayağı bi. "Sen görürsün!" diyerek gitti bu. Baktım bir saat sonra çocuklar geldi, "Han'ım! Yetişin! Selahattin abi kendini tuvalete kitlemiş, bağımsızlığını ilan etmiş. Cep telefonunda internete bildiri gönderiyor." Sen git tuvalette Selahattin Krallığı'nı kur. Evi Age of Empires'a çevirdi dengesiz!

Dayandım kapısına: "Lan oğlum salak mısın? Rezil mi edeceksin bizi? Tuvalette ülke mi olur, tezek ihracatıyla mı geçineceksin?" dedim. Dinlemedi. Müdahale şarttı, ülkemi korumalıydım. Kapıyı kırıp Selahattin'i aldım. O anda infaz ettim cezasını. Sürgüne gidecekti, arka bahçedeki ardiyeye. Ardından onun hesabından nete girip: "Pardon arkadaşlar kuzenim yazmış, öyle bir şey yok" diye yazıp Tuvalet İhtilali'ni kaşla göz arasında sümenaltı ettim.

Ardiyeye Selahattin'i kilitledim, Onur'a her sabah ve akşam yemek verilmesi haricinde kimsenin kapıyı açmamasını tembihledim. Deli Nedim, Faik amcayı bana gönderip hayalet şikayetini yineleyince onu da yakaladım. Pataklayacaktım ama yine elimden aldılar...


17 Nisan

Muazzam bir komplonun ve yıkımın eşiğinden döndüm! Sabah vakti, Selahattin bu Deli Nedim'i bahçede görünce seslenmiş kendisini çıkarttırmış. Gitmiş çocukların yanına tahta beni geçirin demiş, kıza sarkıyor bu demiş. Kapıma dayandı hainler!

Bunlar bahçeden gelirken ben, Faik amca ve Seher teyze ikinci kata mevzilendik. Kızılcık sopasını çekip önüme katıp kovaladım hepsini. Selahattin'i ve ona uyanları vatandaşlıktan çıkardığımı hem internetten hem evde duyurdum. Deli Nedim de kovulanlar arasında.

Gerçi ev sıkıcı bir yer haline geldi ama olsun abuk sabuk işlerle uğraşmaktansa...


18 Nisan

Pelin evden ayrılmak istediğini söyledi. Ayrı krallıkta yaşamak beklentilerini karşılamamış. Muhtemelen "Erasmus" beklentisi içindeydi ama işte bizim mahallede neyin Erasmus'unu yaşayacaksa?

Ayrıldı kız. O gidince evin önünde dünden beri volta atan öbürleri de artık dolanmamaya başladılar.


19 Nisan

Hanlığım çatırdıyor, günden güne eriyip bitiyor. Faik amca, kahveyi özlediğini söyleyip mahalleye döndü. Vatandaşlıktan çıktığını söyledi tabi, gelmem bir daha buraya dedi. Seher teyze de güne gidemiyorum koptum mahalleden diye ayrıldı. Benden başka kimse yok...

Hükümdarım hesapta... Cengiz baba eşliğinde demleniyorum...


20 Nisan

Yazacak olay yok, ne yazayım dünün aynısı...


21 Nisan

Çok sıkıldım bu işten...


22 Nisan

Pufss...


23 Nisan

Facebook bile neşelendirmiyor. İlgi sıfır...


24 Nisan

Hanlığı feshetme kararı aldım. İnsanlardan kopayım diyordum gerçi ama kafa dinleme sandığım gibi bir şey değilmiş hemencecik geçti. Eski evime taşınıp burayı filmcilere kiralayacağım. Yeni birini bulur evlenirim çoluğa çocuğa da karışırım, neyime gerek benim monarşi...

Bu arada bunları o kısa kanun defterine ekleyip yazdım. Gelecek kuşaklara bir anı, bir hatıra kalsın diye... Böylece Kamuran Hanlığı 24 Nisan ......'de yirmi günlük süren saltanatın ardından sona erdi...


25 Nisan

Ama hesapta tımarhane yoktu ya...



SON
9 Ocak 2013 - İstanbul